Arama Yapın

ben

Heron gördü görmedi, yok haber verdi vermedi, teröristler karanlıktan faydalandı, şehitler ölmedi vatan bölünmedi ve daha devam eden bilindik cümleler. Giden ise bizim gencecik canlarımız, belki 20 belki de 21 yaşındaydılar. Senden benden de hiç bir farkları yoktu. Belki de tek eksikleri arkalarını kollayacak zengin ve siyasetçi tanıyan dayıları olmamasıydı. Onlara kurşun yağdırıldığı saatlerde Başbakan çocukları A.B.D’de askerlikten dahi uzaktaydı. öteki siyasetçilerin evlatları da altlarında arabalarla yine şehir turlarındaydılar. Güneydoğu’dan çıkan siyasetçiler ise aşiret zenginliğinin sefasını büyük şehirlerde sürüyorlardı. Benim saf halkımın civanları ise elde tüfek 2000 metre’de nöbet tutuyordu. Dağların başında vatan bekleyen Mehmetçik, tüm cesaretiyle vatana gelebilecek saldırıyı önlemekle görevlendirilmişti. Bu gencecik askerlerimizi koruyacak ise gökyüzünde umut beklediğimiz İsrail malı Heronlardı.


O Heron denen aletlere dünya kadar paralar verildi o dağları tarasınlar diye. Yok siste görmezmiş o zaman görenini kendin yapacaksın. Rüzgarda uçmazmış, e o zaman sen de önlemini alacaksın. Benim kardeşimi orada kurda kuşa yem mi edeceksin? Sen yarın gerçek bir savaşa girsen A.B.D malı uçaklarla mı bizi koruyacaksın? Benim elimdeki füzeyi bana dünya paralara satanları mı zengin edeceksin? Heronları alırız İsrail’den, uçakların en önemli parçaları A.B.D’den, füzeler de Rusya’dan, ondan sonra dünyaya meydan okuyacağız. Ordumuz tarih boyunca hep gücünü bu toprağı sevenlerden aldı ve bu sayede fetihler topraklar kazandı. Tarihin hiç bir döneminde bAşık Olmaya uluslara bu kadar bağlı da olmadı. Tüm bu yaşananlardan sonra size bunlar garip gelmiyor mu?


Dağlarda sağdan soldan saldıran teröristleri 30 senede bitiremedik bundan sonra daha 30 sene ve 40 bin insan daha mı kaybedeceğiz? Ben 6 yaşındayken aldığımız haberleri 30 yaşıma gelmeme rağmen almaya devam mı edeceğiz? Doğu bölgelerimizde yaşanan ayaklanmalar ve dış güçlerin etkisiyle ezilecek miyiz? öteki bir baskında da mı karanlıktan yararlanıp kaçacaklar? Rüzgar olunca Apaçiler uçmayacak mı? İçerde kral dışarda hava mı olacağız? yoksa tüm kurumlarımızla silkinip kalkınacak mıyız? Atatürk bugün Heronları yabancı ülkeden aldığımızı görseydi hepsini yakardı. Biz onu hiç mi hiç anlamamışız. Yazık. Şimdi alın Heronunuzu gere gere uçurun. Biraz gözünüzü açın da dünyaya bakın.


Bakın Çin orada neler yapıyor. Size bir kaç örnek.



  • Ülkede teröre karışanlara idam cezası var.
  • Basınına ve medyasına dünya karışamaz.
  • Kendi uçak yazılımlarını geliştiriyor.
  • Hayalet uçaklara sahip.
  • Nükleer enerjisi var.
  • Uçak gemisi ve modernizasyonunu kendi yaptığı ordusu var.
  • 2020 yılında en büyük uçakları kendi üretmek için düğmeye bastı.
  • Uzay teknolojisini yakaladı.
  • Birçok yabancı firmayı satın aldı.
  • Afrika’da ki yeraltı zenginliklerini kontrol ediyor.
  • Dünyanın en büyük 2. ekonomisi.
  • Döviz rezervlerinde dünya lideri.
  • Hızlı trenleri ülkeyi boydan boya katediyor.

Biz de tartışalım anayasa Evet mi Hayır mı? Münevver cinayetinde kim suçlu? Konya’da kapkaç? Var mısın Yok musun? Ana avrad söven bir başbakan, bıyıklı bir sürü siyasetçi, Edirne- Hakkari arasına sıkışmış hayaller ve altımızda Almanın arabası Çinlinin ayakkabısı. Şimdi uçsun heronlar.


Saygılarımla


Rıfat Karlova


www.rifatkarlova.com

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Esenlerde Metro ‘nun ofisinde otobüsü beklemekteyiz. İçeride çok kişi yok. Odada, sonra Koreli olduğunu öğrendiğim üç kişi, birkaç Bulgaristanlı olduğu aşikar kadıncağız ve bir zenci-hintli karı koca ve gürültücü, sevimsiz, melez veletleri.

Çok istediğimiz halde oğlumuzu yanımıza alamadık. Arnavutluk ve Bulgaristan, hatta Kosova için yazılanlar pekte iç açıcı değil. Yine de gelip gelmeyeceğini son kez sorduğumda “yorulurum, gelmeyeceğim” demişti. Anlaşılan kardeşimin bilgisayarı ve içinde yüklü oyunlar epeyce akıl çelmiş.

Ana kalabalığı 21 ‘de kalkan otobüs götürdüğü için bizim bineceğimiz 23 otobüsünde pek yolcu yok. Göz açıp kapayana dek Kapıkule sınır kapısında buluyoruz kendimizi. Işıl ışıl bir yer. Daha önceden bu kapıdan hiç çıkış yapmamıştık. Bizim gibi Bulgaristan ‘a giden beş otobüs daha sırada beklemekte. Hatta ilginçtir, bunların arasında bizim 21 otobüsü de var. öteki kısımlarda yüzlerce araçta binlerce gurbetçi memleketlerinden Avrupaya doğru gitmek için sıralarının gelmesini beklemekte. Fransa, Almanya, Avusturya, Hollanda plakalı çeşitli marka araç yola koyulmayı beklemekte.

Biz ise çıkış işlemlerimizi halleder haletmez oy kullanmak için okları takip edip oy kullanılan mekana ulaşıyoruz. İstanbulda oy kullanacağımız sandıklar belli olduğu için rey veremeyeceğimizi söylüyorlar.

İşlemlerimiz bittikten hemen sonra Bulgar tarafına geçip sıraya giriyoruz. Bulgar vizem yok. Fakat Şengen vizeniz varsa Bulgaristan ve Romanya gibi AB üyesi olup Şengen ‘e dahil olmayan ülkelerde beş günden fazla kalmamak ve giriş yapılan ülkeye çıkış yapmamak kaydı ile giriş yapıp kalma imkanınız var. Ancak sınır kapılarında genelde anlayışı kıt elemanlar çalıştığı ve bunlarında biz Türklere ön yargılı olduğunu düşününce sorun yaşamamak kaçınılmaz olmaktadır. Mesela bu beş gün olayından genelde habersizler. Bunun için AB ‘nin ilgili sitesinden konuyu içeren evrakı döküp bulundurmak faydalı olacaktır.

Burada insanlığa akıl veren benimde başıma aynı durum geldi. Kafasında tek bir tel dahi saçı olmayan Bulgar memur pasaportuma epeyce baktı. Bu arada üç Koreliden biri benim gibi numunelik olarak kenara ayrıldı. Adam biletimi de isteyince internetten indirdiğim dokümanları adamın önüne bırakıyorum. Adam bana bön bön bakınca düzgün bir İngilizce ile durumumu anlatıyorum.

Adam bunun üzerine yerinden kalkıp odadan çıktı. Birkaç dakika geçmeden daha kalıplı ve nemrut yüzlü bir memurla dönüyor yanımıza. Adam ben daha konuşmaya başlamadan beni susturup cebinden saat tamircilerinin kullandığı türden bir gözlük çıkarıp Yunan vizesinin olduğu sayfaya bakıyor. Netten indirdiğim kağıtları ona da gösterince o kağıtlardan kendinde de olduğunu söylüyor beni tersleyerek. Katlanacağız çaresizce, burada kral o. Dünyanın en pis yerlerinden biri olan Bulgar sınırının kapısındaki kara böceklerden bir tanesini daha ezdiğimi ayırt ediyorum. Duvarlar ise öldürülen yüzlerce sivrisinekten kalan izlerle dolmuş. Adamın kesinlikle eşimin bayan olduğunu görebilecek yada umursayacak bir tip olmadığının farkındayım.

Nihayet bir süre sonra pasaportları kel memura bırakıp hızla çıkıyor. Kel, önce Koreli kızın pasaportunu damgalayıp “have a good vacation” diye kıza teslim ediyor. En sonda benim pasaportum. Tekrar sayfaya bakıp gayet nazlıca mührü basıyor. Pasaportu bana geri verirken her anlama çekilebilecek bir ses tonu ile sesleniyor. “Go!”

Bir uyanık bir uykulu ama sonuçta gayet sersem vaziyette araçta yol alıyoruz. Haskova ‘da bir yolcu alınıyor. Bir ayrıntı bile yakalanmayacak kadar kısa bir süre ve zifiri bir karanlık.

Sonrasında gök portakalımsı bir renge büründü önceleri. Köyler, ormanlar geride kaldı. Güneş biraz daha yükselip o güzelim portakal rengi fon dağılmaya başlayınca bu kez sis kendini gösterdi. Tarlalar, evler bembeyaz bulutların, sigara dumanını andıran gri bir tabakanın altında kaybolmuş. Bilinmeyen bir dünyaya aitmiş gibi görünen gizemli bir ortam dışarıda. Yolun solunda muhtemelen bizimkilerin yaptığı bir taş köprü de aynı şekilde gözden kaybolmaktadır. Ancak “buradayım” diyebilecek kadar görünüyor o kadar…

Nihayet Filibedeyiz. Bulgarlar içinse burası Plovdiv. Bir sanayi şehri izlenimi veren görüntüleri ve komünist dönemin tüm zevksizliğini taşıyan blokları aşıp otobüs garına sabah 6:30 gibi varıyoruz.

Metro ve Has Turizmin burada yazıhaneleri var ama bu saatte kapalılar. Sofya otobüsünü ayarlamak için dükkanlardan birine giriyoruz. Sıklıkla araç var ama bilet alımı sadece leva ile yapılıyor. Bizde leva yok, leva alacak açık döviz bürosu da yok. Öğreniyoruz ki saat 8 ‘e dek kapalı kalacaklar.

Elimizdeki haritadan yerimizi bulup yola koyuluyoruz. Garın oradan Roma forumuna dek uzunca ama güzel bir yol olan İvan Vazov Bulvarından ilerliyoruz. Ama ne yol… Ağırlıklı olarak 1900 ‘lü yılların birinci çeyreğinde yapılmış art nouveau binalar ve yol kenarında sağlı sollu duran çınarların gölgesinde, trafiğe kapalı bir yol burası. Bazı kamu binaları, triko satan dükkanlar, ayakkabıcılar ne ararsanız var. Yolda bir Türk ‘e rastlıyoruz. “Meydana dek dümdüz gidiyorsunuz, arkası eski Plovdiv. Doğru yoldasınız ” diyor.

Yolun sonunda büyükçe ama saat itibariyle oldukça ıssız olan Tsentralen meydanına varıyoruz. Tahminen sentral (merkez) meydanı buranın adı. Gezinen yaşlı kadınlar, amaçsızca yürüyen ihtiyarlar ve işlerine giden diğerleri… Eski adı şehrinde adı olan Trimontium otelinin ( günümüzde burası Dedeman olmuş) önündeki meydanda bir cumartesi sabahı olmasına rağmen bir oraya bir buraya gidiyorlar. Bizse karı koca bir kenara oturmuş kahvaltı niyetine zeytin ezmesi sürdüğümüz ekmeklerimizi yiyerek çevremize bakınıyoruz.

Plovdiv oldukça eski bir tarihe sahip. Araştırmalar 5000 senelik bir geçmişi olduğunu gösteriyor. Aslında şehir kimi taş ocağı olarak kullanılmış tam yedi tepe üzerine kurulmuşsa da Romalılar bu şehri ele geçirince “üç tepeler” anlamına gelen trimontium adını vermişler. Bunda da haklılar sebebi şehrin silüetine hakim sadece yedi tepe mevcut. Güncel ismi Plovdiv ‘e ulaşana kadar defalarca adı ve elbetteki şehrin sahibi de sürekli değişmiş. Traklar şehri kurduklarında Eumolpias adını vermişler. Makedonyalı Philip şehri ele geçirince kendi adını vermiş. Philippoupolis haline gelen şehir Bizanslılarca yönetilmiş. İlk Bulgarlar Plavdin demiş. Arada defalarca Bugarlar ve Bizanslılar arasında gidip gelen şehri bir ara İstanbulu da yöneten Latinler ele geçirip düklük statüsünde yönetmişler. Bizimkiler ise Lala Şahin Paşa ‘nın ele geçirdiği şehri 1364 ila 1878 arasında yönetirken Filibe demişler.

Otelin karşısında yer alan kulübelerin ancak bir iki tanesi açılmış. Hediyelik eşya satılıyor olabilir diye düşünüyorsakta açılanlar sadece gazeteci. Arka kısımda yer alan büyük alanda Roma forumundan kalanlar görülebilir. Bu kısım epeyce büyük bir alanı kaplamakta. Kalıntılar arasında pek mermer parça görünmemekte. Tuğla ağırlıklı olarak kullanılmış.

Meydanda dolanan ya da geçip giden kalabalığın kaynağı olan alt geçide yönelip yolumuzda ilerliyoruz. Alt geçitte de, ortada mermer parçalar ve mezar ştelleri sergilenmekte.

Neyse, bize en az iki saat kaybettirecek yöne ilerliyoruz ve amfitiyatroya doğru yürüyoruz. İlerilerde bir yerde, tepede dev bir heykel mevcut. Nazi Almanyasının işgalinden kurtaran Rus askerlerinin anısına 1955 yılında dikilmiş. Alyoşa olarak biliniyor. Öte yandan üzerinde antik tiyatronun yer aldığı tünele girmeden yolun sağında yine tarihi kalıntıların yer aldığı bir alan görülebilir. Zaten karşısında Sen Ludwig adında alelade bir Katolik kilisesi bulunmakta.

Yolun sağında çalışan işçilerden epeyce negatif enerji alınca yolun karşısına geçtik. Burada çan kulesi ahşaptan, Sveti Marina adında güzel bir kilise var. Kapalı olduğu için içerisine giremedik. Bu taraftan bir çıkış bulamayınca tünelden geçerek yolu aştık. Buradaki kısım o kadar huzursuz edici ki anlatması zor. Zaten Bulgaristan için iç açıcı tek bir yazı dahi okumamıştım. Bir elimde fotoğraf makinam diğerinde sabahtan beri cebimde açık duran çakımla, geride eşim olduğu halde merdivenlere ilerledim. Geçişin çalılardan zorlaştığı, şişe ve yapıştırıcı kutularından pekte tekin olmayan bir yere geldiğimi anladım ve tekrar geriye dönüp yolumuzda ilerlemeye başladık.

Yolun üzerinde, solda bir hamam mevcut. Bu yol bizi Meriç Nehrini aşan köprüye ulaştırıyor. Köprünün dolayısıyla nehrin ötesinde fuar alanı dışında pek bir şey yok. Öte yandan bu noktadan itibaren art nouveau yapılar tekrar başlıyor. Haritaya göre yolumuza devam ediyoruz. Gene bir park daha. Duruyoruz. Eski Filibe ‘yi gezeceğimiz için biraz dinlenelim diyoruz. Etrafı gözlemliyoruz. Hayattan hiçbir beklentisi kalmamış ihtiyarlar, bağıra çağıra Türkçe konuşan Çingeneler ve park görevlileri dışında kimse yok burada.

Yukarı kıvrılan Arnavut kaldırımı yola sapıyoruz. Safranbolu evlerinin benzerleri sıralanmış yolda. Yine de sokağın ıssızlığı ve güvensizliğini anlatmak zor. Kısa bir yürüyüşün ardından Sveti Nedelya kilisesine ulaşıyoruz. İçeri giremeyince kestirme olsun diye bahçesinden geçip aşağı caddeye iniyoruz. Nerede olduğumuzu anladıktan sonra ne yapacağımızı konuşuyoruz. Kararımız nehre inmek ama sorun nereden gideceğimiz. Köşedeki bakkala girip “Maritsa, most ” diyorum. Kadın anlayıp yolu tarif ediyor. şunu yaparken de üşenmeyip dükkanından çıkıyor.

Bu noktada da epeyce kalıntı mevcut. Ama nedir, kimlere aittir bilemiyorum.

Nehre kısa bir yürüyüş ile ulaşıyoruz. Bartında, çayın kıyısında gibiyiz. Aynı hava bire bir burada. Söğütler, meşeler burada nehre eşlik etmekte. Başında çıplak iki erkek heykelinin olduğu köprüye dek ilerliyoruz.

Meriç burada oldukça sığ. Halbuki Bulgaristan ‘ın en iyi kürek parkurlarından birisinin burası olduğunu okumuştum. Kürek çekmek yerine pek çok kişi ellerinde kamışlarla suya girip balık tutmaya çalışıyor. Nehrin karşı kıyısında fuar alanını, daha doğrusu demin konuştuğumuz Bulgar amcamın deyimiyle “panayır”ı görüyoruz. Karşı kıyıda otel ve kafeteryalarda var ama şehirle ilgili hayal kırıklığımız o denli derin ki ayaklarımız varmıyor bir çeşitli oralara gitmeye…

Haritaya son bir kez daha bakıp şansımızı son bir kez daha deneyeceğiz. Olmazsa gardayız.

Solda batakhane- casino karışımı bir mekan var. Camlarında göğüsleri dev balonları andıran hatunların resimleri yer almakta. Yanında bir kafe. İçi cıvıl cıvıl gençlerle daha doğrusu kızlarla dolu.

Neyse bu kez yolun solundan ilerliyoruz. Haritaya göre bir yol olmalı ama bulamıyoruz. Kılıksız bir tipin girdiği aralığa dalıyoruz. O da ne? Bulduk. Sadece küçük bir yönlendirici levha olsa bu kadar yürümemiş olacaktık.

Tipik bir Türk yerleşimindeyiz. Aynı tarz binalar, taş yollar, küçük meydanlarıyla bizden bir mahalle. Her sokağa giriyoruz. Evlerin önemli bir kısmı onarılmış, küçük ücretler karşılığında gezilebilir şekilde turizme kazandırılmış. Mesela Kuyumcuoğlu ‘na ait bina günümüzde etnografya müzesi olmuş. 1847 tarihli. Meşhur Lamartine ‘de bir dönem buradaki evlerin birinde yaşamış. Kahverengi, güzel bir bina ise Balabanov evi. Hindiyan evinin içine girmedik ama içi en güzel ev o imiş.

Buradan Elena ve Konstantin kilisesine yöneliyorum. Fotoğraf çekimi yasak. Bahçesindeki ştelin ve giriş kapısının yanındaki duvarlardaki çizimlerin görüntüsünü alıyorum. Özelliği şehrin en eski kilisesi olması.

Sokak sokak geziyor, dolanıyoruz. Adam başı 15 euro olan oteller, hosteller bu sokaklarda. Bizse hatıra namına bir dükkandan magnet alıyoruz. Neyseki kadın euro kabul ediyor. Buradan hisar kapı ‘ya yöneliyoruz. Neredeyse unutacaktık. Bu kapı aslında Philipopolis şehrinin surlarının doğu kapısı. Antik tiyatro ile aynı dönemde yapılmış. İspanyol turistler bir rehberin peşinden yürüyorlar.

Hazır gelmişken antik tiyatroya da gidelim diyoruz. İleriden gelen turist grubuna sesleniyorum ama tınlayan yok. Neyseki grubun sonundaki kadıncağız yolu tarif ediyor. Tarife göre ilerliyoruz. Köşede bir kilise daha var. Eşim kapıda bekliyor ama ben içeri dalıyorum. Adını net hatırlamıyorum, sanırım Kutsal Bakire kilisesi burası. Burada da fotoğraf çekimine izin yok. Öyle bir tütsü kokusu var ki kendimi zor atıyorum dışarı. Burada da bir dilenciye yakalanıyorum. Birkaç leva vermemi istiyor. Bende kuruş yok, olsada vermem.

İleride şapelimsi yapının yanında pis bir yol yukarı doğru uzanıyor. Tüm tekinsizliğine ve pisliğine rağmen dayanamıyorum yola atılıyorum. Aşağıdan gördüğüm o Drakula şatosuna benzer yapıya ulaşıyor ve ön terasından şehri seyrediyorum. Tüm şehir ayaklar altında. Tam önümde viran görünümlü binaların ötesinde Cuma Camii ve aynı adlı meydanın etrafındaki Barok yapılar görülüyor. Cuma camii şehrin çalışan tek camisi ve zamanında şehrin merkez camisi imiş. Daha da ötelerde şehrin yeni kısımları görüş açısına dahil oluyor.

Panorama çekeyim derken arkamdaki metruk evden gelen sesler beni epeyce ürkütüyor ve bende uçarcasına kaçıyorum.

Buradan aşağıya iniyoruz. bundan sonra tiyatrodan umudu kestik. Yolda Boyacıev evini ve önünde, boş çerçeveden bakan heykeli görüyoruz. Susuzluğumuzu ise camiye giden yoldaki su sebilinden gideriyoruz. Amerikan filmlerinden bildiğimiz fıskiye şeklindeki sebiller bunlar. Kana kana içiyoruz.

Cuma meydanındayız. Burası çok hoş bir meydan. Cıvıl cıvıl. Ortada Roma döneminden kalan stadyuma ait kalıntılar ve kral Philip ‘in heykeli var. Etrafta alışılageldik tarzda güzel binalar mevcut. Hangi yöne gitmemiz gerekli bilemiyoruz. Garanti olsun diye kenarda duran esmer ayakkabı boyacılarına gidip “Türkçe bilen var mı ?” diye soruyorum. Önce panikleyip birbirlerine bakıyorlar. Neden sonra bize yolu tarif ediyorlar. Bize kalsa gene tam ters yoldan gidecekmişiz.

Caddeden ilerliyoruz. Caddenin adı Knyez Alexander Batenberg caddesi. Sabah, oturup bir şeyler yiyerek milleti seyrettiğimiz Roma forumunun olduğu meydana dek uzanıyor. Önce bir döviz bürosu bularak para bozduruyorum. Bulgaristanda euro alış 1, 95 , satışsa 1, 96 leva. Neredeyse Türkiye ile aynı. Fakat söylentiler kurların yazılan oranlardan hep çok aşağıda olduğu ve itiraz edildiğinde nahoş durumlar ile karşılaşıldığı şeklinde. Kadın ona verdiğim 70 euro ‘yu 1, 94 oranında bozuyor. (Sofyada oran 1, 93) Bir şehir efsanesi daha çöküyor böylece.

Cadde sağlı, sollu kafeterya, telefoncu ve giyim satan firma ile dolu. Elbiseler bizdekilere oranla çok ucuz ve çokta açık. Hoş, Bulgar kızlar bu şekilde giyinmeyi çok seviyor. Etekler inanılmaz derecede kısa, pantolonların belleri çok düşük. Erkeklerin bile kıçları görünüyor. Göğüslerin önemli bir kısmının görünmediği tişört yok gibi.

Sokaklardaki kadın erkek oranı ezici bir şekilde kadın lehine. Erkekler epeyce şekilsiz. Genelde kalıplı ve boylular. Kadınlarda ise boylu ve çok uzun olanlar bile ağırlıklı olarak yüksek topuklu ayakkabıları tercih etmekte. Dergi kapaklarında Suriyedeki gibi Kıvanç Tatlıtuğ resimleri yer almakta.

Cuma meydanından tsentralen meydanına giderken küçük bir meydancığa denk geliyoruz. Sağda, biraz ötede epeyce büyük, yeşil bir park var. Solda ise turizm bürosu. Giriyorum. Nemrut bir kadın girişte oturmuş, iki esmer, genç ve güzel kız ise harita ve balaka veriyorlar. Harita dediğim dosya kağıdına çekilmiş fotokopiden ibaret. Dışarı çıkıyorum. Yan taraftaki Roma dönemi kalıntıları görünce tekrar içeri girip Roma tapınağı mı diye soruyorum. Esmer kız bana yaklaşıyor, elini beline koyarak hesap sorarcasına “this is not a Roman temple, this is a Roman odeon” diyor.

Eşimin yanına gidiyorum. Geldiğimiz caddeye yönelip dönüş yoluna ilerliyoruz. Burada cebimden bozulmuş para çıkarmaya çalışırken çakımın cebimde açık durduğunu unutuyorum. Sonuç parmaklarımın hafiften doğranması olmaktadır. Parmaklar hacamat olduğundan fotoğraf makinesinin kontrolü de eşime geçiyor.

Otogara geliyoruz. 12:30 ‘da Sofyaya bir otobüs var. Adam başı 12 leva ödeyerek (yaklaşık 6 euro) biletlerimizi alıyoruz. Biletçi kız yardım etmek için çırpınıyor ama tek kelime İngilizce bilmiyor ne yazık ki. ( Burada litrelik su 1 leva, tuvalet 0, 40 leva) Metronun şoförleri olsun, çalışanları olsun epeyce yardımcı oluyorlar.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Selamlar,  

Tahmin edeceğiniz üzere, bu bloğumda sizlere, azmedip, sonunda aldığım pilates eğitmenlik sertifikasının haberini vermek istiyorum. 

Ben bundan sonra uzman bir pilates eğitmeniyim… 

Yaklaşık bir yıldır bu konu üzerinde çalışmalar ve araştırmalar yaptım şöyle ki pilates konusu üzerinde… Önce spor olarak başladım, sonra ruhumda ve vücudumda bıraktığı etkileri görünce, uzmanlaşıp, herkese öğretmeyi amaç edindim ve şu an itibariyle; sertifikalı, uzman bir eğitmenim. 

Katıldığım sertifika programının, inanılmaz etkileri oldu üzerimde. Herşeyden önce, diyaframımı nasıl kullanıp, ses tonumu nasıl ayarlayacağımı öğrendim. 

Bugüne kadar, ne konuşurken, ne yürürken, ne spor yaparken ne de durup dururken, doğru soluk almadığımı öğrendim. 

Doğru soluk almanın, aslında çok kolay olduğunu ama bir o kadar da çok faydalı olduğunu öğrendim. 

Doğru nefesin; ruhumdaki, şöyle ki iç dünyamdaki olumlu etkilerini bir kenara bıraktım, cildimde, saçlarımda, gözlerimde olan etkisini bizzat gördüm. 

Şimdi amacım; doğru soluk almayı herkese öğretmek… 

Bu bloğumdan sonraki bloglarımı, tamamen pilates ile ilgili olarak yazmak istiyorum. 

Ulaşabildiğim kadar büyük bir kitleye ulaşıp, sanal da olsa, pilatesin yapılışını, milliyet blog aracılığıyla öğretmek istiyorum. 

bundan sonra bu konuda yazı yazmamam için hiçbir sebep yok sebebi ben bundan sonra sertifikalı, uzman bir eğitmen oldum… 

Bu sözü defalarca tekrarlıyorum sebebi çok istediğim bir hayalimdi ve gerçekleşti. 

Pilates yaparken çektiğim kendi fotoğraflarımı ve videolarımı da bu platformda sizlerle paylaşacağım nasipse… 

Adım adım tüm çabalarımı ve mutluluğumu sizlerle paylaşmak, bana ayrıca büyük bir haz verdi. 

Bundan sonraki bloglarımda; pilates yazılarımla, pilatesin nasıl yapılacağını anlatan resimlerimle ve videolarımla sizlerle birlikte olmak dileğiyle… 

Sporu, hayatınızın bir parçası haline getirin. 

Sağlıklı ve mutlu günler diliyorum. 

SEVİLAY 

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Iğsız Paşayı Kara Kuvvetlerine atamamışlar; hal böyle olunca yine bolunduk. Bu ülkenin bölünmez bütünlüğünü boşuna antlara koymuyorlar; yoksa bölünecek. Simdi Iğsız Pasa; Hasan Iğsız Kara Kuvvetleri komutanı olmayınca; hakkında davalar olan Başbakan’da gündeme geldi. Gündem su ki; soruşturman varsa ne olursun ne olamazsın; Başbakan olabiliyorsun; Kara Kuvvetleri komutanı olamıyorsun; ama su da bir gerçek ki ne olursa olsun sana halktan sahip çıkan birileri hep var olmaktadır.


Bunun nedeni belli; kimse adalete güvenemiyor; böyle olunca soruşturmaların gerçekliği de; sonuçları da tanınmıyor; zedelenmiş adalet duygumuz; Yargı kararı kimsenin umurunda değil; zaten herkes istediği gibi karar alabiliyor.

Burada ben Hasan Iğsız atanmamasını doğru; bu yapılırken de soruşturmanın bahane edilmesini yanlış buluyorum; açık açık biz bunun darbeci olduğuna kanaat getirdik deyin. Bu hükümet son yıllarda askerden en az korkan hükümet sebebi asker hep mağdur eden konumunda; simdi birde Taraf gazetesinin yayınları orduya olan güveni azaltıyor. Bu kadar şehit varken ordunun bu kadar siyaset içine girmesi tepki çekiyor. Baksanıza Kemal Kılıçdaroğlu bile isyan etti; Ordunun siyasete müdahalesine.

Zar zor ama daha sivil iradenin hakim olduğu günlere doğru ilerliyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’ün Temsili de olsa Başkomutan olmasını içine sindiremeyenlere önerim; hemen rejimi diktaya cevirsinler. Ha hükümetin diktacı politikaları derseniz; onu da Kılıçdaroğlu’nun çömelmeyip dik durması çözebilmeli; AKP’den kurtulmak istiyorsanız 2011 seçimleri var; halk neden AKP diyora gelince mesela ben benim seçimlerim elitler tarafından kaile alınmıyor diye AKP diyorum.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Yaklaşık son yirmi gündür onsuzdum ve nihayet çok şükür, bugün kavuştum ona. Yeniden doğmuş gibi oldum gördüğümde. Yokluğunun bıraktığı boşluğu gidermek için neler yapmadım ki, kendimi hep bAşık Olmaya şeylere adamaya çalıştım. Her mantığıma gelişinde ya bir kitaba sarıldım, ya kumandaya, ya da buzdolabına koştum oyalanmak için. Daha bir kilolu muyum son günlerde ne? Haa çoğu zaman da telefona sarıldım, eşi dostu arayıp ordan burdan muhabbetlerle avunmaya çalıştım. Ama bir yanım hep boştu, eksikti ve bedenim yarım gibiydi.


İlk defa sigara bağımlılarını anladım sanırım. Hani tam aklınıza düşer, eliniz arar onu ama yoktur. Çünkü evdeki tüm sigaraları yok etmişsinizdir bırakmak bahanesiyle. Küçük bir bağımlılık krizi gelir, bAşık Olmaya şeylerle avunmaya çalışır insan. Gün içinde bir daha düşer aklınıza yine hatırlarsınız yokluğunu. Anladım işte o hissi. Dönüşü ayın yirmibiri olacaktı sözde, uzadı işi üç beş gün daha. Son üç gün içinde kaç kere arayıp sordum “bitti mi işi ne zaman gelecek” diye. Ve bu sabah sürprizzzz! Beklemediğim bir saatte ofise geldi. Hayatım normale dönecekti nihayet ve bu bundan sonra daha dikkatli olacaktım, daha bir özenle davranacaktım ona. Bir daha benim hatam yüzünden gitmesine dayanam. Nasıl geçti yirmi günüm bir ben bilirim çünkü. Ve beni endişelendiren şu gerçeği anladım ki abartısız, ben bir laptop bağımlısı olmuşum.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Bir zamanların büyük namı deger ,televizyonlarda boy boy reklamları olan,

televizyon kanallarında ses duyurmak amacı ile yayınlara cıkan

engellileri bir araya getiren onların sesi olan meshurrrrrrrr sitesi

senistersen.com

Evet orada engelli,saglıklı insan oğlu vardı,dostluk,paylasım,arkadaslık kardeslik vardı.

Orada sevgi saygı,el ele tutusmalar,yürekten konusmalar,maneviyatın degerleri vardı.

Didismeler,kakısmalar vardı,

kin ve nefret küskünlükler yoktu,

cünki yürek vardı.

Her kez kendi beyni,yüregi dili ile konusurdu,baska beyinler diller yönetmezdi seni,beni,onları bizleri.

Ben bu namı büyük siteyi dünyanın her yerinde izlenen,tanınmıs bir ismin programında tanıdım

Acun Ilıca ve Varmısın yokmusun yarısmasında.

Südüdyo engelli izleyicilerle doluydu ve onlar adına kurulmus internet üzerinden insanları bir araya getiren büyüüüüüüük site olarak tanıtılmısdı.Veee sütüdyoda yine site kurucuları SAYIN HATIBOGLU Aileside yer almıslardı

Yer yer hatta gün asırı televizyon kanallarında yayınlar yapılmısdı.

Degisik sehirlerde sık sık bulusmalar düzenlenerek üyelerle bir araya getirilmislerdi,hatta bir bulusmada bende bulunmusdum.

Biraz önce senistersen.com gurubu sayfasına göz attıgımda icimden bir seyler koptu,kuruların yanında yasların nasıl yakılıp,harcandıgını gördüm…bu harcamalar,o engellileri bir birlerinden koparıp nasıl dagıtıldı

Simdi ne oldu neeee nicin bu insan oğlu bir birlerinden koparıldı,engellilerin sesine neden engel konuldu,bumuydu yada buraya kadarmıydı engellilere verilen deger,nerde o ülkemizde engellilere önem ve ehemniyet verilmiyoooo diye haykırmalar…ha nerde.

Asıl sen ben engelsiz bizler engel koyanlarız.

Ben kendi adıma sunu soruyorum simdi,hani ülkemde bir amac gaye var vede halaaaa uygulanan

BASAMAK….

Evet basamak,sizler bu basamagı cıkarken hızla acaba bu basamagın.basamakların sırtına basılanların farkındamıydınız….haaaa ya sen ne diyorsun yok böyle bir basamak konusu falan demeyin…demeyin cünki magazinlerde,televizyonlardaki boooooy boy resimler,yayınlar ortada degilmi…..

Canım BÜ…..HA….kızma gücenme sakın olurmu,ben buyum isde beni iyi tanırsın,sivri dilimle,sen ve sizlerle olan dostluk baska bu konu bambaska,gerci o sitede bir dostluk,kardeslik basladı seninle benimle,vede hala devam ediyor,ediyorda bu konu baska kırılma olurmu,kovma beni yedi köyden gitmemde zaten,bilirsin

Ama insan gercekten üzülüyo,buruluyo degilmi

Haaaa sunuda sormak isterim yıkılan sitemizin degerli üyeleri neden darmadagın olunuldu.

Aslında dagılan site olmalıydı bizler degil.

Bizlerde galiba kendi beynimizle,kendi dilimizle konusmayı unutmusuz,baskalarının beyni ve diliyle konusan ortamlarda

Degilmiiiiiiii…..

Benim adım ve sizlerin isimleri…..senistersen.com degil degilmi

Ben sizleri özledim

Ya sizler?

Ben burdayım

Ya sizler?

Nevin ISIK


Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Şiirine bir yorum yazdığım bin yıllık dostum, bana böyle yanıt vermiş : "Kalp gözün kapalıysa…"

Önce üzüldüm… Sonra anlamaya çalıştım… Sonra anladım…

Onu MB’ye ben davet etmiştim… Şu şu kadınlara da dikkat et demiştim… Sanki dememişim gibi saydığım kadın adlarının saçma sapan şiirlerine övgüler düzen oldu… Eh öyle olunca da onun şiirlerine, (güzel şiirlerdir ha, şairdir aslında yaşı 52 ‘yi geçse de) saçma sapan şiirler yazan kadınlar da övgü düzmeye başladı…

Bayılıyordu bu dostum, kendi şiirlerinin bayanlar tarafından övülmesine… Çok kısa zamanda MB’deki tüm bayanlarla güvenilir arkadaş oldu… Bazı bayanlar "aşıkım" ona diyordu da günahları boynuna… Kel ve 100 kiloluk adam görseler karşılarında ne derlerdi bilmem… :) ))))

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Ben gemideki bebek, senin adın ne arkadaş?
Üzgünüm, geleceğim dedim, gelemedim sana
Tağabey ki sana, Gazze’de beni bekleyen arkadaş
Ne kadar da çok istemiştim seni tanımayı


O kocaman gemiye bindik, beni çok sevdiler
Dedim kusura bakmayın sizinle oynayamam
Benim Gazze’de bekleyen arkadaşım var
Bildiğim tüm oyunları oynayacağız sokakta


Seni tanımayı çok istedim, tanımadığım halde
Gazze sokaklarında beni beklediğini biliyordum
İnan geliyordum ama olmadı gelemedim işte
Neden oynamaya bırakmadılar ki bizi anlamadım


Bazı amcalar geldi, havadan kuş gibi indiler
Sevindim oyuncaklardaki gibi giyinmişlerdi
Dedim oynamaya başlayacağım yaşasın!
Sonra kötü şeyler oldu arkadaşım çok kötü


O amcalar ateş etmeye başladılar acımadan
Beni seven amcalar yerlere yıkılmaya başladı
Çok bağırdılar, çok gürültü oldu, dövüştüler
Saklandım bir kamaraya, başladım ağlamaya


Sanki o kötü oyuncaklardan canlanan askerlerdi
Bir amcanın göğsü kan oldu tekme atıp bastılar
İnsanları yerlere yatırdılar, saatlerce beklettiler
şimdi o zaman anladım ki kötüler hakikaten var


Kusura bakma seni tanıyamadan geri döndük
Ne zaman tekrar gideceğiz dedim anama sustu
Gazze’deki arkadaşım beni yakında bekleme
Anladım ben, sana gelemeyeceğim oynamaya


Bojidar Çipof
4 Haziran 2010 03.30


http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?sair=81968&siir=1403120&order=oto

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Geldim geldim. Biraz uzun sürdü gelişim. Yorgundum, uyuyordum. Bezgin bir halde kendimi ordan oraya attığım, ruhumu savurduğum ama bedenimin yogun bir koşuşturmaca içinde kendinde olan değişikliklere alışmaya çalışırken baharın polenlerinden yazın güneşine uyum sağlamaya çalıştığı zamanlarda kaldım.


Geldim. Hep sen gidecek değilsin ya. Bu sefer ben gittim. Ama çarpmadan çıkmıştım kapıyı. Hani yorgundum ya söylemiştim. Dinlendim geldim. Yazmak beni ne kadar dinlendiriyor unutmuşum. O kadar olmuş gidişim. Yeni duygulara tohumlara filizlendim. Güneşi büyüttüm içimde. Şimdi çıktığım kapıyı aralayıp usulca süzülüvereyim istedim.


Doğadaki değişimle birlikte, Aşık Olmaya belendim. Sevgiyi soludum ciğerlerime kadar. Pencere kenarındaki menekşeleriminin doğuruşunu izledim. Coştular, doğdukça çoğaldılar. Ben özenle suladım. O arada ruhum yatağın içinden hiç çıkmıyor, bedenim kendini tanıyamıyordu. Yavaş yavaş uykusundan uyanan bir dev gibi uyandım. Yavaş yavaş doğruldum yataktan, acıkmıştım, susamıştım. Başucumda duran kitaplarımla başladım işe, sonra bir başlangıç olsun diye oturdum bilgisayarımın başına. Ruhum ve bedenim aylar sonra buluşmuştu. Ruhum bedenime baktı, en son çıktıgım beden bumuydu diye. Bedenim ruhuma kavuştu, daha coşkulu bir halde.


Ben geldim dostlar.


Bu sefer yalnız değilim.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

‘BEN’i ‘Ben’den soran kişi
‘Ben’ ‘Ben’deki ‘Ben’i bilirim
Şu bende bir ‘Ben’ varki
‘Ben’ o ‘Ben’i ‘Ben’de görürüm

‘Ben’ ‘Ben’i bilsem şayet
Olur idim Hakka ayet
‘Ben’deki ‘Ben’ ‘Ben’sem hayret
‘Ben’deki o ‘Ben’e şaşarım

Şimdi sorsan ‘Ben’de ‘Ben’i
Olmuşdur çokdan bir Deli
Arif olan bilir beni
Özümde ki bu ‘Ben’i severim

‘Ben’deki ‘Ben’ bende azar
‘Ben’deki ‘Ben’ beni arar
‘Ben’deki ‘Ben’ neye yarar
‘Ben’deki ‘Ben’e sorarım

Bu ‘Ben’deki ‘Ben’ var ya
‘Ben’deki bu ‘Ben’den caya
Çelebi özümde yaya
‘Ben’deki ‘Ben’e giderim


Mustafa Çelebi

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks
Sayfa 1 de 212»