Bir keresinde Türkçe Öğretmeni Kemal Tahir’in Kurt Kanunu adında kitabını ödev olarak verdi ve hatta vize sınavını bu kitaptan yapacağını söyledi. Kurt Kanunu, benim için çok ilginç bir kitaptı. Yirmi yaşımdaydım ve hayatımda birinci defa Atatürk’ü tanrı olarak görmeyen birisinin yazdıklarını okuyordum. Hatta ismi bile "Sarı Paşa" olarak geçiyordu. O zaman işte birinci defa resmi cumhuriyetçi politikaya karşı olan herkesin hain olmadığını, herkesin kendisine göre bir "vatan" ve "vatan için en iyi teamül" anlayışı olduğunu fark ettim. Aklımda yeni bir pencere açılmıştı. Ne kazanan herkes ilahtı bundan sonra benim için ne de kaybedenlerin hepsi haindi. Vatan sevgisinin kimde olduğunu ayırt etmek o kadar da kolay değildi. En doğru olan görüşün de ne olduğunu sorgulayacak vakti olmamıştı sanki kimsenin? Pratik olarak hızla tatbik edilmesi gereken yüzlerce iyileştirme vardı ve bu çok sür’atli çalışma sırasında büyük bir iç mücadele yaşanmış ve çok kişinin canı yanmıştı.
Sınav olacağı gün okula geldim. Öğrendiklerimden ve yazarın kuvvetli uslubundan çok etkilenmiştim. Sınava saatler kala kitabı açıp karıştırmaya başladım. Birisi yanıma gelip okuyup okumadığımı sordu. "Okudum" dedim. "Ne yazıyor abi, kısaca bir anlatsana" dedi. Kısaca anlattım. Hislerimi ve fikirlerimi kendime saklayıp, sadece hikayeyi anlatıyordum kısaca. Ana karakterler, dönüm noktaları. On dakikada falan özetledim. Sonra gitti bu çocuk. Biraz sonra iki üç kişi daha geldi. "Bize de anlat" dediler. Anlattım. Sonra başkaları geldi, e onlara da anlattım. Acı gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Ya yaklaşık yüz kişi içinde kitabı okuyan bir tek ben vardım ya da okuyan öteki üç beş kişi okumamış gibi davranıp rahat rahat sınava hazırlanıyordu. İki durumda da tek keriz bendim. Sınav sonrası yeni öğretmen sendromuna kapılmış gibi olmuştum. Konuşacak gücüm kalmamıştı. Sessizce başladım sınava. Yazdım, yazdım… Elimden geldiğince tahlil ettim. Hislerimi de yazdım bu sefer. Sanki sorulmayan şeylere de cevap vermek ister gibiydim. Hayatımda birinci defa bir sınavda sadece okuduğum bir kitap hakkında tartışma şansı verilmişti bana ve ben de bu hakkı sonuna kadar kullanmak istiyordum. Keşke bütün sınavlar böyle olsaydı. Keşke biraz daha olsun ezberleyip şakımaya değil de anlayıp anlatmaya dayalı olsaydı sınavlar… Sonuçlar açıklandığında sınıfta buz gibi bir hava oldu. Çünkü bir iki tane elli ve altmış hariç, hemen herkes oldukça düşük not almıştı. Sonra K. dedi öğretmen, mütevazi bir merakla sol elimi kaldırdım. "Yüz!" dedi. Hiç de mütevazi olmayan, neredeyse kart çapkın ifadesi ile en az elli beş yaşındaki Türkçe öğretmenime baktım. Sınıfında böyle birisi olduğu için memnun ifade ile bana karşılık verdi. Hayatımda birinci defa bir şeyi tam olarak iyi yaptığımı belgeliyordu birisi. Bunun bir ikincisi muhtemelen bir daha olmayacaktı. Notlar okunmaya devam etti. Keşke hayat böyle olsaydı dedim içimden. Mesele tam puan almak değil, okumanın ve yazmanın, anlamanın ve ifade etmenin güzelliğiydi. Ders bittikten sonra sınıfta bana karşı oldukça soğuk bir hava hissettim. Geri zekalıların hemen hepsi, benim onlara kitabı yanlış anlattığımı düşünüyordu. Aptallar, mallar. Yüz kere okusalar ne olduğunu anlayamayacak kadar sığ dimağları sanki on dakikada her şeyi öğrenebileceğini sanıyorlardı demek. Bir romandan bahsediyoruz burada.
Ders bittikten sonra bu tavır pek umurumda olmadı. Ben de onlardan nefret ediyordum sonuçta, hislerimiz karşılıklıydı artık, böylesi daha dengeliydi. Bir ders sonrasında elektronik aklın insan beyninden ne kadar akıllı olduğu ve olacağı üzerinde bir konuşma yaptı bir atom mühendisi profesör. Sonrasında soruları kabul etti. Bütün konferans boyunca adamı büyülenmiş gibi izleyen, çoğu mühendis ama hemen hemen tamamı ruhsuz, hiçbir işe yaramayacak potansiyel üniversite mezunundan kimse soru sormadı. Ben dedim ki madem elektronik akıl on yüz milyon bundan sonra ne b.ksa o kadar hızlı insan beyninden, o zaman deep blue kasparov’u yenemiyor? "Yeniyor ya dedi. Yenemediği de oluyor" dedim. "Çünkü Kasparov bazı maçlarda deep blue yi yanıltmak için bir çocuk kadar basit oynadı" dedi. "Pekiyi bu kadar akıllı bilgisayar böylesi basit bir oyuna karşı nasıl oldu da mukavemet gösteremedi? dedim. "Hebe Hebe Hebe" dedi. şöyle ki bana öyle geldi dedikleri. Kalabalığın içinden Türkçe öğretmeni söze atılıp, "insanların kendi geliştirdikleri cihazlara karşı narsistik eğilimler geliştiriyorlar" dedi. Yapay beyin istediği kadar biyolojik beyni geçsin, sonunda kendisini geçen bir beyini üreten biyolojik beyin, hem tanrı olarak kalacak dedi.
Kürsüdeki profesör "hebe hebe hebe" demeye devam etti.
"Acaba Tanrı da insanlara karşı böyle narsistik eğilimler geliştirmiş olabilir mi" dedim.
O sırada büyük bir gürültü çıktı ve elektrikler kesildi. Öğrendik ki yıldırım düşmüş okulun paratonerine. Bu vesile ile konferans da bitmiş oldu. Profesörde benim ve Türkçe öğretmenimin elinden kurtuldu.
Ben ise soru sormaktan hiç bir zaman vazgeçmedim.
REKLAMI KAPAT![]() |
|
Tüm müzik ve ses sistemi fırsatları için tıklayın ! |