“bize kanlı bir uykunun, bir kardeşlik sabahı başlatacağı müjdelenmedi.
cinayetten dönen kardeşiniz, gölgesini gizlediği duvarların ötesini görür.
ellerini yıkar ve sizi dünyada bir söz olarak bırakır.” *
Geride bıraktığımız ilkbahar aylarında “açılım”, “barış”, “diyalog” gibi sözler ortada dolaşmaya başlamış, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “önümüzdeki günlerde iyi şeyler olacak” diye üstü kapalı bir müjde vermiş, PKK ateşkes duyuru etmişti. Doğrusu biraz beklenmedik ama iyi haberlerdi bunlar. Hemen her türlü toplumsal ilişkide şiddetin temel yöntem olarak benimsendiği bu topraklarda, birden bire bu dilin terk edilip barışın dilinin konuşulmaya başlanacağı bizlere pek inandırıcı gelmemişti; ama yine de “belki bu kez olur” diye düşündük. Daha doğrusu “olsun” istedik; ne de olsa “umut hiç susmayan bir kuştur.”
Hükümet, geride kalan sürede bu doğrultuda elinden geleni yapmaya çalıştı. Konuyla ilgili kişilerin, sivil toplum örgütlerinin, medyanın, akademi dünyasının görüşlerini alıp çözümün çerçevesi konusunda bir mutabakat oluşturmak için uğraştı. Bu mutabakata CHP ve MHP gibi muhalefet partilerini de katmak istedi ama bu partilerin şiddetli tepkisiyle karşılaştı. Ortada Hükümetin teröre ve PKK’ye taviz verme anlamına gelebilecek hiçbir önerisi, tasarısı olmadığı halde bu partiler (ve belki de onların arkasındaki güçler), öylesine yoğun bir muhalefet yürüttüler ki, herkesin kafasında ister istemez “CHP ve MHP, PKK’nin terör eylemlerinden nemalanıyor; barış olursa bu partiler en önemli siyaset yapma araçlarını kaybedecekler” izlenimi uyandı.
O kadar akıl dışı bir muhalefetti ki bu, mesela PKK hiçbir karşılık beklemeden kendini fesh edip eylemlerine son vereceğini açıklasa bu iki parti neredeyse buna bile karşı çıkacaklardı. Bu partilerin ve bunların kafa dengi medya ve akademi dünyasının kara propagandasıyla yaratılan atmosfer kısa sürede kitleleri de etkisi altına aldı. 25 yıldır süren savaştan en çok zararı gören insan oğlu bile barış ihtimalinden korkar hale geldi. Öyle ki, PKK eylemlerinin en yoğun olduğu, günde 15-20 askerin şehit edildiği günlerde bile hiç rastlamadığımız kitlesel tepkiler barış ve Kürt Açılımına karşı ortaya çıktı.
Oysa Hükümet Açılımda barışçı çözüm niyetinden bAşık Olmaya hiçbir ipucu vermemişti. Hani mesela, Kürtlere anadillerinde eğitim, Apo’ya ve PKK’lilere af, federasyon, kendi kaderini tayin hakkı tanımak gibi somut önerilerde bulunsa bunlara muhalefet anlaşılabilir ama olmayan bir şeyin neyine bu derecede muhalefet ediliyor, anlamak mümkün değil. Bundan da ötesi, CHP-MHP’nin ve bunların zihin ikliminde yaşayanların kendi çözüm önerileri neydi? MHP’nin önerisi “dağa çıkmak”, CHP’ninki ise yeni Dersimler yaratmak!…
Açılım projesinde PKK-DTP cephesinin tavrı ise birinci dönemlerde olumlu gibiydi. PKK ateşkese büyük ölçüde sadık kalmış ve bu yüzden önceki yıllara göre nispeten sakin bir yaz geçmiş, DTP’liler de biraz gönülsüzce olsa da genelde ılımlı mesajlarla bu sürece katkıda bulunmuşlardı. Ancak bu süreçte birinci anda pek hesaba katılmayan bir bAşık Olmaya cephe olan Apo kendini unutturmaya niyetli değildi. Hemen devreye girerek inisiyatifi PKK-DTP’nin elinden aldı. Süreci baltalamaktan bAşık Olmaya hiçbir işe yaramayacağı ta başından belli saçma sapan “yol haritaları”yla PKK – DTP ve genel anlamda Kürt siyasetini kilitleyip açılım çalışmalarını da çıkmaza sürükledi.
Kandil ve Mahmur kamplarından gelip teslim olan bir grup PKK’li ve Kürt mültecinin karşılama törenlerinin bir gösteriye dönüştürülmesi, bu gösterilerin medyada abartılıp biraz da çarpıtılarak yansıtılması, MHP-CHP çevrelerinin hemen bunun üzerine atlayıp kendi savlarına malzeme olarak kullanması ve bunun sonucunda da Türk halkında bir karşı tepki oluşmasıyla, Apo’nun açılımın önüne kurduğu baraj iyice güçlendi. Hava birden bire 180 derece tersine döndü. Hükümet ve barış isteyenler aniden yapayalnız kalıverdi. DTP-PKK sözcüleri ve Apo, barışa şiddetle karşı çıkan, “Kürtlere hak verilirse dağa çıkarız” diyen MHP’yi veya “Dersim’de analar ağlamadı mı, gerekirse yine ağlasın” diyen CHP’yi değil, açılım için çalışan Hükümeti hedef seçti. DTP gösterilerinde AKP binaları taşlanmaya başladı. Son zamanlarda Apo’nun ve DTP’lilerin konuşmalarına dikkat edin, en büyük düşman olarak barış istemekte olan AKP’yi görüyorlar.
Derken, hepsinin üstüne Tokat-Reşadiye saldırısı eklendi. O kadar vahşi, karanlık ve alçakça bir eylemdi ki, birinci anda çoğu kişinin aklında “bu kadarını PKK bile yapamaz” düşüncesi uyandı. Saldırıyı birinci günlerde üstlenmediği için bu düşünceler bir ara doğrulanır gibi de oldu ama sonunda üstlendi de PKK vahşette ve karanlığa hizmette kimseden geri kalmayacağını gösterdi.
Anti-AKP, anti-barış cephesinde Apo-PKK-DTP’nin de yerini almasıyla puzzle’ın eksik bir parçası daha tamamlandı. Öte yandan AKP’nin, barışın ve Türkiye’nin istikrarının esaslı düşmanı Ergenekon cephesi de bu süreçte boş durmadı. Bu cephenin ülkeyi kaosa sürüklemek için sadece 2009 yılında en az iki tane plan düzenlediği ortaya çıktı. Biri “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”, öteki “Kafes Planı” olarak kamuoyuna yansıyan planlarda, darbe ortamı hazırlamak için, Fetullahçı öğrencilere komplo düzenlemekten Koç Müzesindeki denizaltıda bomba patlatarak çocukları öldürmeye, AKP’nin içini karıştırarak partiyi bölmekten, gayrimüslimlere suikast düzenlemeye kadar bir sürü akıl almaz vahşette provokasyonun tasarlandığına dair belgeler ortaya çıktı.
Hiç dikkatinizi çekti mi bilmem; Ergenekon zihniyeti bu ülkede en büyük zararı Kürtlere vermiş olmasına rağmen, Apo’dan ve PKK’den Ergenekon’a yönelik hemen hemen hiçbir eleştiri gelmedi. Tıpkı Ergenekoncular ve Kafesçiler gibi Apo’nun da hedefinde hep AKP vardı. O kadar ki, geçenlerde Öcalan, Erdoğan’a Turgut Özal’ın kuşkulu ölümünü hatırlatarak, Erdoğan’ın da sonunun Özal gibi olacağı tehdidini savurdu. Aynı şekilde DTP’li Emine Ayna da Radikal gazetesine verdiği demeçte, “Bugün Türkiye’de AKP’nin tek rakibi DTP’dir. AKP’yi, CHP ve MHP bitiremez ama biz bitirebiliriz” dedi.
Böylece de saflar bir kere daha net biçimde belirlenmiş oldu. Bu ülkede sanıldığı gibi faşist Türk milliyetçileriyle PKK çizgisindeki Kürt milliyetçileri “düşman” değil aslında dosttur. Zaten milliyetçiliğin doğası böyledir. Her milliyetçilik kendini bir bAşık Olmaya milliyetçiliğe karşı inşa eder. Karşıtının varlığına muhtaçtır; onun sayesinde var olur. Milliyetçinin düşmanı ötekinin milliyetçiliği değil, milliyetçi olmayanlardır. PKK için asıl düşman Baykal-Bahçeli gibi Türk milliyetçileri değil, Türklerle barış içinde bir arada yaşamak istemekte olan Kürtlerdir. Baykal-Bahçeli-Ergenekon ve Kafesçiler için asıl düşman “bebek katili” diye anmayı pek sevdikleri Apo ve PKK değil, AKP, Erdoğan ve barış istemekte olan Türklerdir. Herkes şunu iyi bilsin.
Ne yazık ki, bu ülkede savaş koalisyonu işte böyle geniş bir çevreye yayılıyor. O nedenle biz barış isteyenlerin işi zor. Bu kanlı koalisyon Türkiye’de barışı bir kere daha, Bejan Matur’un güzel şiirinde söylediği gibi “dünyada bir söz olarak bırak”tı.
….
*Bejan Matur – Ayın Büyüttüğü Oğullar
REKLAMI KAPAT![]() |
|
Tüm müzik ve ses sistemi fırsatları için tıklayın ! |