
Kunduracı Kıvırcık Kerim ustanın çocuk ayakkabısı ürettiği atölyede kesicilik yapıyordu Arif amca… Sessiz, sakin biriydi. Söze fazla karışmaz, sorulmazsa dinlemeyi tercih ederdi. Nedense yaşını ve nereli olduğunu söylemiyor, geçmişiyle ilgili soruları geçiştiriyordu. 55-60 yaşlarında gösteriyordu. Yılların yorgunluğu bedenini vaktinden önce çökertmişti.
Merkez Bankasının arka aralığında, yukarı çıktıkça daralan yolun arabalara geçit vermeyen köşe başındaki dükkânın alt katındaydı kundura atölyesi. İki ayak merdivenle inilen dükkânda sıkış tepiş çalışıyordu elemanlar. Çalıştıkları dükkân eskiden çok bakımlı bir evken, giderek çarşının ortasında, esnafın içinde kaldığından oda oda kiraya verilen eski bir yapının bir zamanlar mutfak olarak kullanılan bölümüydü.
Bu bölümün eskiden mutfak olduğu sonradan açıldığı gün gibi aşikâr sokak kapısından içeri girince sağ köşedeki eski ocağın bacasından anlaşılıyordu. Ocağın boşluğuna küçük bir tahta masa koyulmuş, etrafına iki tahta sandalye yerleştirilmiş, atölye sayacısına tezgâh oluşturulmuştu. Sayacı tezgâhının soluna düşen duvar dibinde saya makinesi, onun sağında da Arif amcanın saya kestiği, kalıptan çıkan ayakkabıları satışa hazırladığı masa vardı.
Ayakkabıyı kalıptan çıkarmakla iş bitmiyordu kunduracılıkta. Kalıba çekilirken, sayayı ağızdaki meşine monte çivisi çakarak kalıba tutturmaya yarayan fazlalıklar kesici bıçağıyla temizlenirdi öncelikle. Sonra içine mostralık astar koyulur, saya koyu renkse rengine göre boyayla ayakkabının ağzı boyanır, ispirto ateşine tutulur, tavlanırdı. Tavlanan ayakkabı temiz bir bezle güzelce silinir, üzerindeki kirler giderilir, en son burun ve topuk kısımları bir birinin aksi istikamete bakar vaziyette çiftleştirilir, karton kuyuya koyulur, satışa hazır hale getirilirdi.
Tamamı genç ve bir o kadar da atak 4 kalfanın ve kalfa yardımcılarının bir gözü pencerelerde olurdu sıcak havalarda. Sıcaklarda kadınlar biraz daha dekolte giydiğinden ve dekolte giyen kadınların bacakları aşağıdan daha iyi gözlenebildiğinden, Kıvırcık Kerim ustanın dükkanının önünden geçerken dekolte kıyafetlerinden ötürü dükkanın içinde göz banyosu bayramı yaşandığını bilemezlerdi bayanlar haliyle.
Yukardan geleni ve dükkânın önünden geçeni görmeye yarayan iki penceresi vardı zeminden bir metre kadar düşük dükkânın. Hele yukarıdan aşağı doğru dekolte giyimli biri yaklaşmaya görsün, zaten alarmda bekleyenlerden biri Aalllaaaah diye bir çığlık attı mı, birden bütün çalışanlar elindeki işlerini bir tarafa sıpıtır, camların önüne koşar, gelen kadının bacaklarını dikizlerlerdi.
Bir tek Arif amca koşmazdı camın önüne Aalllaaahhh çığlığını duyunca. Yaşı mıydı, inançları mıydı, yoksa yapılan işin saçmalığı mıydı bilinmez ama Arif amca bir kez bile kafasını çevirip bakmazdı cıbıl bayanlara. Farz edin ki külotunun rengini gördünüz, elinize ne geçecek der, gençlerin yaptıkları dikizciliğin anlamsızlığını anlatmaya çalışırdı.
Bir tek sohbet konusu vardı ki o konu açıldığında Arif amcanın ağzı bir çeşitli kapanmadığı, anlatırken kendisinden geçtiğinden ağzının kenarından köpükler çıktığı konu definecilik konusuydu. Definecilik hastasıydı Arif amca. Definecilikten söz açıldığında Arif amca dünyasını unutur, konuşur da konuşurdu.
Arif amcanın büyük bir kararlılıkla sürdürdüğü iddiasına bakılırsa define bulmak hiç de zor değildi onun için. Ben buradan çıkıp Uludağ’a doğru yürüsem, Uludağ’ı aşıp dağ ardına erişsem, Kütahya’ya kadar birçok yerde gömülü olduğunu bildiğim defineyi elimle koymuş gibi bulurum derken dükkânda bulunanlar gülmekten kendini alamazlardı. Neden gidip almıyorsun da burada çile çekiyorsun diye soru sorana, ters ters bakmış, biraz duraladıktan sonra, her şeyin vakti saati var evlat diye cevaplamıştı.
Bu işin sırrı nedir, defineyi nasıl buluyorsun? Diyene de küçümser ifadelerle bakmış, gayet basit demişti cevaben. Y Biçimi çatalı olan bir fındık dalı bulacaksın. Sap ve Y biçimli iki dalını birer karış uzunluğunda keseceksin, üzerlerindeki kabuğu bıçakla temizleyeceksin, çatalın bir tarafına Arapça harflerle Allah, diğerini Muhammed yazacaksın. Sap tarafına da Arapça besmele yazacaksın, araziye çıktığında iki elinle çatalı tutacak, sap tarafını ileri uzatırken özel duayı okuyacaksın, uzattığın tarafta define varsa sen engellesen bile çatalın ucu defineye doğru döner, definenin nerede olduğunu belli eder.
Dalın işaret ettiği yeri kazarsın, defineyi çıkarırsın, torbana doldurursun, Bursa’ya geri döner, keyfini sürersin… Yaşlı adamın bu denli kesin konuşması alaylara sebep oluyordu. Kıvırcık Kerim usta bir Arif amcanın gıyabında kendine has bir üslupla adam define bulduğundan bahsediyor, üzerinin döküldüğünü görmüyor. Adamın ceketinin yakasından iki tencere kuru fasulye pişirecek kadar yağ var, yine de zengin edebiyatı yapıyor. Avcılar bir, defineciler iki. Bu iki grup insanın Allah bir demesinden bAşık Olmaya bir sözüne inanmayacaksın derken dinleyiciler gülmekten yerlere yatıyorlardı.
İşlerin yavaşladığı döneme girildiğinde bir cumartesi günü Arif amca haftalığını almış, eski elbiselerini ve özel eşyalarını bir poşete doldurmuş, Kıvırcık Kerim usta ve öteki çalışanlarla vedalaşırken kendisine nereye gideceği soruldu. Yaşlı adam atölyede bulunanların kendi hakkında beslediği düşünceleri biliyordu, buna rağmen, ‘’Uludağ’a define aramaya gidiyorum’’ demekten de kendini alamamıştı.
Uludağ’ a define aramaya gidiyorum’’ sözünü öyle bir içten, öyle büyük bir samimiyetle söylemişti ki yaşlı adam, onu duymakta olan sanki pazara elma, armut almaya gidiyorum dediğini zannedebilirdi. Yaşlı adam arkasından gülüşenlere hiç kızmadı. Neticede hepsi cahil insanlardı, kendisini anlamamaları çok normaldi.
(Devamı var)
REKLAMI KAPAT![]() |
|
Tüm müzik ve ses sistemi fırsatları için tıklayın ! |