Arama Yapın

tiyatro

Popüler kitapları popülerliği geçtikten sonra okumayı tercih ederim genelde. Bunu, bilinçli bir tercih olmasından ziyade kitap seçimlerimde etki eden faktörlerin farklı olmasına bağlıyorum. Okuyacağım kitapları seçerken popüler olması en son dikkat ettiğim unsur diyelim.


Aslında okuyacağım kitapları ben değil de kitaplar beni seçiyormuş gibi bir durum sözkonusu. Her kitap her ruh halinde okunmaz, o ruh haline girdiğin zaman okuman gereken kitap zaten karşına çıkar diye düşünüyorum. en azından benim için her zaman böyle olmuştur.


Bazen bir kitabı hevesle alırım ama onu okumam gerken zaman o an değilse okuyamam. Elimin altında yaklaşık bir yıl önce almış olduğum fakat hala okumaya hazır hissetmediğim kitaplar vardır. O kitapları okumaya hazır olacağım ruh haline gelmeyi bekliyorlar veya bekletiliyorum.


Kitap okumak, benim için zamanını kendim belirleyemediğim kutsal bir ritüel. Bilgi, öğrenmeye hazır olanın karşısına çıkar.


Kitapları seçerken de dikkat ettiğim en önemli şey, iç sesim ve etrafımda gördüğüm işaretler. O anda okumam gereken kitaplar bir şekilde kendilerini bana gösterirler veya dikkatimi çekerler. Tek yapmam gereken, o işaretleri takip edip anlamaya çalışmak. Sezgilerime ve iç bilgeliğime güvenmek.


Şu aralar beni düşünmekten uzak tutan kitaplar dikkatimi çekiyor ve onları okumam gerektiğini düşünüyorken birden mantığıma Kayıp Sembol kitabı geldi. Daha önceleri daha popülerken okumayı hiç düşünmediğim kiitap, birden bende saplantı haline geldi. kesinkes onu alıp okumalıyım diye bir hisse kapıldım. Bu hisse kapılmamdaki en önemli etken ise daha önce okumuş olduğum Niyet Deneyi kitabı ile bağlantılı olduğunu düşünmemdi.


Kitabı bir solukta okudum. Yaklaşık 3 gün sürdü. Tipik bir Dan Brown kitabı diyebiliriim. Daha önce Da Vinci Şifresi ni okumuştum. Semboller, CIA, İncil ve ABD üzerine yazılmış vakit geçirten bir kitap.


Niyet Deneyi kiatbı ile bağlantılı olduğunu düşündüğümden beklentimi karşılayan bir kitap olmadı. Ben daha çok düşünce gücü ile ilgili bir şeyler olacağını zannetmiştim. O açıdan hayalkırıklığına uğradım.


10 saat içinde o kadar olayları yaşayan insanların hiçbir şey olmamış gibi derin sohbetlere girip felsefi konuşmalar yapabilmesi beni en çok şaşırtan şey oldu.


Düşüncenin gücü ile ilgili bir çok deney yapmış ve hayatını buna adamış birisinin, bunları kendi üzerinde hiç denememiş olması ve olayların gelişimini bu açıdan düşünmüyor olması beni şaşırtan ikinci en önemli şey oldu.


Kitabı bitirince, bu kitap bana ne verdi? Neden okudum? Sorularını cevaplamaya çalıştım.


Güzel vakit geçirtti, ayrıca İncil in propagandasını yapmış olsa da bütün dinlerin ve öğretilerin aynı şeyi anlattığını yeniden hatırladım. İnsanın herzaman yaratıcıyı aradığını ve islam tasavvufunda insanı kamil mertebesine ulaşma isteğinin her insanın içinde kodlanmış bir gerçek olduğunu, her dinde veya öğretide bu isteğe farklı bir yolla ulaşılmak istendiğini, kısaca yaradılıştan itibaren insanın her zaman gerçek özünü aradığını farkettim.


İnsanlık varoldukça da bu arayış devam edecek..

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

TARİHİMİZLE YÜZLEŞMEK

Toplumbilimci Prof. Emre Kongar bu kitabında Türklerin Müslümanlaşması’ndan laikliğe,Vahdettin ve Abdülhamit’ten Atatürk’e , Ermeni Sorunu’ndan Soğuk Savaş’a uzak ve yakın tarihimizdeki pek çok tartışmalı olaya bazen belgelerle bazen de kişisel yorumlarıyla açıklık getirmeye çalışıyor.

“Resmi Tarih” ve “Gayri Resmi Tarih” tezlerine eleştirel ve yapıcı saptamalarla yaklaşarak okuyucuya aktarıyor.

Tarihi değerlendirme ve yargılamadaki bakış açısı ve Osmanlı Devleti’nin yıkılış sebepleri ile ilgili tespitleri özellikle dikkate değer..

Okumanın fayda sağlayabileceği bir kitap…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Sözleşmeli öğretmen rezaleti.. Dünyanın bAşık Olmaya neresinde var öyle rezil ir uygulama? M.E.B. sözleşmeli öğretmen çalıştırıyor. Çok ucuza ve yazın maaşsız. Bu hangi insanlığa ve vicdana sığar? Bu açıkçası devletin güçsüz ve çaresiz kalan vatandaşı sömürmesidir!

Bu olay ivedilikle soruşturulmalı ve bu konuda sorumluluğu olanlar hukuk karşısında hesap vermelidirler. bir insan yaşamı bu kadar ucuz olamaz.

Hiç bir mesleği aşağılamıyoruz. Herkes alın teriyle çocuklarının nafakasını kazanıyor. Ancak söz konusu olan eğitim ve öğretmen olunca durup 2-3 kez düşünmek gerek. Öğretmenlik ve hamallık… Ey M.E.B.’nın en tepesindeki yükümlü kişi! sen kadrolu öğretmenine hamallık yaptırıyor musun? Okuldaki bütün bedenen yapılan işleri müstahdemlere yaptırıyor musunuz? Bu ne iştir ki söz konusu sözleşmeli öğretmen olunca ona hamallık da yaptırıyorsunuz. Bu durumdaki öğretmenler eğitim-öğretim dönemi başlayınca nasıl öğrencilerinin karşılarına çıkıyorlar? Eğitim-öğreti işi bu kadar basite alınan bir iş midir? Öğretmene toplum içerisinde hak ettiği makam ve mevkiyi vermedikçe eğitimde başarıya ulaşamazsınız.

Askerlik yaptım. Çok iyi hatırlıyorum. Ordunun şerefine gölge düşer kaygısıyla asteğmenken elimizde ağır yük taşımamıza bile izin verilmezdi. Evet TSK personeli bu kadar şerefliyken, eğitim ordusu (M.E.B.) personelinin şerefi bu kadar mı olmalıydı? Eğitim ordusuna değer vermeyen hiç bir devlet yeni kuşakları yetiştirmekte başarıya ulaşamaz.

Bu ne demek? Yeteri kadar öğretmen yetiştiremiyorsunz. Sokaktan hamalları toplayıp öğretmenlik yaptırıyorsunuz. Yada geri kalmış Afrika ülkalarinden daha geridesiniz ve yeterli maaş vererek tam donanımlı öğretmen çalıştıramıyorsunuz. Çok tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Eğitimi hiç önemsemeyen bir düşünce yapısıyla karşı karşıyayız!

Daha da garip ve anlaşılmaz olan: kalp krizi geçiren hamal-öğretmenin iki adım ötedeki sağlık ocağında apaçık ihmal ve orumsuzluktan ötürü yaşamını yitirmiş olması. Hem Sağlık Bakanı hem de Milli Eğitim Bakanı başlarını iki ellerinin arasına alıp derin derin üşünsünler. Bir vicdan muhasebesi yapsınlar. Bence hiç vakit geçirmeden ya sorumluları bulsunlar, yada bulamadıkları takdirde her ikisi de görevlerinden istifa etsinler.

Ben emekli bir öğretmenim… Vicdanım kanıyor. Eğitim ve eğitim veren hamal-öğretmenin yaşamı bu kadar hifife alınamaz.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Bugün sizlere bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Adı da yazımın başlığı gibi AŞKIN BİR YÜZÜ. Fakat sadece aşkı tek taraflı anlatmıyor. Kadın ve erkek diliyle anlatıyor.


Bügüne kadar okuduğum kitapkardan farklı bir sunumu var. Kitap iki taraflı okunuyor. Aynı olayları kadının ve erkeğin yorumları ile görüyorsunuz. Olaylar aynı, fakat bakış açıları farklı.


Kitap yaklaşık 10 yıllık bir evliliği anlatıyor. şöyle ki aynı evde yaşayan, aşk ile evlenmiş Melike ve Murat’ın aşkını. Daha doğrusu aşklarını nasıl tükettiklerini. Kitabı okuduğunuzda kendinizden ve evliliğinizden bir çok parça bulabiliyorsunuz. Sadece evlilik mi? Aslında tüm ilişkiler için insanı birkere düşünmeye sevk ediyor.


Hayatı hep tek taraflı yaşıyoruz. Ben söyledim, ben tavrımı koydum, anlasaydı deyip bırakıyoruz. Fakat ne kadar anlattık, ne kadar anlaşıldık hiç düşünmeden hüküm veriyoruz. İşler yolunda gitmediğinde, hemen karşı tarafı suçlayıp, kendimizi haklı buluyoruz.


Özellikle kadın-erkek ilişkilerinde bu çok önemli. Çünkü kadın beyni çözüme odaklı çalışıyor. Fakat erkek; sonuca odaklı. Çok basit kadın teferruatçı, salatanın tarifi ile ilgileniyor. Malzemelerin koyuluş sırasına bile önem veriyor, kalorisine, besleyici değerine bakıyor. Ya erkek, o salatanın yemeğin yanında olması gerektiğini düşünüyor, rakısına meze olarak bakıyor. (Tağabey istisnalar kaideyi bozmaz.) şöyle ki hayata bakarken gördükleri ve görmek istedikleri farklı.


Evlilik heryönü ile zor bir müessese. Çünkü sadece iki kişinin değil, iki insan topluluğunun (şöyle ki sülalenin) oluşturduğu büyük bir kurum. İletişim sadece iki kişi ile değil, tüm bu insan oğlu ile yapılıyor. Daha temelde sağlam kurulmayan, şöyle ki evde ki iki kişide eksik kalan iletişim, tüm emekleri teklikeye sokuyor. Zamanında konuşulmayan konular, bir sorun yumağı olarak çiftlerin karşısına çıkıyor. O halde iken bile, ima ile olaya yaklaşılması iyiceortalığı karıştırıyor.


Fakat temelinde sevgi ve saygı olan her birliktelik, kesinkes ayakta kalmayı başarır. Çünkü sevgi ve saygı, emek ile yoğurulduğu için güçlüdür.


AŞKIN BİR YÜZÜ’nü okuduğunuzda da ; kadın ve erkek gözüyle aşkın yorumunu göreceksiniz. Anlatımı çok yalın ve akıcı. İnsan da kitabı hızla oluyup eşiniz ve arkadaşlarınız ile paylaşma isteği uyandırıyor.


Sevgiyle kalın.


Özgül YILMAZ ÇAYIRLI

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Talat Paşa Ermenilerin neden katledildiğini anlatıyor:
Söylediklerimi tam olarak anladığınızı sanmıyorum Talat Bey; ben burada bir Yahudi olarak değil, ABD Büyükelçisi olarak bulunuyorum. Ülkemde 97 milyon Hıristiyan vatandaş var, 3 milyon Yahudi… Demek ki ben %97 oranında Hıristiyan olan bir diplomatım. Fakat meselenin özü bu değil; ben size bir din veya ırk adına ricada bulunmuyorum, sizden insanlık adına bir talebim var.
.
Hatırlayın; Türkiye’yi sürekli gelişen çağa uygun bir ülke yapmak istediğinizi anlatmıştınız bana. O ülkünüzü Ermenilere bu şekilde davranarak gerçekleştiremezsiniz. Bu tutumunuz sizi geri kalmış ve duygularına egemen olamayan insan oğlu sınıfına koymaktan bAşık Olmaya işe yaramaz!
.
öteki milletlerin sizin hakkınızda ne düşündüğünün hiç mi önemi yok?! Ermenilere karşı bu tutumu sürdürürseniz, Amerikan halkı yaptıklarınızı katliam olarak görecek ve sorumluları asla affetmeyecektir! Kendinizi, “Ben İçişleri Bakanı Talat Paşa olarak görevimi yaptım.” diye de savunamayacaksınız; çünkü kendi kanunlarınızı dahi ihlâl ediyorsunuz! (Soykırım sözcüğü, Hitler’in Yahudileri yok etme çabalarından sonra ortaya çıktı. O sözcük 1915’te bilinseydi, bahse girerim ki Sayın Büyükelçi kitabının her sayfasında kesinkes kullanırdı!.. MS)
.
Sanki karşımdaki duvara konuşuyordum. Bunca acı söz Talat’ın hiç zoruna gitmedi… (Şimdi burada doğru oturup doğru konuşalım Sayın Büyükelçi… Bu sayfaya kadar portresini çizdiğiniz Talat bu acı sözlerinize reaksiyon göstermeyecek biri değildi. Demek ki şimdiye dek, kitabınız için kurguladığınız bir sanal Talat portresi çizdiniz bize. Ve bu son sözlerinize kendinizi öyle kaptırdınız ki, o kurgulanmış Talat’ı unuttunuz, bAşık Olmaya bir karakter yüklediniz ona. Bu sözleri hiçbir Türk askeri tepki göstermeksizin dinlemezdi sizden, hele hele o günlerin olağanüstü koşullarında!!! MS)
.
Talat’ın savunması şöyleydi: “tabanca Toplama Politikasını yürütürken herkes silahlarını teslim etti; ama bu insan oğlu silahlarını teslim etmeyi reddettiler. Ve o silahlarla Van’da ve Zeytun’da bize kurşun sıkmakla kalmadılar; kalkıp Rus ordusunun tarafına geçtiler. Bizim de onların silahlarından ve olabilecek isyanlarından kendimizi hem şimdi hem ileriki zamanlarda korumamız lazım. Bunun da yolu hepsini yurtdışı etmek, uzaklara yollamaktır. Hiçbir ülke böyle davranan insanlara güvenliğini emanet edemez, tolerans gösteremez!”
.
Peki, diyelim ki birkaç Ermeni vatana ihanet etti… Bu durum suçsuz insanları da katletme sebebi olabilir mi? “Söylediğiniz doğru değil!..” diye yanıtladı bunu. Fakat bu soruyu geçenlerde Berliner Tageblatt Gazetesi muhabiri de sormuştu Talat’a. Ona verdiği yanıt ile bana verdiği yanıt aynı değildi. Şöyle demişti: “hanginizin suçlu, hanginizin suçsuz olduğunu ayırmaya imkân yok. Üstelik suçsuz olanlar bundan sonra ihanet etmeyecek diye bir garantiyi hiç kimse veremez!”
.
Bir müddet sonra Ermeni Meselesi hakkındaki itirazlarım sonuç vermeye başladı. Talat benimle bu konuyu enine boyuna konuşmak istediğini bildirmek için bir yaverini yolladı. Buna sevindim; çünkü daha önce sürekli olarak bu konunun beni ilgilendirmediğini tekrarlamıştı; şimdi beni bu konuda muhatap alması bir gelişme sayılırdı.
.
Onunla son görüşmemizden sonra sakalımı kestirmiştim. Beni sakalsız görünce:
- Yine genç bir delikanlı olmuşsun. O kadar gençsin ki, görüş alınmayacak kadar küçüksün, bundan sonra fikir alışverişi için yanına gelemem! dedi.
- Kestim, çünkü Ermenilere karşı takındığınız tavırdan dolayı sakalıma ak düştü!
.
Bu karşılıklı şikâyetlerden sonra esas konuya geldik:
- Bundan sonra Ermeni Meselesi konusunda benimle görüşeceğin zaman yanında kimse olmasın. Bu konuya nasıl baktığımızı şimdi size detaylı bir biçimde anlatacağım. Ermenilere karşı gösterdiğimiz tavrın temelinde yatan üç sebep var: 1- Hepsi Türklerin sırtından para kazanarak zenginleştiler, 2- Bizi hiçe sayarak bir Ermeni Devleti kurmaya kalktılar kendi topraklarımız üzerinde, 3- Düşmanlarımızla işbirliği yapıp onları bize saldırmaları için cesaretlendirdiler; özellikle Kafkaslarda Ruslara verdikleri yardım yüzünden başarısız olduk ve çok sayıda şehit verdik. Bütün bu nedenler yüzünden Ermenilerin ellerindeki kozları alma ve bu dünya savaşı bitmeden önce onları güçsüz bırakma yolunu seçtik. (Talat Paşa’nın bu savlarını okuduğum birkaç tarafsız yazar daha savunmuştu. MS)
.
Talat’ın savlarını çürütecek karşıt düşüncelerim vardı; ama birinci şıkta aslında şunu itiraf ediyordu: Ermeniler biz geri zekâlı ve tembel Türklerden daha akıllılar ve daha becerikli sanayiciler… (Pes doğrusu Sayın Büyükelçi, pes!!! Öylesine empati yoksunu ve tarafsızlığı iflas etmiş biriymişsiniz ki.. MS)
.
Ermeni Meselesi -öteki bütün etnisite sorunları gibi- yüzyıllarca süregiden kötü muamele ve gayrı-hukuki davranışların yarattığı bir sonuçtu. Ve bu sorunu ortadan kaldırmanın sadece bir yolu vardı: milli kültür kimliğine, dinine ve sosyal statüsüne bakmaksızın, herkesi eşit gören bir sistem kurmak ve yanlış yapanları bireysel olarak cezalandıran bir hukuk sistemini oturtmak(Sayın Büyükelçi, bu sözünüzün altına ben de imzamı atarım; ama söylediğiniz doğrular Talat Paşa’nın savlarını çürütecek şeyler değil ki… Lütfen, dikkatli okurları aptal yerine koymayın, n’olur? Kaldı ki bu sistemi, sizin hiç sözünü etmediğiniz Mustafa Kemal Paşa kurdu; ama bu kez de çağa uygun bir Türkiye’yi içinize sindiremeyip onun aleyhinde çalışmaya başladınız, yalan mı? Büyükelçiyken etrafınıza topladığınız misyonerleri ve sonradan onların yakınlarını kullanarak Ermeni konusundaki başarısızlığınızı, bu kez ortaya bir Kürt devleti çıkarma sevdası peşine düşerek gidermeye çalıştınız. Ve öyle sanıyorum ki Dersim İsyanı’nda dahi sizin ve o misyonerlerinizin parmağı vardı! MS)
.
Görüşmemiz biterken Talat şunları da ilave etmeyi ihmal etmedi:
“Bunları tartışmanın bir faydası yok artık. Zaten Ermenilerin üçte ikisini tehcir edip bAşık Olmaya bölgelere yolladık. Bitlis, Van ve Erzurum’daki Ermeniler göçe razı olmayıp bize karşı geldiler! Bize karşı böylesine kin ve nefret beslemeleri ve ihanet etmeleri yüzünden onlara hak ettikleri cezalar verilecektir. şunu yapmazsak bizi arkadan vuracaklardır!”
.
Son bir sözüm daha vardı: Anlattığım bunca insani sorunlar belli ki seni etkilemedi. O zaman birkaç maddi sorundan söz edeyim. Bu insan oğlu senin işadamların… Birçok endüstri kolu onların idaresi altında… Topladığınız vergilerin önemli bir kısmını onlar ödüyorlar… Düşünsenize; onları bu ülkeden kovarsanız, endüstriniz ne hâle gelir?! dedim.
.
“Bu konuyu da düşündük elbette… Hesaplarımıza göre tüm kaybımız 5 milyon Sterlin olacak. Siz o konular için tatlı canınızı hiç sıkmayın! Benim sizi buraya davet etmemin nedeni sizden akıl almak değil; aldığımız tehcir kararının nihai ve değişmez olduğunu size tebliğ etmekti. Takdir edersiniz ki, bu saatten sonra Anadolu dediğimiz topraklar üzerinde, bize düşmanca davranan Ermenilerin barınmasına izin veremeyiz. Gidip çölde yaşasınlar!”
.
Çok büyük bir hata yapıyorsunuz Talat Bey, dedim ve bu cümlemi üç kere tekrarladım. “Hata yapabiliriz; fakat asla pişman olmayacağız, çünkü bizim açımızdan yapılacak en doğru hareket onları yurtdışı etmektir!” diye hemen yanıt verdi.
.
Devamı gelecek blogda…
.
.
.
.
.
.
Günün sözü: "Cesaretin en korkunç düşmanı, korkunun kendisidir, korkulan şey değil..."

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

BAZI KİTAPLAR FARKLI OLUYOR…

Annem hep kitap okumamamdan yakınırdı. Hatta şu sözü hep kulaklarımdadır : ” Bir gün de elinizde kitapla görsem… “ Aslında bir bakıma haklı çünkü her kitap kolay kolay sarmaz beni. Pek çoğu birinci birkaç sayfası okunduktan sonra hazin bir şekilde kenara terk edilmiştir. Yazar belki çok özenerek yazmıştır ama her kitap da kendini okutturmuyor be kardeşim!

Okullar kapanmadan bir iki hafta önce “ KIZIL NEHİRLER “ adlı bir filmin iki üç sahnesini izledim televizyonda. Anımsadığım kadarıyla özel bir kanalda yedi bölümden oluşan dizi sürümü de gösterilmişti. Kitaptan uyarlanılmış hali alaka çekici olduğu için birinci olarak yazarını (Jean Christophe Grange ) ve hakkında yapılan yorumları inceledim. Herkes onun yeni bir Stephen King olduğundan bahsediyordu. Ben de arkadaşlarımın birinden temin ettim bu kitabı. İnanın üç günümü almadı bitirmem. Ben de kendi kendime şaştım kaldım. İnanılmaz bir akıcılığın büyüsüne kaptırmıştım kendimi.
Geçenlerde aynı yazarın bAşık Olmaya bir kitabını aldım. Adı ‘’ LEYLEKLERİN UÇUŞU ‘’. Yine etkileyici bir anlatım, muhteşem bir serüven, film tadında bir kitap. Yaklaşık iki günde üç yüz elli sayfanın üç yüzünü devirdim. Henüz sonuna gelmedim ve şu an bu yazıyı yazarken bile aklımda kitabın nasıl biteceği var.
Sıradaki okuyacağım kitap ‘’KURTLAR İMPARATORLUĞU’’ olacak. Umarım beni utandırmaz çünkü ben bu üç kitabı da size öneriyorum. Yaz boyunca kumsalda veya evinizde okuyabileceğiniz üç harika şaheser. Eğer siz de benim gibi gerilim/polisiye/macera kitaplarından hoşlanıyorsanız hiiiiiç durmayın derim. Haydi, iyi okumalar…

Onur Akdağ
07-22-2010

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Dünya Savaşı Yılları…
Savaş başladığında Van Valisi Tahsin Paşa merkeze alındı, onun yerine Enver Paşa’nın kayınbiraderi Cevdet Bey atandı. Bu atama dahi gelecek olayların habercisiydi. Çünkü Türk bürokrasisindeki memurlar genellikle halkla ilişkilere önem veren, herkesle iyi geçinen insanlardı. O nedenle Bakanlar Kurulu bu memurlara fazlaca güvenmez ve uygulamak istedikleri önemli politikalar olunca onları değiştirirlerdi.
.
Cevdet Bey uzun süre Van’da yaşamıştı; fakat ânı ânına uymayan, akli dengesinden şüphe edilen biriydi. Gayrimüslimlere bir gün yakın dost, ertesi gün düşmandı. Bu kişinin Van’a atanmasının nedeni belliydi; Ermenileri yok etmek! (Bu çıkarımı daha önceki tespitleriniz gibi ne kadar da kolayca ve cömertçe yapıyorsunuz Sayın Büyükelçi!..)
.
Neyse ki birinci birkaç ay içinde katliama bahane olacak koşullar oluşmadı. Zaten Cevdet Bey’de Kafkaslarda Ruslarla savaşmaya gittiği için ortalıkta görünmüyordu. Fakat 1915 ilkbaharında Ruslar geçici olarak geri çekilmeye başladılar. Ricat eden ordunun peşinden gitmek askeri çevrelerde iyi bir strateji olarak bilinir; ama Türk subaylar öyle yapmadılar!.. Van’a geri döndüler ve tüfeklerinin namlularını kadınların, çocukların ve yaşlı erkeklerin üstüne çevirdiler.
.
(Sayfa 196’dan 214’e kadarki bölümü tercüme etmeden geçeceğim için okurlardan özür diliyorum. O kadar hakaret, kuru iftira ve tek taraflı bir bakış açısı var ki ve öylesine başarılı bir dil ve retorikle kaleme alınmış ki; Hıristiyan veya Ermeni bir okuru hemen galeyana getirecek kadar ustalık sergiliyor bu 18 sayfadaki yalanlar! O nedenle parmaklarım zaten başımıza belâ olmuş onca lekelemeyi yazmayı reddediyor! MS)
.
Talat Ermenileri niçin öldürdüklerini anlatıyor:
Van yöresinden gelecek haberleri engellemek için Talat, Enver ve devlet bürokrasisi her türlü çabayı gösteriyorlardı. Bize ulaşan haberleri onlara ilettiğimde de, “Birkaç çetenin edepsizliği, önemli bir şey yok!” diyerek, olayları özellikle küçümsüyorlardı. öteki ülkelerin haberdar olmasını istemiyorlar, balaka vermek istemedikleri ülkelerin başında da ABD geliyordu.
.
Nisan ayı başında, yurtdışına sürmek istedikleri Ermenilerin çoğu eğitimci, cemiyet lideri, önemli sanayici veya büyük tüccardı. Fakat birden bire Konstantinopol’deki 200 kadar Ermeniyi tutuklayıp içeri attılar. Bu insanların çoğunu tanıyordum. Gidip Talat’a itirazımı ilettim. “Türk Hükümeti nefsi müdafaa yapıyor!” dedi ve devam etti: “Van’daki Ermeniler devrim yapacak güçte olduklarını gösterdiler. İstanbul’dakilerle sürekli yazışıyorlardı, sebep bu…”
.
Talat İstanbullu Ermenilerin bir ayaklanma çıkararak, hükümeti düşürmelerinden korkuyordu! Benden sakladığı plânı ise, onları Ankara gibi Orta Anadolu’daki öteki şehirlere yollamaktı. Bir tek Ermeni dahi kalmayacak şekilde hepsini tehcir etmekti. Fakat şunu sürekli inkâr ediyor ve İstanbul’daki Ermenilere dokunulmayacağını söylüyordu.
.
Ermenilere güvenilir arkadaş ülkelerin (Büyük Britanya, Fransa, Rusya) onlara yardımcı olamayacakları ortaya çıkınca, Talat’ın maskesi düştü. Ermeni Konseyi ile şifreli yazışmalarımız engellendi. Bütün mektuplar sansürden geçirilmeye başlandı. Fakat bazı misyonerlerimiz Ermenilerin yaşadıkları bölgelere girmeyi başardılar.
.
Döndüklerinde bana anlattıkları inanması zor öykülerdi! Ve bazıları olan bitenleri anlatırken ağlıyordu. Amerikan konsolosluklarından bana mektuplar getirmişlerdi. O mektuplarda, Türklerin şimdiye dek gösterdikleri barbarlıktan ve zorbalıktan çok daha kötü şeyler yaptıkları yazılıydı. Yaklaşık iki milyon insanın açlıktan ölmemesi ve katledilmemesi için tek umut ABD’nin ahlâkî vicdanının gücüdür. Eğer ABD Büyükelçisi Türklerin o öldürücü kolunu kullanmamaya ikna edemezse, Ermeni Milleti yok edilecek, deniyordu.
.
Bir girişimde bulunmamı istemekte olan sadece Amerikalı ve Kanadalı misyonerler ve Ermeni Konseyi değildi; erkekli-kadınlı Alman misyonerler de bana yalvarıyordu müdahale etmem için. Bunlar Kayser’in politikasını değiştirmeyeceğini ve Türklere göz yumacağını bildikleri için, Alman vatandaşlığından çıkmak istediklerini dahi itiraf edebiliyorlardı.
.
Tabii Amerikan Büyükelçisi olarak bir müdahalede bulunmama teknik açıdan olanak yoktu. Soğukkanlı ortamlarda hazırlanmış dünya devletleri arasında yasalara göre Türklerin kendi vatandaşlarına karşı nasıl davrandıkları tamamen bir iç sorundu. Benim müdahale etme hakkımsa, sadece Amerikan vatandaşlarına karşı uygulanacak hukuksuzluklarda ortaya çıkabilirdi.
.
Konya’daki iki misyonerimiz de beni arayıp şehirde olup bitenleri anlatınca, kişisel ilişkimize dayanarak, Talat’a yaklaşıp konuyu açmayı düşündüm ve hemen Babıâli’ye gidip kendisiyle konuştum. O zamana dek yaptığımız en heyecanlı görüşmeydi!..
.
Talat’ın morali çok bozuk, sinirleri çok gergindi! Malta’da İngilizler tarafından aylar önce hapse atılmış iki yakın dostunu, Eyüp Sabri ve Zinnur’u kurtarmaya çalışıyor; ama başarılı olamıyordu. şunu gizli bir yara olarak saklıyordu; ama bu durum onu çılgına çevirmişti! Bana her kesrinde onlardan söz ediyor ve İstanbul’a yollanmaları için yardım istiyordu.
.
O iki arkadaşının adı geçtiğinde içine düştüğü saldırgan tavır tüm diplomatlarca öylesine bildik hâle gelmişti ki, o sinirli hâline “Eyüp Sabri Huysuzluğu” adını takmıştık. Yine o kötü moral içindeydi. Kısa cümlelerle konuşuyor, öfkesini masayı yumruklayarak dışa vuruyordu! Konya’daki olaylar konusunu açmanın sırası değildi…
.
Kanadalı Misyoner hekim McNaughton’ın Anadolu’da uğradığı kötü muamelelerden söz ederek girdim konuya. “Adam İngiliz casusu, elimizde kanıt var!” diye itiraz etti. “Kanıtı görebilir miyim?” dedim ve konuşmamız şöyle sürdü:
- Hiçbir İngiliz ve Kanadalı için parmağımı dahi kımıldatmam eğer Eyüp ve Zinnur serbest bırakılmazsa!
- Fakat Amerika için çalışan İngilizlere Amerikalıymış gibi davranacağına söz vermiştin?!..
- Olabilir; ama her söz sonsuza dek tutulacak demek değildir! Her sözün bir vadesi vardır. şimdi verdiğim sözü geri alıyorum!..
- İyi de, verilen bir söz tutulmazsa bAşık Olmaya ne tutulabilir ki…
- Elde bir garanti varsa, kanıt odur! dedi Talat.
.
Bu neredeyse metafizik kimliğe bürünen konuşmanın Türk zihniyetince bir amacı olabilirdi; ama ben daha elle tutulur bir sorunun çözümü peşindeydim… Konya’daki Ermenilerden söz etmeye başlayınca; dişlerini sıktı, yüzünü gerdi ve gözlerime doğru eğilerek, “Yoksa onlar da mı Amerikalı?!” dedi.
.
Talat’ı iyi tanıyordum, bu diplomasi nezaketine uymayan davranışı aslında şunu söylüyordu: “Bu işe burnunu sokma!
.
Devamı gelecek blogda…
.
.
.
.
.
.
Günün sözü: “Bir diplomat cehenneme gitmenizi öylesine inandırıcı bir dille tavsiye eder ki, o yolculuk için can atarsınız.”

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Behice güler yüzlü şirin anlamındaymış. Ama bu kitabı elinize aldığınızda bir prensesin ya da çok aşık olunmuş nazlı bir kadının yaşam öyküsünü okuyacağınızı zannetmeyin. Behice Behice Boran’ın yaşam öyküsü. Bir devrimci…bir kadın… ve bir anne…


Behice Sadık Boran 1 Mayıs 1910 tarihine Bursa da doğmuş. Annesi ve babası Kazan Tatarlarından. Behice Boran’ ın kendi tanımıyla ‘Sınıfsal olarak değerlendirildiğinde küçük burjuva kökenli bir aileden’ geliyor. Behice Boran ve ailesi Bursa’dan sonra İstanbul’a yerleşiyor.Behice burada Amerikan Kız Kolejini bitiriyor. Manisa’da İngilizce öğretmenliği yapıyor. ABD’den aldığı bir bursla Mıchıgan üniversitesine gidiyor. Sosyoloji Bölümünde doktorasını yaparken bir arkadaşıyla yaptığı tartışmada arkadaşının sorunlara karşı Marksizme göndermeler yaparak fikrini ifade etmesiyle Behice Marksizmle tanışıyor. Marksist düşünceyle tanışınca ‘Çağdaş uygarlık Batı’nın kapitalist ülkelerinin uygarlığı değil, çağdaş uygarlık sosyalist düzendedir.’ sonucuna varıyor.


Behice Boran ülkesine döndüğünde İkinci Dünya Savaşı kapıda ve İsmet İnönü Başbakan.


Behice üniversitede öğretim görevlisi olmak için müracaat ediyor. Ancak Yüksek tedrisat Umum Müdürlüğü yapan Cevat Dursunoğlu tarafından reddediliyor.Şube Müdürü Ahmet Kutsi Tecer. Kadro yok deniliyor. Cevat Bey Hitler Almanyası yanlılarından Anadolucu denilen ırkçı bir gruptan. Behice o sırada Bakan olan Hasan Ali Yücel’e başvurur ve binbir zorlukla Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesine sosyoloji doçenti olarak atanır. Behice’nin öyküsü böyle devam ediyor. ama sadece bir kadının yaşam öyküsü değil bir dönemimin, uğranılan haksızlıkların, Türk solunun çekişmelerinin öyküsü var romanda.Tek partili dönemden çok partili sisteme geçiş dönemi, aydınların uğradığı haksızlıklar hepsi anlatılıyor. Hiç göz açtırılmayan sürekli sindirilmeye çalışılan insanlar. Milletvekili olsalar bile dövülen, hor görülen, önleri kesilen aydınlar. Hapiste geçirilen günler. Behice Boran’ın konuşmaları savunmaları hepsine kitapta yer verilmiş. Kore’ye asker gönderilmesine karşı çıktığı için 15 ay hapis cezasına çarptırılmış üniversiteden ilişiği kesilmiş. Ama hiç pes etmemeiş ödün vermemiş.


Behice Boran hiç ülkesini terk etmeyi düşünmemiş. Birçok aydın yurt dışına giderken O gitmemiş. Ama ömrünün son yıllarında sürgünde yaşamak zorunda kalmış. Brüksel’de geçirdiği kalp krizi sonucu ölünce sürgün yaşadığı için özlem kaldığı ülkesine ancak cenazesi gelebilmiş. Cenazesi 18 Ekim 1987’de TBMM’de yapılan bir törenle kaldırılmış.


Kitaptan alıntı Behice Boran’a ait bir sözü aktarmak istiyorum.


‘… Eğer iyi bir şey yapılacaksa, onu iyi yapmak gerekir…


Kişiler hakkında nasıl mı karar vereceksiniz? Hayatlarına bakarak….’


Teşekkürler Emel Koç ….

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Kahramanın Yolculuğu Carl G.Jung’un derin psikolojik araştırmaları ve Joseph Campbell’in mitolojik çalışmalarından ortaya çıkan bir kavramlar dizisidir.


Christopher Vogler bu kavramlar dizisini öykücülüğün tasarım ilkelerini bulmak için incelediğinde ortaya bir yaşam klavuzu çıkmış.


Vogler Fox2000 yapım şirketinde çalışırken, Courage Under Fire (Ateş Altında Cesaret, Volcano(volkan) Anna and the King (Anna ve Kral) Fight Clup (Dövüş Kulübü) ve The Thin kabul etmeme Line (İnce Kırmızı Hat) gibi filmlerin araştırma ve geliştirme sahalarında çalışmış. Joseph Camphell ve Carl Jung’un daha önce animasyon filmlerine uygulanan öykücülük kavramlarını büyük bütçeli aksiyon filmlerinde de uygulayarak başarıya ulaştırmış.


Bugün dünya üzerinde çekilen pek çok filmin senaryo yazım aşamasında çok yardımcı olan bu şablon Christopher Vogler’in “Yazarın Yolculuğu” adında kitabında ayrıntılı olarak yer almaktadır.


Kahramanın Yolculuğunu bu kadar alaka çekici hale getiren şey aslında insan hayatının da bir yolculuk olması romanlarda , mitolojide, animasyon filmlerinde, büyük bütçeli filmlerde anlatılan öykülerde kendi hayatından parçalar bulabilmesi.


Yazarlar yazma aşamasında ruhunun ve duygularının sezgisel bir şekilde yaptığı seçimlerin sorgulanması ve belirli kalıplara dayandırılmasından pek hoşlanmazlar.


Öykü anlatılırken kullanılan, herkesin anlamasını sağlayan standart bir dil var. Kahramanın Yolculuğunu Yazarın Yolculuğuna dönüştürdüğümüz de bir formül değil, gerektiğinde başvurulacak bir form ve başvuru kaynağı olduğu görülecektir.


Standart dil ve yöntemlerin kullanılması ile ilgili bir öteki sakınca da yerel farklılıkların toplu üretim mekanizmalarıyla yok edilmesidir.


Sonsuz çeşitliliğine rağmen sinemada, tiyatroda, edebiyatta, mitolojide, masallarda kahramanın öyküsü özünde bir yolculuktur.


Bir kahraman, tehlikeli bilinmedik bir dünyada maceraya atılmak için rahat alelade dünyasını terk eder. Bu yolculuk gerçek bir yere doğru yapılan fiziksel bir dış yolculuk olabilir:Bir labirent, bir şehir yada ülke, orman, mağara, dağ, gezegen, düşmanlarının bulunduğu bir yer olabilir.


Kahramanın yolculuğu kalbinin, ruhunun derinliklerine yaptığı bir iç yolculuk da olabilir. İyi bir öyküde kahraman değişir ve gelişir. Aşktan nefrete, umutsuzluktan umuda, zayıflıktan güce ulaşır.


KAHRAMANIN YOLCULUĞUNUN AŞAMALARI


1.SIRADAN DÜNYA


2.MACERAYA ÇAĞRI


3.ÇAĞRININ REDDİ


4.REHBERLE KARŞILAŞMA


5.İLK EŞİĞİ GEÇİŞ


6.SINAVLAR, MÜTTEFİKLER, DÜŞMANLAR


7.MAĞARANIN DERİNLİKLERİNE YAKLAŞMAK


8.ÇİLE


9.ÖDÜL


10.DÖNÜŞ YOLU


11.DİRİLİŞ


12.İKSİRLE DÖNÜŞ


Campbell’den etkilenen pek çok sanatçı var. Bunlardan birisi de “Star Wars” filmlerinin yaratıcısı George Lucas. Campbell’in kitabını kendisine bir kılavuz olarak kullanan Lucas’ın Yıldız Savaşları adında serisi Kahramanın Sonsuz Yolculuğu haritasının nasıl işlediği konusunda çok iyi bir örnek.


1.alelade Dünya:


Yıldız Savaşları’nın kahramanı Luke Skywalker’ı, evrene açılmadan önce sıkıntıdan patlayan bir çiftlik çocuğu olarak görürüz.


2.Maceraya Çağrı: Kahramana bir sorun, meydan okuma ya da kalkışılacak bir macera sunulur.


Yıldız savaşlarında Maceraya Çağrı, Prenses Leia’nın yaşlı ve bilge Obi Wan Kenobi’ye gönderdiği çaresiz hologram mesajıdır. Obi Wan, Luke’tan aramaya katılmasını ister.


Maceraya Çağrı oyunun kurallarını belirler ve kahramanın amacına açıklık getirir.


3.Çağrının Reddi(Gönülsüz Kahraman):


Kahraman genellikle bu noktada Çağrı’nın reddi ile ya da gönülsüzlük göstererek maceranın eşiğinde duraksamaktadır.


Yıldız Savaşları’nda Luke Obi Wan’ın Maceraya çağrısını reddederek yaşadığı çiftliğe geri dönerve teyzesiyle amcasının yakıldığını öğrendiğinde bundan sonra gönülsüz değildir ve görevi kabullenmeye isteklidir.


4.Rehber(Bilge Yaşlı Adam ya da kadın)


Yıldız Savaşlarında bilge adam yaşlı usta Obi Wan Kenobi’dir.


5.İlk Eşiği Geçiş


Öykünün şahlandığı, maceranın gerçekten başladığı an , işte bu andır. Bu bölümde uzay gemisi ya da uçak motorlarını çalıştırır, gemi yelken açar, aşk başlar, tren hareket eder.


6.Sınavlar, Müttefikler ve Düşmanlar


İlk eşik geçildikten sonra kahraman doğal olarak yeni meydan okumalar ve sınavlarla karşılaşır. Düşmanlar ve müttefikler kazanarak Özel Dünya’nın kurallarını öğrenmeye başlar.


Yıldız Savaşları’ndaki kafeteryada Luke Han Solo’yla güçlü bir ittifak ve Hutt Jabba’yla önemli bir düşmanlığın temelini atar. Burada kazandığı müttefik ve düşmanlar serinin öteki filmlerinde faydasını gösterecektir.


Yıldız Savaşları’nda en büyük sınavlardan biri de Gözleri bağlı dövüşerek Güç’ü öğrenmesidir.


7.Mağaranın Derinliklerine Yaklaşmak


Kahraman aradığı şeyin saklı olduğu tehlikeli bir yerin sınırına, bazen yer altının derinliklerine ulaşır. Özel Dünya’nın en tehlikeli yeri burasıdır. Kahraman burada plan yapar, kapı muhafızları ile çarpışır.


Yıldız Savaşları’nda Mağaranın Derinliklerine yaklaşmak Luke ve beraberindekilerin Dart Vader’la yüzleşip Prenses Leia’yı kurtaracakları Ölüm Yıldızı’na gelmektir.


8.Çile


Bu aşamada en büyük korkusuyla yüzleşen kahraman tam anlamıyla dibe vurmaktadır. Çile izleyici yönünden karanlık bir andır. Kahraman Yunus peygamber gibi canavarın karnındadır.


Yıldız Savaşları’nda Kırılma anı Luke ve arkadaşlarının çöp öğütücüsünde sıkışmalarıdır.


Romantik komedilerde kahramanın karşı karşıya kaldığı ölüm, sadece ilişkinin geçici ölümü olabilir. Sevgiliyle buluşma imkanının kalmaması gibi.


9.Ödül


Ölümden kurtulan, canavarı yenen kahraman ve izleyiciler bir kutlama havasına girerler. Kahraman aradığı hazineye sahip olmuştur.


Yıldız Savaşları’nda Luke, Prenses Leia’yı kurtarır ve Ölüm yıldızının planlarını ele geçirir.


Romantik komedilerde ödül karşı cinsle uzlaşma olabilir.


10.Dönüş Yolu


Kahraman henüz ormandan çıkamamıştır. İntikamcı güçlerin takip ettiği yer Dönüş Yolu’dur.


Luke ve Leis, Ölüm Yıldızı’ndan kaçarlarken, Darth Vader tarafından, öfkeyle ve hiddetle takip edilmektedir.


11.Diriliş


Yolculuğun bu aşamasında kahraman, yaşamın alelade dünyasına dönmeden önce son bir kez Ölümün Çilesi’nde ve Diriliş’te yeniden doğmalı temizlenmelidir.


Bu öldü sanılan düşmanın son anda ayağa kalkıp kahramanı öldürmeye çalışmasıdır.


Yıldız Savaşları üçlemesinde bu öge aralıksız olarak kullanılmaktadır. Luke ölmüş gibi görünmekte ve ardından mucizevi bir şekilde hayata dönmektedir.


12.İksirle Dönüş


Kahraman alelade Dünya’ya döner; ancak Özel Dünya’dan geriye bir hazine getirir.


Luke Dart Vader’ı yener, galaksiye bir süre için barış hakim olur.


Kahramanın Yolculuğu’na sanatçılar ve eleştirmenler bir formül olduğu ve bayat yinelemelere götüreceği savıyla kuşkuya düşerek karşı çıksalar da günümüzde bir çok yapım bu forma başvurarak filmlerin daha çok seyredilmesini sağlamaya çalışıyor.


Campbell’in yazdığı Kahramanın Sonsuz Yolculuğu mit kalıpları en basit çizgi film anlatımından, en karmaşık dramı anlatmakta da kullanılıyor. Son dönemdeki çekilen Amerikan filmlerine ve Türk filmlerine de bu mitin ışığında yeniden bakıldığında benzerlikler çok dikkat çekicidir.


Uzak kültürlere sahip bir çok ülke gibi, Türk sinemacıları da evrensel, ulusal sınırlar dışına çıkabilecek, öyküler yaratmak için çaba gösteriyorlar. Çünkü özellikle sinema endüstrisinde artan maliyetler sadece yerel seyirciden karşılanma imkanını ortadan kaldırıyor.


Dünya sineması ve öykücülüğü dünya pazarında saldırgan bir hakimiyet kurmuş, aşırı rekabetçi Amerikan şirketleri ile rekabet edebilmeleri için bu pazarın kurallarını uygulamaları gerekmektedir.


Onların kurallarını safça, sorgusuz sualsiz, harfi harfine uygulamak eşsiz yerel geleneklerin yitirilmesine sebep olabilir. Klişe biri birinin benzeri, özgün olmayan yapımlar yapmak değil kesinlikle bu kılavuz. Bu kılavuza özgünlüğünü katacak, sonsuz çeşitlendirecek kuvvet yazarın elindedir.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Son günlerde siyasetin gündemi gibi hemen hemen her gün gündem olan ve öğrenci, öğretmen ve velilerin can kulağı ile takip etmeye çalıştıkları bu senenin Ygs ve Lys sistemi ile ilgili en son alınan kararlar ve ihtimallere bir göz atalım.

Bu sene de sınavsız geçiş olabilir!
Temmuz ayında Osym başkanı Ünal Yarımağan’ın bir seminerinde kişisel olarak soru sormuştum o zaman verdiği cevaben “bu seneki sınav sisteminde fiilen sınavsız geçiş kalktı ancak bunun için Yök’ün yasal düzenleme yapması gerekir” sözünden yola çıkarak gelinen bu noktada şimdilerde evet “Danıştay freni” ile gelen sorunu çözmek adına farklı arayışlara girilirken okuldaki öğrencilerin vasıflı olandan vasıfsız olana doğru bir kategoriye alınması planlanmaktadır.Öyle ki meslek liselilere belli bir puan veya net aralığını geçene öğrencinin katsayıdan etkilenmeyeceği , bunun yanında Ygs veya Lys sınavı çök kötü geçenlerin ise belli oranlarda katsayıya tağabey tutulacağı ve bu bağlamda okul türüne göre kendi okulunda en başarısız olanlara ise “sınavsız geçiş” imkanının devam ettirileceği ihtimali güçlü bir şekilde Yök kurul toplantılarında dinlendirilmeye başlandığı söyleniyor. Bireysel başarıyı ön plana çıkarılacağı yeni bu sistemde okul başarısının azaltılacağı, bunun eksikliğinin kişisel başarıyı daha çok destekleyerek, bireyci bir sisteme dönüştürülmesi planlanmaktadır. Okulda çalışan-çalışmayan öğrencilerin aynı havuza toplandığı sistemden kişisel havuzlar sistemine gidileceği, tabiri caiz ise “Her koyun kendi bacağından asılır” sözü ile öğrencinin üniversiteye yerleşme yolculuğunda hiçbir öğrencinin sınav başarısı ve okul notlarından, şöyle ki AOBP etkisinin minimize edilerek, kişisel çabaları ile üniversiteli olması planlanmaktadır.Tağabey bu yeni düşünülen şey Yök’ün yeni sistemi kamuoyuna açıkladığı nisan 2009 tarihinden bu yana hep bir B, C, D planlarından biri olarak biz uzmanların bildiği bir şey idi.Ancak öğrencilerin kafasının bulanmaması adına bu konuyu hiç işlemedik.

Şimdi Ne Olacak?
Son üç gündür yapılan açıklamalar ve şimdiye kadar yapılan tüm değerlendirmeler ışığında kişisel tahminimi söylemek gerekirse;Yök’ün Danıştay’dan dönebilecek bir karar almada ısrarcı olmayacağı yönündedir.Somutlaştırırsak gerek hukuki düzenlemelerin, gerek siyasi çekişmelerin odağında olan Danıştay’ın, gerekse uzman görüşlerini de içine alan bir formül üretileceği, bu bağlamda katsayı sorununun 0, 15 ile 0, 13 bandı gibi bir makas ile korumaya alındığı izlenimi verilerek bir düzenleme yapılacağını umuyorum.Bunun hem mağdur duruma düşmemeleri adına meslek liselileri hem de hukuki veya siyasi bir karar çıkmaması adına Danıştay’ın sözde hassasiyetlerini veya beklentilerini dikkate alacak bir formül üzerinde ağırlıklı oynamalar yapılacağını tahmin ediyorum.Umarım ülke insanının ve özelinde öğrencilerin hayallerini suya düşürmeyecek ve en önemlisi kutuplaşmaların göbeğinde yaşadığımız şu günlerde ayrışmalara meydan vermeyecek bir kararın çıkması temennisi ile! Korkmaz İSLAMOĞLU Psikolojik Danışman

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks
Sayfa 1 de 3123»