Sinema

Genel bir bakış
70’li yıllarını masal mantıklı (iyiler mükâfâtını bulur, kötüler cezalandırılır) filmlerini dışarıda tutarsak Yılmaz Güney, kendi sinemasını “yarat”tığı filmleriyle 70’li yıllarda izleyenleri sinemaya çekmeyi başarmıştı. Öyle ki “politik sinema” adına yaptığı “Arkadaş” filmi bugün, sâkin kafayla seyredildiğinde taşıdığı değerler ve verdiği mesajlar yönünden (“Şapkalı Azem”in genç kıza verdiği kitaplar sahnesi gibi sosyalist mesaj öğelerinin ön plana taşındığı kısımları çıkarırsak) aslında film “muhafazakâr”dır.
Hatta denilebilir ki gençlik yıllarında sosyalist taraftaki iki insanın, yıllar sonra bir araya geldiğinde ne kadar sosyalist kalabildiklerini ve/veya ne kadar burjuvalaştıklarını (yaşadıkları hayattan kesitler vererek) anlatması bakımından şimdiki “sosyalist geçmişliler”in hayatına ışık tutan bir film.
Sinema aslında çok güçlü bir dil. Sesin ve akan görüntünün beyaz perdeye yansıması belki de sinemayı öteki sanat dallarından (tıpkı tiyatro gibi) daha güçlü kılıyor. Bir kitabın satır aralarına dalan giden bir okuyucuya göre, bir filmin akan giden kareleri arasındaki bir seyircinin “pasif” (edilgen) durumu elbette tartışılır. Ama ne olursa olsun sinema farklı bir “büyü”dür. Ayrıca “Kargacık burgacık” harflerden oluşan yüzlerce sayfayı okuma işi “seyretme”ye oranla güçtür.
70’li yılların sonlarında “seks” filmleri yüzünden “aile” sinemadan uzaklaşmıştı. öteki yandan “Amerikan sineması” büyük bir pazardı Türkiye’de. 80’li yıllarda da VHS kasetçiliğinin patlaması, Müjde Ar, Banu Alkan Serpil Çakmaklı gibi “et” güzellerinin furyası (gerçi iyi kotarılmış filmler de yok değildi) Türk sinemasını bir çıkmaza sokmuştu.
şimdi tam bu sırada (1989) geçen günlerde kaybettiğimiz “Milli Sinema”nın kurucusu diyebileceğimiz Yücel Çakmaklı’nın yönetmenliğini yaptığı “Minyeli Abdullah” Türk sinemasında büyük bir ses getirdi. 300 binin üzerinde bir seyirci kitlesini sinemaya çekmeyi başardı Yücel Çakmaklı. Senaryo, Hekimoğlu İsmail’in bir romanındandı. Müslüman dünyanın Müslümanlığı yaşama sıkıntıları dile getiren bir filmdi. Aslında Türkiye gerçeğini anlatırken (yasaklanma ihtimalinden belki de) olaylar Mısır’da geçiyor, diye özel likle vurgulanmıştır. Dahası: Filmin erkek kahramanı Abdullah rolündeki oyuncu sol görüşlü Berhan Şimşek’tir.
Farklı bir 12 eylül filmi: Gülün bittiği yer
“Politik sinema”da da gücün ve bütün su başlarının solun elinde olduğu su götürmez bir gerçek. Sinemanın yüz aklarından rahmetli (elbette başkaları da vardı) Yücel Çakmaklı bir bakıma tek başına milliyetçi mütedeyyin çizginin insanları için yılmadan usanmadan TV ve/veya sinema filmleri çekti. Birleşen Yollar, Oğlum Osman, Memleketim gibi filmler 70’li yılların birinci yarısının ses getiren Yücel Çakmaklı filmleridir. IV. Murad TV dizisi tarihine sövmeden tarihi anlatabilme yönünden (hem de Cihan Ünal, Ayten Gökçer gibi tiyatro devleriyle) bir ilktir belki de. Sonrası da gelir: Küçük Ağa, Kuruluş, Sahibini Arayan Madalya…
Gülün Bittiği Yer
işte böylesine bir zamanda çekilmiş bir 12 Eylül filmidir. Ama bir farkla: Bu film 12 Eylül Darbesi’nin “sol mağdur”larını değil de tam aksine “sağ mağdur”larını anlatmaktadır. Hem de çok açık ve cesur bir dille. “Sağ mağdur”lara yapılan işkence sahneleri bile hiçbir estetik kaygı güdülmeden ( ki gerek de yoktur böyle bir durumda) bütün çıplaklığı ile verilmiştir “Gülün Bittiği Yer” filminde. Anlamlıdır da bu bakımdan.
Çünkü ortalama (tarafsızlar da dahil) Türk insanı, 12 Eylül 1980 Darbesi’yle yalnızca sosyalist gençlerin mağdur olduğunu sanmaktadır hâlâ. Oysa o darbenin tankları, “ülkücü” gençlerin üzerinden de acımasızca geçmiştir. Onların da payına cezaevleri ( ki Yusufiye, demişlerdir ülkücüler hapishanelere) ölümler, ayrılıklar, işkenceler, idamlar düşmüştür. 12 Eylül, ülkü güllerini de kırmıştır hiç acımadan.
Gülün Bittiği Yer, İsmail Güneş’in yönetmenliğinde çekilmiş bir “politik sinema” filmi. 1998 yapımı. Cüneyt Arkın, Tolga Tibet, Bülent Bilgiç, Mümtaz Sevinç … önemli oyuncuların rol aldığı bir film. 1977 yılında ‘Karanlık Bir Dönemdi’ adıyla çekilen kısa filmin hikâyesi yıllar sonra ülkenin (özellikle 12 Eylül’de) en büyük ayıplarından biri olan işkenceyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir sinema filmi kısacası. Gösterime girmesinden sonra karşılaşılan iki trajikomik durumu da yazayım:
-Filme Kültür Bakanlığı tarafından “sansür uygulanır. Film yasaklanır. Filmin afişi bir damga yer: “On altı yaşından küçüklerin seyretmesi sakıncalıdır.”
-Film, 1999’da Altın Portakal Film Festivali’nde yarışmaya katılır. Ama sol ağırlıklı jüri tarafından film protesto edilir. Neden mi? Çünkü jürinin sol kanadına göre, bu ülkede işkenceyi sadece “solcular” görmüştür.
Meraklısına not: Film için paylaşım sitelerine müracaat. Site adı veremem editör zor durumda kalır.
“ŞAHSİ BATI” SENARYOSU ONUNCU BÖLÜM
(Baş Tarafı Dokuzuncu Bölümden Devamla)
….
….
Böyleydi de, şimdi benimle yapmak istediğini söylediğin çok önemli ropörtaj ile ilgisi nedir o filmin, anlamakta zorlanıyorum seni…
Lütfen Tankut’cuğum, şimdi bu konuşmalardan nereye varmak istiyorsun ki…?
SENARYO ÇOK HOŞUMA GİTMİŞTİ VE OYNAMIŞTIM.
Senaryo öyleydi, filmde de öyle oynadık tabiî ki..
Vallahi kocama sadakatimden, sevişme sahnelerinde dublör kadınlar rol almıştı.
Luli’ciğim mesele o değil, şu anda bizdeki fotoğraflar farklı bir durum…
Bu kez filmin dışında bazı durumlar var…
….
….
FENASİ KERİM BEY; GELDİM EFENDİM….
Tamam Pezo, sen şimdi git al şu bir lirayı da, dört tanesi bir lira olan simitlerden koş, alda gel, çayla yeriz içeriz.
Ben şimdi şu, Tankut Karanlıklar, malum artist şarkıcı doktoru gibi bir adam, yazısını okuyorum. İlham alıyorum…
Bizim, “Şahsi Batı”ya müthiş mevzuular ekleriz.
Hkalitesiz gazzzzlaaaa..!
….
….
LULİ, BAK BEN MERT BİR ADAMIMDIR..!
Bu mesleği 40 yıldır yaparım. Kimse ile dandik haberlerle, iftira ile ilgilenmedim. Bizim adamlığımıza uymaz.
Sen şimdi filmi unut, tamam mı.
Tamam Tankut..!
Luli, sen ….’la evlisin öyle mi…?
Adamcağız kamuoyunda bilinen ve takdir edilen mükemmel bir şahsiyet.
Sanıyorum yakın zamanda ülkenin siyasetinde aktif rol de alırx, memleketimizin böyle adamlara ihtiyacı var.
Öyle değil mi…?
Tağabey ki Tankut’cuğum,
“Kocamla her zaman iftihar ederim, ona aşığım, o benim her şeyim. Öyle bir kocam olduğu için her yerde ve herkese çok şanslı olduğumu söylerim. Daha ağzından bana karşı kaba bir söz çıkmamıştır. Hayatımdan bAşık Olmaya bir şey konuşmaz. Luliş’im der…!”
EVET TANKUT, YA ÇIKAR ŞU BAKLAYI AĞZINDAN, ÇATLAYACAĞIM…
“Luli, şimdi sana açıklamak zorunda olduğum olay biraz filmdekini çağrıştırıyor gibi.”
BİZİM PAPARAZZİ MUHABİRLERİ BİLİRSİN AV PEŞİNDEDİRLER.
“Kocan ile aranızda bir sorun olduğuna dair bir şeyler de ben duymadım ama benim asistanlar duymuş, izin istediler araştırmak için. Bende peki araştırın ama benden habersiz etrafta bir tık duymayacağım dedim.”
Sonrasında;
“Ama her ne hikmet ise, bir şeylerden şüphelenilmiş ki; senin internetteki tüm epostalaşmaların, msn’leşmelerin hackerlerce mi, Savcılıkça mı bilmem nasıl avlanmış.”
Sonrasında;
“ayırt edilen bu beyin ihaneti ile başlayan samimi ve biraz gayrimeşru olan ve de evli bir kadına yakışmayan davranışların sonrasında düşülmüş tabiî ki sen ayırt etmesen de, anlamasan da peşine….”
“Şimdi sana yeminle söylüyorum ki, bende yaklaşık 20 den fazla uygunsuz resimlerin var bak sana en alelade olan birini göstereyim sen durumu bir değerlendir bakalım…”
(“Şahsi Batı” nın devamını 11. Bölümde Takip Edebilirsiniz.)
Saygılarımla.
Öner SAMANLI
e-iletişim: onersamanli@hotmail.com
“ŞAHSİ BATI” SENARYOSU DOKUZUNCU BÖLÜM
(Baş Tarafı Sekizinci Bölümden Devamla)
…..
…..
Ulan karı değil, Bursa şeftalisi zilli,
İster soy, ister kokla, ister ye…
….
….
NASIL BULUYOR BU TANKUT KARANLIKLAR,
Böyle güzel ana kuzularını anlamıyorum vallahi…
Okuyalım bakalım neler yazmış;
Luli, “sizinle son olarak, magazin basınımızdaki o sansasyonel haber ile ilgili olarak görüşmüştük. O zaman dedikodu diyerek durumu inkar etmiştiniz.”
“Oysa şimdi, magazin basını olarak benimde elimde bazı özel belgeler var. Bizim yayın organı bu fotoğraflar için büyük paralar ödedi, ama yayınlamayı bir müddet yapacağımız araştırmalardan ve kocanızla da görüşüp onayını aldıktan sonra gerçekleştireceğiz.”
Ne demek istiyorsun anlayamadım, Tankut..!
Luli, diyorum ki;
ŞİMDİ SEN RESMEN EVLİ DEĞİL MİSİN..?
Evet…!
Peki, Luli, dikkatle dinle şimdi;
“Hani son filmin, ‘Damdan Dama Atlarım’ da ki filmde sen; evli sıradan, ama çok hırslı bir kadın sekreteri canlandırıyordun. Hep, yönetici olmak, lüks ve şatafatlı bir yaşam sürmek isteğindeydin. Hatta etrafa birkaç üniversite bitirdiğini, üniversite üstünde de yüksek lisanslar falan okuduğunu anlatıyordun. Oysa yüksek lisansın bile yoktu.”
Sonra devamla;
“Bu hayallerine ulaşmak içinde uygunsuz ahlaka uygun olmayan üst düzey bürokratlarla geceleri geç saatlere kadar çeşitli yerlerde, ağaçlar altındaki park yerlerinde, göl kenarında eğlence mekanlarında, hatta o bürokratların makamlarında geç saatlere kadar kalarak, iş güç ayaklarında uygunsuz ve sadakatli bir eşe yakışmayan davranışlarda bulunuyordun.”
Sonra devamla;
Filmin devamında, durumdan şüphelenen kocan, özel dedektifler tutuyor ve senin her anını saniye saniye görüntülüyor, sonra da bunları sana gösteriyor, yüzüne tükürerek boşanma davası açıyordu,”
Sonra devamla;
“Mahkemede delil olarak da; teknolojiden de yararlanarak, gerek epostalarını ve gerekse de özel chiplerle telefon konuşmalarının resmi makamlarca tespit edilen kayıtlarını da, savcılıklarla tespit ettiği için, fotoğrafları da mahkemeye üstelik şahite bile gerek kalmaksızın sunuyordu ve mahkemede seni cezalandırıyor ve boşuyordu.”
Sonra devamla;
“Sen bir hata yaptım, kocacığım ne olur beni affet bundan sonra kulun kölen olacağım, bu işi kapatalım, kimse duymasın, işimden gücümden olmayayım, yalvarırım” diyordun ama kocan asla geri adım atmıyordu…
Sonra devamla;
“Çalıştığın kurumdan da ahlaki değerlerini yitirdiğin için işten atılıyordun ve sonrasında geçimini sağlamak için gazinolarda konsomatris ve uvertür olarak şarkıcılığa başlıyordun, günlerden bir gün ise gazinodan çıkışında sarhoş kim olduğu belli olmayan bir adam yüzüne kezzap atıyor, ve iki gözün kör, (Rahmetli şarkıcı Bergen gibi) yüzün yanık bir yaşama tutuklu oluyor, böyle yaşama daha fazla da tahammül edemeyip intihar ediyordun..”
BU ACILI FİLM ANIMSADIĞIM KADARIYLA BÖYLE DEĞİL MİYDİ..
Evet Tankut böyleydi, bayağıda seyircisi oldu, zaten o film ile çok meşhur oldum.
Allah var, inkar edemem…
…..
(“Şahsi Batı” nın devamını 10. Bölümde Takip Edebilirsiniz.)
Saygılarımla.
Öner SAMANLI
e-iletişim: onersamanli@hotmail.com

“ŞAHSİ BATI” SENARYOSU BİRİNCİ BÖLÜM
Yahşi Batıyı seyrettin mi sen..?
Vahşi Batıya gittin mi sen..?
“Şahsi Batı” yı duydun mu sen..?
İzlemişsindir kesin 1 kadın 1 erkek dizisini de..
Salkım Hanımın Tanelerini ya da Hanımın Çiftliğini’de…!
Hatta Kurtlar Vadilerini bile…!
ÇOK GÜZEL, MASAL GİBİ GELİYOR KİMİLERİNE ÖYLE DEĞİL Mİ..?
Kalamiti Jane’den etkilenen bir karakter oldunuz mu..?
Babanız atınız oldu da bindiniz mi çocukluğunuzda sırtına..?
“Yahşi Batı” yı izleyince onun için baban, duygulandı belki de, gök gürlemesi kadar yüksek sesle;
şimdi bu, işte bu diye haykırdı, belki de..?
NE BU YA, “LALE DEVRİ ÇOCUĞU OLMAK”
Az önce radyoda çalan şarkının sözlerinde geçiyor da..
Takıldım birden Topkapı’da ayakta kalan surların kapılarında…
Üstelik kelle koparırdı, Osmanlı, Lale devrinde şarap içersen,
HİÇ ANLAMIŞ DA DEĞİLİM BEN, İNSANLIĞIN RÜZGAR GÜLÜ OLAN HALLERİNİ..!
Adam sahnede çıkıp da sırtından paralarını cuk-ka-la-dığı seyircilerine üstelik,
Diyor ki; yüzlerine karşı ve-de gözlerinin içine de, ba-ka, ba-ka.
“Ulan ben senin anneciğini kıstırıp bir köşeye kimsecikler görmeden öpsem şikayet etsen nanaysın. Hiç bir şey, ya-pa-maz-sın..!
İki şahit getirmen gerekli..!
Vallahi gelirim en özel bahçene çiçek dikerim..!”
SALONLAR İNLİYOR KAHKAHA TUFANINDAN…
Millete şamata, şenlik gerek, annesini de öpsen gülüyor, karısını da öpsen gülüyor, milletin kimi gülerken üstelik, kimisi de, sürekli ağlıyor.
Sonra yine bahçene çiçek bile dikerim diyen adamlar,
Ağlamayana meme yok, zaten bende de süt yok, deyince,
KİMİLERİ BELKİ DE UFAKTAN ALTINA İŞİYOR…!
Hahhhhh hahhhhh hahhhhh…!
Yüz zübük doldururken tiyatro denilen o mekanı,
Bir zübük de geziniyor Tarabya’da, program sonunda jaguarıyla,
….
….
(“Şahsi Batı” nın devamını 2. Bölümde Takip Edebilirsiniz.)
Saygılarımla.
Öner SAMANLI
e-iletişim: onersamanli@hotmail.com
Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Türkçe ‘ye çevrilen ismi ile Sil Baştan; bize Jim Carrey ‘in alışageldiğimiz rollerinin dışında ustalığını sergileme fırsatı sunduğu ve son yıllarda en hızlı içi boşaltılan kavramlardan birini, aşk ’ı, gerçek aşkı anlatabildiği için önemli bir film.. Ama şunu yaparken kullandığı insan hafızası ile ilgili kurgu oyunları da es geçilecek gibi değil, bu durum son yıllarda çok ilginç bir sinema trendi olarak göze çarpıyor..
İlk anda mantığıma gelenler Irreversible ( ki aslında o da çok ilginç bir aşk filmidir.. ), Memento, Donnie Darko, Frequency ve Butterfly Effect..
Bunlarda genelde hikaye, zaman ve yazgı kavramları üzerine kurulu, Eternal Sunshine ve Irreversible ’da yazgı aşk üzerinedir, Memento ve Frequency ’de ise çözüm bekleyen bir cinayet vardır.. Donnie Darko ve Butterfly Effect ’de ise genç bir bireyin yaşamla ölüm arasında değişen çizgisi konu edilir.. Algıladığımız zaman ve gerçeklik ile algılarımızdan bağımsız olarak var olan fiziksel dünya arasındaki ilişkiyi kafamıza kakan filmlerdir bunlar.. Irreversible ve Memento hikayeyi sondan başa doğru anlatarak sonunda ( daha doğrusu en başında ) aslında bütün olup bitenlerin gerçek mi yoksa kabus mu olduğu kuşkusunu izleyicinin yüzüne vurur ve bitirir, diğerleri ise kah zamanaşırı radyo frekansları kah şizoid beyin faaliyetleri yardımı ile geçmişi değiştirme çabalarını ve bunun sonuçlarını anlatır..
Meseleye aşk açısından bakıldığında Eternal Sunshine ile Butterfly Effect ’in vardıkları nokta taban tabana zıt gibi görünür, ilkinde aşk, kahramanlarının bellekleri silinse bile değişmeyen bir yazgıdır, diğerinde ise hayatında herşeyi yerli yerine oturtmak için reddedilmesi gereken, değiştirilebilen bir olgu..
Bu anlamda Eternal Sunshine her ne kadar aşkın ne olduğunu güzel anlatıyor olsa da yazgının değişmezliğini vurgulayan daha kaderci ve ahlakçı bir noktadadır, Butterfly Effect ise final sahnesinde kızla oğlanın yolda karşılaştıklarında birbirlerine şöyle bir bakıp zıt yönlere yürümeye devam etmeleri ile tam anlamıyla eternal sunshine’daki bu subliminal mesajı reddetmiş, inkar etmiş bir filmdir ve nedense bana daha akılcı görünmüştür..
Sonuçta bence ne Eternal Sunshine bir aşk filmidir, ne de mesela memento bir polisiyedir. aşk, şiddet vb bunlarda hikayenin taşıyıcı olarak kullanılmış unsurlarıdır. Hepsinin ortak noktası belki de Memento’nun finalinde Leonard’ın şu sözlerinde gizli :
" i have to believe in the world outside my own mind. i have to believe that my actions still have meaning, even if i can’t remember them. i have to believe that when my eyes are closed, the world’s still there. but do i ?.. "
Çevremizde bizden bağımsız bir dünya var mı, yoksa herşey bizim algılarımızdan ve bellek kayıtlarımızdan mı ibaret ?
şöyle ki kısacası soru şu:
. . hey, what’s the matrix ?

Film : Deccal
Tür : Gerilim-Dram
Puan : 10 üzerinden 5
Filmi izlemek istiyorsanız öncelikle şunu belirteyim ki aleni bir porno sahnesiyle başlıyor film. Öyle erotik mertoik değil çatır çatır porno ile başlıyor ve siz Cannes film festivali ödüllü bir filmin açılışından çok daha light bir giriş beklerken hard bir girişle şaşırıyorsunuz.
Ancak filme dair genel yorumum izlemeseniz çok daha iyi olur şeklinde özetlenebilir. Yüksek dozda şiddet, gereksiz porno ve Javs filminden kalma manasız gerilim sahneleriyle dolu, ancak görüntü yönetmenliğinde harika işler çıkartılmış bir film olduğu söylenebilir.
Benim verdiğim 5 puan sadece görüntü yönetmeni için, kalan 5′ini bu filme puan verip ziyan etmek istemedim.
Sanat buysa ben almayayım diyor, sorunlu değilseniz izlemeyin diyerek konuyu kapatıyorum.
şimdi yıllar sonra mesleğim gereğince yazmak zorunda olduğum pek çok durumdan biri daha gündeme geldi. Çok Gizli de olsa ”Genelkurmay’ın psikolojik savaş kapsamında film yaptırmayı düşündüğü”nü öğrendim bugün. Bilindiği gibi siyasi günden her zamankinden daha da yoğun artık. İSTİKRAR ARAYIŞIMIZ hiç bitmeyecek anlaşılan.
Gazetelerden bugün öğrendiğime göre haberin özü şu:
”İkinci meçhul subayın savcılara gönderdiği dosyalar içerisinde yer alan ‘Faaliyet Çizelgesi ‘nde kamuoyu oluşturmak için ünlü yönetmenlere film yaptırılması isteniyordu. ‘Film, ‘kamuoyu yaratma gücü bulunan’ bir yapım şirketine ve ünlü bir yönetmene yaptırılacaktır’ denilirken önerilen yönetmenler şöyle sıralanıyordu: "Sinan Çetin, Osman Sınav, Çağan Irmak." (Kaynağı bende mahfuz bir alıntıdır.)
Fuat UZKINAY’dan bu yana Ordu Foto Film Merkezi’nde az çok neler yapıldığını uzaktan da olsa yedek subaylığımda az çok öğrenmiştim. Ayrıca emekli olduktan sonra ihtiyaç olduğu için TRT’de çalışmaya başlayan Albay Nusret ERARSLAN ile Preveze 1538 için 1981′de birlikte çalıştığım Metin ERKSAN’dan da bazı ilginç anılar dinlemiştim.
Bir de Devlet ile sinema arasındaki ilişki yaşamış olduğum ve gözlemlerim de olduğu için biliyorum kesinlikle ”sağlıksız” ve ”içinde nice sansür incelikleri” yanında nice ”çıkar ilişkileri” de taşımakta olduğu için sakat bir sineme çabasıdır. Her kurum gibi Ordu Foto Film de yapısı gereği kapalı bir kutu. Sanırım günübirlik işlerden dolayı dram içerikli ses getirecek bir şeyler yapılabilmesi için Genel Kurmay Başkanlığı PİYASAYA AÇILMAK gereği duymuş.
Ne ki söz konusu PSİKOLOJİK SAVAŞ konusunda adları belirlenmiş olan tanınmış sinema yönetmenleri bir gazeteden öğrendiğime göre bu işe pek de sıcak bakamıyorlar. Olayı baştan reddedenler olduğu gibi konuya temkinli yaklaşanlar da var. Çoğu sanat alanında olduğu gibi özellikle sinemada yönetmenin konuya bakışı çok önemli. Ismarlama iş yapmak çok zor. Yapılsa bile sonuç kimseyi mutlu etmeyebilir. Bu yüzden yapılan eleştirileri dallandırıp budaklandırmak da mümkün.
Bana göre bir zamanlar ABD Sineması ile Sovyet Sineması ‘nın yapmış olduğu gibi içinde ”nice propagandayı da” barındırabilecek olan bir ya da bir kaç ”psikolojik savaş filmi” çekmek TÜRKİYE şartlarında hiç de kolay olmasa gerek. Bu nedenle bu ”hayali tasarı” için ”haydi hayırlısı” diyerek durumun bAşık Olmaya bAşık Olmaya yönlerini irdelemek istiyorum. Çünkü bakarsınız ”hayaller gerçek” olmaya başlar. Ne de olsa bünyesinde yüzlerce, binlerce ”istikrarsızlık dinamikleri” olsa bile TÜRKİYE de bundan sonra bir düşler ülkesi.
Ülkemizde nice açmazlardan sonra gelinen bu aşamada adı şirin KÜRESEL KRİZ ortamında makyajcısından bilgisayar taşıyıcısına, senaristinden oyuncusuna kadar HERKESE İŞ ÇIKTI anlaşılan! Böyle bir canlanmanın olması da gerekiyor ayrıca. Çünkü piyasa bir kaç iş üsütnde dönüyor. Bir de Devlet Memurları’nın bundan sonra topyekûn Serbest Piyasa’ya girebilme kapıları da açılmış ki bence EMEK PİYASASI iyice hareketlenecek.
Söz konusu Faaliyet Çizelgesi’ nin içermekte olduğu esrar perdesine göre yazılanlardan TEK FİLM mi yoksa her bir yönetmene birer film mi çektirileceği pek anlaşılamıyor. Öte yandan ”kuvveden fiile” çıkamadan fâş olunmuş bulunan bu teşebbüs ”kamuoyu oluşturmak için ünlü yönetmenlere” dayanılarak ”film yaptırılması” yanında ”kamuoyu yaratma gücü bulunan bir yapım şirketi” ile anlaşmayı da şart koşuyor.
Muhayyel de olsa: Ordu’dan ”psikolojik savaş filmi” yaptırmak konusunda bir teklif alsanız ne yapardınız, diye sorulduğunda listenin başında adı geçenlerden Sinan ÇETİN olaya oldukça mesafeli bakmış. Ne ki SİNAN ÇETİN diğerleri gibi UCUZ İŞ yapmak istemeyeceği için sanırım REKABET ORTAMI içinde ona iş bulunması çok zor. Çünkü kendisine gelebilecek bir teklif karşısında: TSK’nın senaryosuna karşı yeni bir senaryo kurgulamış, bulunuyor.
Böylece ısmarlama bir iş yerine kendi düşüncesi doğrultusunda
Son yıllarda çok başarılı diziler ile sinema filmleri yöneten Osman SINAV da sanırım Metin ERKSAN ile Halit REFİĞ’in öğrenclerinden biri olmak bakımından o da kesinlikle: Önce senaryonun tartışılması gerekir beyler, diyecekti eğer sorulabilse idi.
Yine son yıllarda büyük gelişmeler gösteren televizyon yayıncılığımz içerisinde değişik konuları çok başarılı bir biçimde çeken Çağan IRMAK ise bu konudaki görüşlerini ya belirtmek istemediğinden ya da kendisine ulaşılamadığından; gizli bir kişi tarafından tasarlanan sinema filmi konusundaki düşüncelerini bilemiyoruz.
Bu yüzden bu çok çarpıcı haberi daha bir güncelleştirmek istemekte olan muhabir arkadaşlar sinemacımızın tanınmış bAşık Olmaya simaları ile görüşmüşler. Onlar da taşıdıkları siyasi görüşler ve sinema sanatının özellikleri açısından bakmışlar olaya:
Öncelikle sinemamızın çok çalışkan ve titiz kişilikli ustası Mesut UÇAKAN ise yukarıda belitilen muyalley durum karşısında, bu ”ülkedeki sultaya dikkat çekmiş biriyim” diyor. ”İade-i itibar” kapsamlı olarak kahramanlarının dün-bugün ikilemi içerisinde İskilipli Atıf Hoca’yı anlattığı Kelebekler Sonsuza Uçar filmini örnek göstererek ”yakın tarihimize cesur bir eleştiri getirdik … Bana gelmeleri cesaret ister” diyor.
İsmail GÜNEŞ de Sinan ÇETİN bu gibi ısmarlama bir durum karşısında haklı olarak: Onların görüşleriyle benim görüşlerim çakışırsa şunu yaparım, diyor. Daha önce yaşadıkları yüzünden de olaya daha bir temkinli yaklaşıyor. Salih ASLAN ise bir yapımcı olarak: Milletin yararına ise düşünülebilir. Asker askerliğini, sinemacılar da kendi işini yapmalı… Dezenformasyona sıcak bakmam, diyor.
Koray DEMİR de sinema tarihinden bir karşılaştırma yaparak: Bunlar, faşist İtalya’nın yönetimini öven ve onun halkla arasındaki ilişkiyi oturtmaya çalışan projelerdir. Mussolini’den kalma bir yöntemdir, diyerek koyuyor tavrını.
TSK’nin çok dolaylı da olsa bazı sinema filmleri ile televizyon dizilerine yardımcı olduklarını biliyoruz. Ne ki Halit REFİĞ’in TRT için çekmiş olduğu YORGUN SAVAŞÇI dizisine pek çok destekte bulunmuş olduktan sonra 12 Eylül Gece Baskını’nın esintisleri ile ”önce sansürleyip, sonra da yakarak köstek” olduklarını da biliyoruz. İyi ki Rahmetli Kerim Aydın ERDEM ile Turgut ÖZAKMAN dizinin bir kopyasını saklamak yoluna giderek bu sanat suçundan kurtulmuşlar.
TSK şimdiye kadar kendi denetiminde hiçbir film yaptırmadığına göre yakın bir ileriki zamanlarda neden yaptırmasın! Dünyada gizli ya da açık bu gibi teşebbüsler var. Sinemacılarımız az da olsa çekimserlik gösterseler bile sanırım teklif önlerine geldiğinde karşılıklı olarak uzlaşmaya gidilerek eli ayağı düzgün, içinde belirli bir yergi de olan bir ya da birkaç sinema filmi çekilebilecektir. Piyasa bu, bAşık Olmaya bir şeye benzemez. Nazım Hikmet’in dedesi Nazım Paşa’nın dediği gibi: Bizde adam çok bulunur!
şimdi bu yüzden bana göre dünyada eşi benzeri bulunmadığını sandığım İHALE KANUNU kapsamında DAVET USULÜ’ne göre seçilmiş pek çok şirkete İŞ KAPILARI açılacak demektir. Bugüne kadar hiç teşebbüs edilmeyen PSİKOLOJİK SAVAŞ uğruna geniş kitleleri etkileyebilmek için bakalım yakın bir ileriki zamanlarda neler olacak.
Ancak tecrübe ile sabittir ki: Bu işler kolay değildir. Bu işi yapanlar iyi bilir ki bir film için özgün senaryo ile hazırlık aşamaları çok önemli. Olayın öteki yönlerine bakacak olur isek: Sinema, televizyon, relâm tanıtım gibi işlerde belirli bir tarife yerine pazalık usulü ile iş yapılır. Bu işlerde ÇALIŞAN EMEKÇİ kesim için ne İŞ SÖZLEŞMESİ ne de AYLIK SİGORTA PİRİMİ yatırılması zorunluluğu var. Kimse gocunmasın yasalara göre durum bu!
Yalnız bazı hizmet erbabından TELİF HAKKI konusunda NOTER’den bir DEVİR ve GENEL MUVAFAKATNAME ile bu işler çözülebildiği için alacak verecek konularında da EMEKÇİLERİN ELİ KOLU bir güzel bağlanmış oluyor. MALİYE de maliyet muhasebesi yanında; bu kadar büyük paraların döndüğü bu işlerde çalışanlara sözüm ona ”pazarlığa bağlı olarak” ödenen paralar için; kira bedellerinde olduğu gibi bankalardan yatırılacaktır, diyemiyor. Mevzuat böyle!
Olayın özü açık: Altta kalanın, kandırılanın canı çıksın, isteniyor. Kısaca bu alanda, hiçbir belgeye bağlı olmaksızın hizmet karşılığı elden ödenen ücretler yanında, şişirilmiş bazı göstermelik harcamalar için KDV ödenmesi yoluna başvurularak alınan faturalar ile yürütülen ”kayıt dışı” bir şişkinilik vardır.
Ayrıca Devlet memuru yönetmenlerin şansı açıldığına ve İŞ SÖZLEŞMESİ de yapamayacaklarına göre şu kriz ortamında ÜÇ KURUŞA ÇALIŞARAK hizmette kusur etmeyeceklerdir. Ben yine de piyasadaki USTA YÖNETMENLER’in hakkı yenecek; ortaya PSİKOLOJİK, ESTETİK, SOSYOLOJİK, TARİHİ, PROPAGANDİST, RESMİ ya da GAYRİ RESMİ yönlerden çok kötü işler çıkacak diye korkarım.
Bu durumda son karanlık gelişmelere göre her türlü kayıt dışılık için gerekli yasal tedbirlerin bulunduğu ülkemizde dün olduğu gibi bugün de yukarıdaki Çok Gizli yazıda işaret buyurulduğu üzre ”evsafa uygun” ŞİRKETİ OLANLAR yaşadı! Ötesi boş!
Çok yakında sinemalarda!
42 KISIM tekmili birden!
”Aganta burina burinata!”
Hayda Vira!
Rasgele!

Sizlere bu sefer bir sinema filminden bahsedeceğim sayın dostlarım. Ama birinci başta bu filmi güneşli bir Kasım ayında seyretmek de bir bAşık Olmaya zevklidir. Hele bir de yanınıza kankanızı da aldınız mı değmeyin o güzel günün keyfine. Ben şahsen öyle yapmak isterdim. Mesela kankamla beraber sinemaya gider, Çağan Irmak’ın bu güzel başyapıtını seyretmeye doyamazdım. Tağabey bu arada küçük tefek de alışveriş yapar keyfime bakardım
))
Gelelim sinema filmimiz KARANLIKTAKİLER ‘in konusuna. Filmimizin oyuncuları Meral Çetinkaya, Erdem Akakçe, Derya Alabora, Şebnem Dilligil, Rıza Akın. O kadar harika rol yapmışlar ve bu muhteşem senaryoya yakışmışlar ki anlatamam size. Filmimizde Erdem Akakçe Egemen karakterini oynuyor. Egemen 30’lu yaşlarını aşmış, bir reklam ajansında ofis boy olarak çalışan ve ilerleyen yaşına rağmen annesi Gülseren ile aynı evde yaşamak zorunda olan genç bir adamdır. Annesinin zihinsel kararmalarıyla geçen bir hayat Egemen için, evlerinin içine gizlenmiş, belki de sadece onlar için hazırlanmış küçük bir cehennem gibidir.
Gülseren içinse hayattaki tek varoluş nedenidir Egemen. Gerisi kâbus, sakinleştiriciler, bitmeyen bir huzursuzluk ve tedirgin bir ruhtur. Gençliğinde yaşadığı tecavüz travmasının etkisiyle kendini ev yaşamına hapsetmiş ve hayatla bağlarını koparmıştır. Yanında olmasını istediği tek kişi Egemen’dir. Oğlunu ondan ayıracak olan herhangi bir düşünce bile onu ciddi bir çılgınlık nöbetine girmesi için yeterlidir.
Ben filme bayıldım açıkçası. Resmen kendinizi Egemen ve Egemen gibilerin yerine koyuyorsunuz. Film bittikten sonra da dumur olmuş bir vaziyette şöyle bir 5 dakika düşünüyorsunuz. Gerçekten de dünyada böyle Egemenler çok mudur diye. Filmde bazı detaylar göze çarpıyor. Egemen ofiste çaycı olduğu halde her sabah o kahverengi takım elbisesi ve kravatı , içi boş bir çanta ile gidip geliyor işe. Ofise gidince üstündekileri çıkartıp dolaba tıkıştırıyor ve spor bir t-shirt giyiyor. Ama şunu her sabah üşenmeden yapıyor. Bunun nedeni ise ; annesi oğlunun ofiste bir çaycı olduğuna inanmıyor ve devlet dairesinde çalıştığı hayalini kuruyor saplantılarının ve travmasının etkisi nezdinde. Buna Egemen her an itiraz edip zaman zaman annesine bağırıp çağırsa da yine de onun istediği gibi gidip geliyor işe. Egemen’in bir Vespa motoru var. Onu ofiste tutuyor ve çay servisi haricinde evrak getirip görürme işine de bakmaktadır. Filmin en öne çıkan çağrışım hissi ise Egemen’in , patronu Umay hanıma deli gibi duyduğu ve anlatamadığı platonik aşkıdır. Umay hanım Egemen’i kardeşçe sevmesine rağmen Egemen Umay hanımın her konuşmasının altında kendisine bir pay çıkarmaya çalışmaktadır. Kısaca anlatmak gerekirse hayatımda seyrettiğim en iyi dramatik bir sinema filmi.
Ben derim ki bu filmi seyredin seyredin seyredin. . . Sinemadan kopmayın hop !
)
“Nefes- Vatan Sağolsun”, Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir ilçedeki komando tugayında bulunan ve Karabal Tepesi’ndeki istasyonu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı ve komutasındaki 40 askerin hikayesini anlatan bir film.
127 dakikalık filmin yönetmeni aynı zamanda yapımcılardan biri olan Levent SEMERCİ.
Bu günlerde gösterime girecek filmin, fragmanları son günlerde internette büyük alaka görüyor. (Son bir ay içinde 2 milyondan fazla kişi tarafından izlendiği söyleniyor.)

Orijinal Adı: The World’s  Fastest Indian
En önemli oynayan!!: Sir Anthony Hopkins , gerisini hatırlamıyorum burdaki bilgileri de İmdb sayfasından yazdım zaten
Yazan/Yöneten: Roger Donaldson
Yapım Tarihi: 2005
önemli değil ama İmdb notu da :8′ miş.
Bu hafta sinemalarda oynamaya başladı. Tercihan, Cuma akşamı iyi bir film seyredelim, çıkıştada biraz mutlu olmuş hissedelim, dünyaya daha iyi bakıyor olalım hem de dünyaya sürekli pozitif  bakan tiplerden olmayalım diyorsanız gidilebilir bir film.
Indian, meğerse bildiğimiz eski motor tipleri varya onlara deniyormuş.. Ama güzel motorlar gerçekten. Dolayısı ile dünyanın en hızlı motoru olmuş oluyor filmin adı.
Motorların yapıldığı yer Massachusetts. Yerlilerin(indians)-Kızılderili’lerin yaşadıkları yerlerden biri. İsim oradan geliyor olabilir… Zaten filmde bir ara görünüyorlar kendileri..
http://www.indianmotorcycle.com/
Film bir mekanik dahisi (filmde öyle diyorlar) olan  Burt Munro’nun hayatından filmleştirilmiş.  Avustralya’da kendine özgü kuralları ile yaşamakta olan  bundan sonra yaşlı sayabileceğimiz, bizde olsa camilerin önündeki banklarda ezının okunmasını bekleyen amcalardan olabilecek bir durumda .
Kendisi el emeği ile yaptığı eklerle( mesela bir şişe mantarı)  indian bir motor ile ne kadar sürat yapabileceğini görmek için , USA’ya gemi ile gidip, orada tuz gölündeki özel bir sahada zamana  karşı yarışıyor.
İste yukarıdaki paragraftaki alaka çekmeyecek bu konuyu filme çekince , duygusallık, heyecan, espri, hayat felsefesi, hoşgörü(Otel diyeyim burada!!!) gibi bir sürü konuyu içeren bir fim olmuş.
Bu kadar bilgiyi de ben bilmiyordum ,internetten araştırıp yazdım, bir yanlışlık olmasın..
İyi günler…
 
 
 
 
 
 














