Şiir
ACI TÜTÜNÜ BAL EYLEMEK
Ünal Şöhret Dirlik
Tütün çok acıdır. Zehir gibidir. Nikotin içermesi de bunun delili değil mi? Tütünün kendi zehir gibidir de işçiliği değil midir? Tütün işçiliği 15 aydır. Bir taraftan tütün satımını beklerken, öbür taraftan tütün ocaklarına tohumlar ekilmiş, ya da ekim hazırlıkları tamamlanmış olur. Ocaklar için çok iyi nitelikte keçi gübreleri hazırlanır, çimlenen fidelerin bakımı için, ocakların üzerlerine çeşitli ağaçlardan kapaklar hazırlanır.Kışın yağmurdan, soğuktan, doludan zarar görmesin diye her türlü çareye baş vurulur. Son zamanlarda naylon örtüler çıkmıştı da işler epey kolaylaşmıştı. Ömür vadeye güymedi. Tütün yasaklandı. Tütün acıdır, zehir gibidir. Onu ancak tütün işleyenler bilir. Tütün tarlalarına ne zaman gitmeye başladığımızı biz bile bilmeyiz. Bir de bakmışız ki tütün arklarının içinde debeleniyoruz. Bir de baktık ki tütün say başlarında çömbüldemeye başlamışız .Bir de bakmışız ki; tütün fidesi çamurlayıp dikicilere götürüyoruz. Bir de bakmışız ki su isteyene su yetiştiriyoruz. Nerden, ta iki tarla ötedeki Dübbüş Halanın bağının içindeki kuyunun soğuk suyundan .Bir de bakmışız ki, tütün arıklarındayız tütün dikiyoruz, tütün çapalıyoruz, tütün kırıyoruz, akşamlara kadar tütün diziyoruz. Zaman kalırsa akşam üzeri dizme işini bitirdiğimizde, yarın dizmek için akşam serinliğinde tütün kırıyoruz. Eve dönüşümüz yatsı namazı sıralarıdır. Yorgunlukla ne yediğimizi bile bilmiyoruz, o yorgunlukla haydi yatağa.İlk horoz sesleriyle uyanmak üzere.
Tütün acıdır acı olmasına da, bizim köylümüzün bAşık Olmaya yapacak işi yoktur. Bizim kıraç tarlalarımızda tütünden bAşık Olmaya bir şey bitmez. Bitse de çift parasına gider alınan paralar. Tütünün kahrı çoktur. Senede bir gün tütün satımı olur, o günler bayramlarımızdır. Herkesin tütün satımına bıraktığı bir alacağı, tütün satımına bıraktığı bir borcu, tütün satımına bıraktığı bir nişanı, bir düğünü vardır. Tütün satımlarını beklememizin sebebi de budur. Tütün acıdır, zehirlidir, işlemesi de ölümdür. İnsana uyku tünek vermez tütün. Tarlaya dikersin, hemen birinci çapayı ister, birinci çapayı yaparsın, çabuk tarafından ikinci çapa zamanı geliverir .Çapanın ardından dip tütünü kırımı gelir, derken kır tarlaların orta kırımı zamanı gelmiştir. tütün yapraklarının uçları sararı verir. Zamanında kırılmazsa sararma çoğalır, buna tütünümüz yanıyor derler. Yanık tütün balyada sırıtır. Tütünün değerini düşürür. Tam olgunlaşmamış tütün de gök kırılırsa zarardır. İyi yetişmiş bir İncirköy’lü tütüncü, Üzümlü’lü tütüncü tütünün ne zaman kırılacağını, nasıl kurutulacağını, iskife (istif) ne zaman alınacağını çekirdekten yetişerek öğrenir.
Tütün kırarken ellerimiz, bileklerimiz (tütün akması) zifirle kaplanır, zifir hem yapış yapıştır, hem acıdır. Peki acılığını nereden biliriz. Eli zifirli iken bir şey yemek istersek, yiyeceği elimizin üstüne alır da öyle yeriz. Yine bir yerden yiyeceğimize bulaşmışsa, çiğnediğimizde ağzımıza geliverir. Onun için elli yıldır ellemediğim tütünün zifirinin adını duyunca ağzıma o acı tat geliverir. Ne zaman dizilecek tütün bitecek, ellerimizi sabunla güzel yıkayacağız, gazlı bezle sileceğiz, beş on lokma yemek yedikten sonra haydi bakalım yeniden tütün tarlasına. Bütün bu sıkıntılara rağmen biz İncirköylüler, Üzümlüler, Kızılbelliler, korulular, Eşen’in, Kemer’in öteki tütüncülükle uğraşan köylüleri tütün mevsimini, tütün satışlarını iple çekerdik. Başta da dediğim gibi tütün bir aile ziraatıydı. Camilerde tütün içmenin zararlarını anlatan hocalarımız, kum çiğneyen hacılarımız da tütüncülük yaparlardı. Tütün ekmek kapımızdı. BAşık Olmaya yapacak iş olmayınca tütüncülüğe dört elle sarılmıştık. Düğünlerimiz tütün satımlarının arkasındaki aylarda yapılırdı. Onun için iple çekerdik tütün satımlarını. Arkası arkasına düğünler yapılırdı mevsim sonunda. Bazen arkası arkasına yedi sekiz düğün yapılırdı. Üçer günden hesap edersek 24 gün davul sesi eksik olmazdı köyden.
Şimdi tütün satımı yok. Düğünlerin de mevsimi yok. Bakmışsınız Ağustos’un on beşinde, sıcak bir havada düğün tutulmuş. Düğün mevsimimizi bile şaşırttı bu tütün yasağı. Ben evin en büyüğü olduğum için, tütüncülüğün her aşamasında çalıştım. Yalnız çift sürmeyi öğrenmeye fırsat kalmadan Aksu’ya gittim.Tütün dikimlerini ve birinci iki çapayı göremez oldum.Okul tatil olunca tütün kırma, dizme ve gerekirse ilaçlama çalışmalarında çalıştım.
Başta dediğim gibi tütün zifirinin acısını şimdilerde bile hatırlarım. Ama tütün çiçeğinin kokusunu unutmaya imkan mı var? Tütün kırımları bittiğinde tütün tohumu taşıyan” tütün kelleleri bıçak veya orakla kesilir. Kurutulur, tohumları alınırdı. Zamanı geldiğinde ocaklara ekilir, kendi tütün fidemizi yetiştirirdik.Bu tütün tohumu var ya çok lezzetlidir. Kurumuş bir ütün kellesini elimize alıp tohum taşıyan torbacıkların ucunu deldiğimizde tütün tohumu avucumuza akıverirdi. Onları ağzımıza atar, susam gibi yerdik.Acaba şimdi de o tat var mıdır? Bir zaman sonra “kırk yaprak” diye bir cinsinin tohumları geldi. şöyle ki bir fide tarlaya dikildiğinde kırk tane yaprak veriyordu. Fidenin üzerinde duruşu bile güzel bir tütün cinsiydi.Kırması da, tapa yapması da çok güzeldi kırk yaprak tütünlerin. Hele dizmesi, bir boyda yapraklar olması da ayrı bir güzellik verirdi tütün dizilerinde. Bir zaman geldi; “tütün yasaklanacak” sözleri duyuldu. Ben o zamanlar emekli bir öğretmendim. Köye dönüp tütüncülüğe de başlamamıştım. Ama ailem hala tütüncülük yapıyordu. Köyde kalan biraderim de tütünü bırakmamıştı. Anam sağdı, babam sağdı. Tütünün yasaklanması onlara çok dokundu. Anam rahmetli ilenir dururdu tütünü yasaklayanlara. Şimdi tütün tarlalarında ot bitiyor, ayrık bitiyor, yabani otlar bitiyor. Kimse gidip bir çift koşup bir şeyler ekmeyi düşünmüyor. “Alacağımız ürün çift parasını bile karşılamıyor” diye yakınıyor bizim köylümüz. Köy kahveleri dopdolu akşamlara kadar. Taş döşemeyi iyice pişirdiler. Sigaranın birini yakıp birini söndürüyorlar. Tütünden söz edilince ağızlarını bıçak açmıyor. Bazıları da: “Madem yasakladınız, yurdumuzda sigara imalatı yapanlara neden izin veriyorsunuz. Kastınız bize miydi? O işlenen tütünler nereden geliyor?” diye dert yanıyorlar. Ben eskiden tütün işlediğim tarlalarımıza gittiğim zaman eski günler düşüyor usuma. Yirmi otuz kişi tütün diktiğimiz, tütün kırdığımız, belki de birinci göz ağrılarımızla işaretleştiğimiz bereketli tütün tarlaları yad yad bakıyor bize. Tütünün izi bile yok. Köylü o mis kokulu tütün çiçeği kokan tarlalara inmiyor bile.

Kuzeybatı anadolu uç noktasını oluşturan bu sahil kasabaları doğallıkları ve kumsalları ile yalın gezi ve tatiller için arasan bulamazsın denilecek yerlerden.
Herbirinde kısa süreler kaldım büyük keyif aldım.
Sadece bir sonbahar dönemi hafta sonu Ağva’yı aradım ve rezervasyon aldılar, gittik odaya çıktık arkamızdan gelen elemanın elinde bir elektirik sobası bu nedir? diye sorduğumda ısınmak için dedi ve odaya girdiğimizde fişe taktı o da arızalı çıkmaz mı? indik resepsiyona sordum ve bAşık Olmaya rezervaslar vardı ama iptal ettiler bu nedenle kaloriferi yakmadık diyince tüymek için bahaneyi bulduk ve tüydük. Tabii ki bu anım mevsiminde oralara gitmeye engel değil.
Bu sahilin aşağı bölgesi Adapazarı ıslama köftesi, Sapanca göl evi, Kartepe yazın yeşliyle kışın karıyla, İzmit çene suyu ve pişmaniyesiyle, Hereke’nin sahilindeki derme çatma balıkçılarıyla farklı tadları vardır.
Eh bundan sonra İstanbul’a geldik, 52 hafta İstabul’u yazma düşüm var, ama düş, şöyle ki belki…
İstanbul’u atlayıp Çatalca, Kıyıköy ve iğneada sahillerinden Çorlu, Kırklareli ve Edirne’ye gideceğim, sonrada Tekirdağ, Eceabat’tan Egeye geçeceğim…

Emanetler kaplamış içimizi ve kayalaşmışlar… Derinlerine dalmıştı gözleri… Bir şeyler arıyordu… Emindi buralara bir yerlere koymuştu… Tek tek ne aradığını bir anda hatırlamadı… Ama epey şeyler vardı orada… Ne kadar kıymetlisi varsa, çeyiz sandığına koyar gibi, onları bir yerde toplamıştı… Onları bir gün, en sevdiği şeyleri süslemek için kullanacaktı sanki… En sevdiği şeyler, onlarla daha bir güzel olacaktı… Damatlık ve gelinlik düşüncelerdi onlar… Ama derinliklerinin mahzenlerinde bir çeşitli bulamıyordu onları… Her şey vardı orada… Ama aradıklarına bir çeşitli ulaşamıyordu… Binlerce emanet şey vardı orada… Derinlikleri emanetçi dükkanına dönmüştü… Derinleri adeta rehineci dükkanı gibiydi.. Temizlemeye çalıştı ortalığı… Nafile bir uğraş olduğunu o an anladı… Emanet denen şeyler öyle bir kayalaşmışlardı ki, dinamit bile vız gelirdi onları kendisinden ayırmaya…
Öyle çok dolu ki onlarla içimiz… Yüzlerce insanın anıları saklı etrafta ve taşlaşmışlar… O kadar taşlaşmış ki onlar bundan sonra ”ben” olmuşlar… Onlar mı biz, yoksa biz mi onlarız belirsiz… Oysa onları toplarken, onları dinlerken, onlar bana aktarılırken bAşık Olmaya alemlerin insanıydık galiba… Dedektiflik gibi bir şeydi… Bir insanı karşımızda çırılçıplak ve savunmasız görmeden rahat edemezdik… Onunda alt tarafı insan olduğunu bilmeyi kanıtlamaktı galiba bütün istediğimiz… Avının kokusunu almış, kurnaz bir avcıya dönerdik… Olgun bir meyve gibi döküleceğini bilirdik… Kendini aktarmaya hazır bir adamı gözlerinden, sesinin tınısından tanırdık… Deşerdik hafifçe, haz almaya o an başlardık işte… En dirençli olanlar bile bir şekilde çözülürdü… Direnenleri çözmenin kıvancı daha büyük olurdu… Sende çözülmüş görünürdün… Eşitlenmeden olmaz bu iş… Duymak istediklerinin, merak ettiklerinin, şöyle bir açılışını sen yaparsın, sanki yaşıyormuş gibi o an… Fazla büyütmeyin bu olayı, aslında kesinkes sizde yaşıyorsunuzdur, o an bir şeyler… Ve de asla kötü niyet yoktur… Bu günkü tabirle Damar arkadaşlık budur… Kimseyle paylaşamadıklarını, sırlarını, acılarını, kendisinden bile sakladığın hezeyanlarını çekirdek leblebi gibi ortaya döker karşınızdaki kişi… Ortaya dökenleri seversin… Ambarlarınız dolmaya başlar o emanetlerle… Asla ortaya dökemezsiniz onları artık… Sırdaşlık ve mertlik şunu gerektirir… O emanetler mezara sizinle gidecektir… Sizin olmuşlardır… Zamanla o acıları, özlemleri sizi esir alırlar…
Ambarların dolmaya başlayınca, ne menem bir lanetle karşı karşıya kaldığınızı anlarsınız… Ancak iş işten geçmiştir artık… Onları taşımak bile olağanüstü kuvvet ister… Her şeyi onlarla yaşamaya başlarsınız… Her söze ”bir arkadaşım vardı, onunda başına da benzeri gelmişti” ile söze başlamak kadar iğrenç bir duygu olamaz… Seni onlar yaşamaya başlamıştır artık…
Kimsenin özelini bilmek istememeyi öğrenmek bile, bir yaşama mal olabilir… O yük taşınası bir yük değildir… Hayaletlerle yaşamak budur işte… Kurtulamayacağın hayaletlerle… İsimleri vardır ama… İsimli hayaletlerdir onlar.. Onlar siz olmuştur artık…
PSİŞİK BİR HİKAYE: HERKESE GÖRÜNMEZ Kİ O MÜBAREK!
Bin dokuz yüz doksan iki yılının son ayları. O zaman şirketin İzmir’deki merkezinde çalışıyorum, üretim tesisi ise Manisa’da. Siparişler gittikçe artıyor yetişmeye çalışıyoruz.O zamanki müdürüm benim evin iki sokak arkasında oturuyor. Her sabah saat yedide beni evin önünden alıyor Manisa’daki fabrikaya gidiyoruz. Gündüz vardiyası daha işbaşı yapmadan atelyeleri dolaşıp çıkan ürünlere bakıyoruz, bir nevi o günün fotoğraflarını hafızamıza yüklüyoruz. Sonra fabrikanın yöneticileriyle kısa bir toplantı ve saat on olmadan İzmir’deki merkeze dönüş. Gün boyu müşterilerin sitem, tehdit, tgüçsüz içeren sorularına cevap vermekle uğraşıyorum. Siparişler gün geçtikçe artıyor, otomotiv sektörü için efsane üretim yılı sayılan doksan üç yılına doğru dolu dizgin gidiyoruz. şöyle ki işler iyi fabrika yirmi dört saat ve çoğu haftalarda hafta sonu da dahil şöyle ki Cumartesi Pazar vardiya değiştirmeden çalışıyor. Herkes memnun işçiler günde dört saat hafta sonları on ikişer saat fazla mesai yapıyor. Benim diyenin eline ayda iki buçuk maaş para geçiyor. Tabii kaprisler de diz boyu. Yemeği beğenmemek, “ Yok ağabey çok yorulduk bu hafta sonu çalışmayacağız” gibi protestolar artıyor. Gelirler iyi ya, “istemezük” devrede. Bu sabah kontrolleri devam ede dururken bir şey dikkatimizi çekmeye başlıyor. Üretim düşüyor. Özellikle montaj bölümünde ciddi üretim kayıpları var. Ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz, ayrıca işçilerin tavırlarında da bir gizem oluşmaya başlamış. Anlam veremiyoruz bir türlü. Günler Manisa, İzmir, toplantılar, telefonlar, üretim kaybı kavga gürültü giderken bomba patlıyor. “ ağabey Manisa’da dede çıkmış.” Hayda bir bu eksikti. Hammadde temini, sipariş üretim, müşterilere cevap vermek yanında bir de “Dede” ile uğraş. Uğraştık şöyle ki hem de nasıl. Olay ortaya çıktı ya hikayeler arka arkaya patlıyor. Hele biz inanmayınca ikna etmek için gün boyu bizi dolduruyorlar. “ ağabey dün gece beyaz atlı bira adam fabrikanın bahçesinde dolaşmış” Ben de düşünüyorum tamam o zaman da şimdiki kadar olmasa da fabrika var ama çevre duvarları yok. Sanayi de şimdiki kadar “ Organize “ değil yani. Çoğunlukla öğlene doğru bir keçi sürüsü köyden çıkıp Organize içinden geçip bizim fabrikanın bahçesini çaprazlama geçip arkadaki Muradiye ovasına doğru kayboluyor, akşam üstleri de aynı yoldan köyüne dönüyor. Bizde bahçede ya da atelyerin kapı önünde isek çoban gayet rahat “ Kolay gelsin ağalar” deyip, hep beraber çıngıl çıngıl gidiyorlar. şöyle ki buradan hareketle acaba diyorum toprakların Organize’ye satıp yemekle meşgul olan köylülerden biri gece kafayı çekip “ Ulan buralar dedemindi” diyerek atına atlayıp baskın mı verdi? Günler geçiyor dede hikayeleri de gittikçe büyüyor. Üretim kaybı her geçen gün artıyor. Zaten biz de işi gücü bırakmış varsa yoksa dede ile uğraşıyoruz. Hani “Şuyu vukuundan beter” diye bir söz var ya aynen geçerli. şöyle ki dede hakikatten gelse oturacağız, konuşacağız bir şekilde anlaşacağız ama nerede onu yerine senaryoluk hikayeler: Beş altı yıl sonra bir gece vardiyasında işçileri harıl harıl çalışırken tekmili tamam vaziyette nerdeyse pijamalarını da giyecek vaziyette taammüden horul horul uyurken yakaladığım bir formen anlatıyor: “ ağabey gece dört gibi yüzümü yıkamak için bahçedeki çeşmeye gittim, açtım çeşmeden alevler çıkıyordu.” ( Demek o zamanlar da uyuyormuş). “ağabey arkadaş dün gece dövme bölümüne gitmiş. Dövme kapalı kimse yok ama bir anda pres kendiliğinden çalışmaya, dövme yapmaya başlamış” (Yok bizim Dede ile kesinkes konuşmamız lazım. Belki bu sayede işçisiz çalışma imkanı yakalacağız.) Olay gittikçe büyüdü civar fabrikalara da sıçradı. Hatta yerel bir televizyon kanalı program yapıp karşı fabrikanın bekçileriyle röportaj yayınladı. “Geceleri kulubede otururken sandalyeye tekme atılıyor yere düşüyoruz hanımefendi” ( Garibim uyudu sandalyeden düştü, ama vicdanı olayı dedeye bağlıyor). Baktık olmuyor olayı yakından takibe alma kararı verdik. bundan sonra gece geç saatlere kadar fabrikada kalıyorduk o zamanlar dövme bölümünün arkası kavaklık, bataklık ve zifir gibi de karanlık devamı da uçsuz bucaksız Gediz Ova’sı. şöyle ki bizi orada kesseler ancak bugün DNA testi ile bulurlar. Biz ise el feneri ve el yordamıyla gece yarısı oralarda dolaşıyoruz. Bir şey olduğu yok. Ama sabah rivayetler devam. İki metreye yakın boyu ve yüz otuz kilo ağırlığıyla “ Minik “ ünvanını hak etmiş ısıl işlem işçisi fabrikaya tüfekle gelmiş ihbarını alınca yanına gidiyorum hakikatten bir perdenin arkasında gıcır gıcır bir çifte buluyorum. “ Oğlum bu ne?” “ ağabey ne yapayım buralar tekin değil bende hep gecedeyim” “ Olur mu şirkette silah?” deyince de “ ağabey sen de ya” deyip arkasını dönüp gidiyor. Tabii ben bu sözün gerçek anlamını biliyorum. Demek istiyor ki. “ Bak Müdür şimdi işi bırakır giderim sonra sen çıkarırsın istavrozları fırından”. İşler sıkışık, aylıklar mükemmel ya. Dediğim gibi işler sıkışık, gündüzleri rutin işlerle uğraştığımız için geceleri fabrikada kalıp telefonlardan muaf vaziyette teklif hazırlıyorum. Malum o zamanlar bilgisayar falan yok teklif faksları elle yazılıyor, maliyet hesapları da hesap makinesı ve elle ajanda ya da kareli kağıtlara yazılıyor. İdari bina da benden bAşık Olmaya kimse yok. Arada bir bekçi gelip “ Yeni demledim” diye çay bırakıyor aceleyle dışarıya seyirtiyor. BAşık Olmaya gelen giden yok. O gecelerin sabahlarından birinde bundan sonra kafam attı formenler topladım. “ Arkadaşlar geceleri sabaha kadar arka tarafın karanlıklarında dolaştık. Ben bir haftadır idari binada yalnız başına sabahlıyorum bir şey olduğu yok nedir bu mesele?”. Aldığım cevap bundan sonra bu mücadeleyi kaybettiğimizi gösteriyor. “ağabey herkese görünmez ki o mübarek”. Anladım ki bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Dede kazandı biz kaybettik. Sonra ne mi oldu? Türk ekonomisinin karakteri gereği yüz yirmi ile giden kamyon üretimine yetişmeye çalışırken aniden frene basıldı ve biz camdan yola fırladık. Meşhur doksan dört krizi kapıya dayanmıştı. Önce fazla mesailer sonra vardiyalar kaldırıldı. Fabrika personelinin yarısı işten çıkarıldı. Çıkarmadıklarımızdan bazıları “ ağabey hacizciler kapıda gözünü seveyim beni işten çıkar tazminatımı ver” diye yalvardı. Çıkardık mecburen. O zamanlar yeni de olsa Türk halkı “Nasıl olsa bedava” diyerek kredi kartıyla pahalı sıgaralar, jeanler güneş gözlüklerine parayı yatırmış, dahası hiç olmayacak harcamalar için kredi almak amacıyla birbirlerini de kefil yapmıştı. Bir yıl içinde işler yeniden düzeldi. Şirketin de dünya üzerinde etkinliğinin artmasıyla üretim artmaya başladı. Gerek ciro gerekse de personel sayısı doksan üçe göre dört kat arttı yine gece vardiyaları yine on iki artı on iki cumartesi Pazar mesaileri yapıldı. Ama her nedense “O mübarek” bir daha kimseye görünmedi. Biz de o zamanlar ne olduğunu anlayamadık. Bugün haklı olarak “Dünya Markası” olmakla öğünen şirket te gökten zembille inmedi.anlayacağınız.
Kalın sağlıcakla
Uzun zamandan beri yazı yazmadığımın farkındayım. Memleketim olan Adana’da tatilde olduğum için bu durum gerçekleşti. Bu sırada birçok gündem değişikliği oldu. Takipteyim… Bu durum hakkında genel olarak düşüncem bellidir. Ülkenin esas konusunu değiştirmek “ki bu durumu kaç kere dediğimi ben bile bilmiyorum.” Hatta hatırlarsanız kaç defa “tarihte ki örneklere bakın!” Demiştim. Her neyse… Bugün bunları anlatmak için yazmıyorum. “Diyarbakır’a gidiyorum.” Oradaki gözlemlerimi bu yazımda sizlerle paylaşacağım. Diyarbakır… İki seneden beri konuşmadığım babam ile “terör var” mantığıyla gitmeme izin vermeyip, tartışıp tekrar küsmemize sebep olan şehir… Yeni bir yer görecek olmanın heyecanı bedenime yayılmış bir halde… Buraya gitme sebebim TGB’nin (Türkiye Gençlik Birliği) aşirete karşı amansız mücadele veren köylülerin desteğiyle, o savaşmış oldukları aşiret tarafından derbeder hale getirilen okulun tekrar yapılmasına yardım etmek. Gece 00.00 ‘da Adana’dan kalkacak otobüsüme bineceğim. 7 saatlik bir yoldan sonra orada olacakmışım. TGB’li arkadaşlarla öğlen 13 de buluşacağım için aradaki 6 saatte Diyarbakır’ı gezmeyi planlıyorum. İnternetten baktığım kadarıyla gezilecek pek çok yer var ama bakalım nasıl bir program olacak benimkisi… 7 saatlik bir yolculuk sonunda tam sabah 7 de Diyarbakır otogarındayım. Eşyalarımı görevliye emanet ettikten sonra bir taksiye atlayıp şoförden şehri turlamasını istiyorum. Şoförün kırık Türkçesi ile anlaşmaya çalışıyorum. Bir iki kelime haricinde beceremiyorum. Şoför maalesef ki ülkemizin her yerinde olduğu gibi yolu uzatmaya çalışarak daha çok para koparma peşinde… Ama buna rağmen kibar bir insan. Beni Diyarbakır çarşısına bırakmasını istiyorum. Ve Diyarbakır otogarına vardıktan 40 dakika sonra Diyarbakır surlarının yanında Diyarbakır çarşısında iniyorum. Benden size tavsiye yazın şapkasız Diyarbakır sıcağında gezmeyin. Otobüsle her yere gidin… Makul fiyatlara şehir içinde uzun yolculuklar yapabilirsiniz. Saat 15 gibi TGB’li arkadaşlarla tanışıyorum. Biraz bekledikten sonra bir minibüs geliyor ve eşyalarımızla tıkış tıkış harekete geçiyoruz. Merkezde bizi ağabeylerimiz konuk ettiler. Ve köyde kullanmak amaçlı terlik ve sinek ilacı almamız için bizi uyardılar… Eşyalarımızı alıp biraz rötarla tekrar yola çıkıyoruz. 45 dakikalık bir zaman sonunda şehir merkezinden köye vardık. Bu köy, eski Silvan yolu üzerinde Bismil’e yaklaşık 15–20 dakikalık bir uzaklıkta bir Kürt köyü… Bu köyü özel yapan şey ise “ aşirete karşı verilen savaş…” Buraya gelince okul inşaatının bahane olduğunu TGB’nin asıl amacının “aşiret ile savaşan bu köyün örgütlü hareket etmesini sağlamak” olduğunu kolaylıkla anlıyorsunuz. Akşam köy evimizi gezdikten sonra( Ev bu canım neyini gezdiniz bununun demeyin! Köy hayatı farklı burada şehir yaşamına benzemez) toplantımızı yaptık. Toplantıda köyde uymamız gereken kurallar anlatıldı. Birkaç uyarıda bulunuldu. Köylüye yardım etmemiz için ricalarda bulunuldu. Açıkçası anlatım tarzından olsa gerek başlarda korktum. Ama köyün muhtarı “Mehmet ağabey “ gelip durumu anlatınca korku denilen bir şey kalmadı. Uyarılar içinde kadın erkek ilişkileri üzerinde çok duruldu. Şehir yaşamında yaptıklarımızı burada yapmayacağımız söylendi. Yorgunluktan izin alıp yatağıma yatıp hemen uykuya daldım. Ertesi gün sabahın beş buçuğunda ayaktaydım. Kahvaltımızı yapıp okul inşaatı için yola koyulduk. Okul, köye çok kısa bir mesafede. Bir birinden bağımsız 3 yapıdan oluşuyor. 1) Öğretmen lojmanı 2) Tuvalet ve kömürlük 3) Derslik Önceki grubun bırakmış olduğu yerden biz başladık. 4 saatlik bir çalışmadan sonra işimizi bitirip saat 11 gibi molamızı verdik. Konakladığımız evin yanındaki ağacın gölgesinde Cavit ağabey ile sohbet ettik. Sohbetin içeriğinde öncelikle ne kadar misafir perver oldukları vardı. Biraz da siyasete giren Cavit ağabey, siyasileri eleştirdi. Ve öteki taraftan da ağaya karşı nasıl direniş gösterdiklerini anlatıyordu. Bizden tabanca değil kalem tutmamızı istiyordu. Jandarmanın 87 döneminden başlayarak 99 yılına kadar nasıl kendilerine zulüm yaptıklarını anlatıyordu. Nasıl ülkeden dışlandıklarını gelir kaynaklarının kısıtlandığını okulsuz, yakılarak yok olan evlerini nasıl jandarmanın yaktığını ama tüm bunlara rağmen nasıl ülkelerini sevdiklerini anlattı Cavit ağabey… Cavit ağabey tüm bunları anlatırken bir taraftan, öteki köylerin bu zulümlere dayanamayıp dağa çıktığını söyleyip üzülüyor. öteki taraftan da tüm bu yapılanlara rağmen direniş gösteren birinci köy oldukları için de kendileriyle gurur duyuyordu. Burada hemen hemen her evde tabanca var… Ama hepsi bu silahları taşımaktan nefret ediyor. Onlar tabanca taşıyor çünkü: “Ağanın adamları, onlara gelir olabilecek her şeye engel koyuyor.” Engel koyuyor çünkü, emperyalizmin, kapitalizmin uşağı olan ağalara her şeyi göze alarak baş kaldırıyorlar. Sömürdüğü köylü haklarını koruyor… Onlar savaşıyorlar, onlar kazanıyorlar! Belki bazen kaybediyorlar ama doğru yolda oldukları için başları dik bir biçimde yürüyebiliyorlar. Cavit ağabeyin konuşurken ki gözlerinin içindeki acıyı ama zafer kazanacağının da umudunu aynı anda görebiliyordum. Cavit ağabey derdini bizlere anlatamadığını düşünüp üzülüyordu. Ama bir tek anlattıklarından bu konuda yanılıyordu. Çünkü derdini o kadar güzel anlatıyordu ki bizler acaba ağadan, jandarmadan, devletten bu kadar darbe alsak bu şekilde anlatabilir miydik bilmiyorum… Sohbetimizi sona erdirip nöbetçi arkadaşların yapmış olduğu karpuz peyniri iştahla yiyoruz. Ne kadar acıkmışız öyle… Yemekten sonra bir değerlendirme yaptık. Cavit abinin sorununa, hatta aslında sadece Cavit abinin değil tüm Türkiye’nin sorununa deva aramak için konuştuk, tartıştık… Saat 15:00 gibi tekrar okulun inşaatına dönüyoruz. Tekrar başlıyor çekiç sesleri… Bu okul önemli… Bu okul önemli sebebi bu okulun yapılması “açılım“ hikayesine aslında ne yapılması gerektiğini gayet açık ve net gösteriyor. Ama bu durumun sadece okul ile çözülmeyeceği “aşikar“ ancak bu büyük bir adımdır. Hatta çok büyük bir adımdır. Bu okul, devlete çok güzel yollar göstermektedir. Bu okulu sadece TGB’nin yaptığını söylemek yanlış olur. Burada asıl önemli olan hep beraber herkesin, devlet ile birlikte şunu yapmasıdır. Gittikçe “imece“ sistemi daha da artıyor. Ama bu yetersiz… Daha da fazla olması gerekiyor… İmeceden bahsetmişken imecede küylünün okul yapımında birlikte çalışması ileride okulu sahiplenmeleri için çok önemli bir durumdur. Ogün işlerimizi bitirip, evimize döndük nöbetçi arkadaşların yemeğini yiyip muhtar Mehmet abinin konuk olduğu sohbete katıldık. Mehmet ağabey ogün sanki bizimle tanışmanın utangaçlığı ile çok az konuştu. Çaylarımızı duyumladıktan sonra uykuya daldık. Ertesi gün erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık. Ve hemen işe giriştik. İşimizi bitirdikten sonra Mehmet ağabeyle evin yanınıdaki ağacın gölgesinin altında sohbet etmeye başladık. Sohbetimizde Cavit abinin konuşmalarının benzeri konuşmalar geçmekle beraber bunun yanında birde bazı eklediği konular oldu. Bu konulardan bir tanesi köylerinde verilen şehitler konusuydu. Şehit demesinin önemli bir sebebi var. Çünkü şehit: Hiç bir rant gözetmeden kendi isteğiyle bilerek ve isteyerek bir ideal uğruna kişinin kanının dökülmesidir. Bu şehitler asker değildi. Aksine bu şehit düşenler, genel kurmaın emriyle kendi ülkesi dışında her hangi bir yerde ölüp sonrada “şehit“ denilmiyordu. Bu şehitler kendi toprağını ağalığa karşı koymak için kendi istekleriyle yapıyordu. O yüzden esas şehit olan onlardır. Gaffar Okan’dan bahsetti Mehmet ağabey… “Çok iyi bir insandı. Onun gibi bir adam ulaşmadı şu ana kadar. Sürekli halkla iç içe olan bir insandı. İsteyen istediği gibi sekreteriyle bile muhattap olmadan istediği kişiyi şikayet etmeye yada paylaşmak istediklerini söyleyebiliyordu. O da kesinlikle ilgileniyordu bu isteklerle. Bize kardeşliğin ne kadar önemli olduğunu anlattı. Zaten o yüzden öldürüldü.“ Bunun yanında Mehmet ağabey; hemen hemen her evde tabanca olduğunu ama buna rağmen tabanca kullanmaktan nefret ettiklerini, ancak tüm bunlara rağmen yinede ağanın adamlarına karşı tabanca taşımak zorunda olduklarını anlattı. O akşam Mehmet ağabey, bize şehit Muhittin ağabeyin yaşadıklarını, kahramanlıklarını anlatacaktı. Oturduk… Konu daha açılmamıştı… Birden oturduğumuz evin yanında ki arazilerden dumanların yükseldiğini gördük… Dikkatimiz o yöne çekildi. Hemen o tarafa baktık… Yer gök kıp kızıldı… Sanki Dünya’nın sonu yaklaşmışta tüm canlılar cehenneme giriyordu… Hemen Mehmet ağabey yerinden fırladı. Bizde peşinden ama… Mehmet ağabey tarlada tuzakların olabileceğini düşünüp “siz gelmeyin“ dedi. Durduk… Ama aklımız oradaydı. Abiyi bir şekilde ikna edip hemen kürekleri kapıp yola koyulduk… İşin ciddiyetini bizimle birilket kalan ve bölgeyi gayet iyi bilen Ulusal Kanal Diyarbakır sorumlusu Ulaş ağabeyin sırtına attığı keleş ile anladım. Bir taraftan korku bir taraftan şaşkınlık beni sarmıştı… Ama köylülerin yüzlerinde ki o tereddütsüz ve bir nebze olsun gözükmeyen korku bana cesaret verdi… O hızla önce ateşin az yandığı bölgeye gittik ama karşı tarafta daha büyük yangın vardı… Mehmet ağabeyin telefonu çaldı ve arayan yangının öbür tarafında ki arkadaşıydı. İtfaiyenin tarafına gelmemizi istiyordu arkadaşı. Hemen engebeli arazide atlıya zıplaya ilerledik. Tulumun orada biraz mola verip hemen yola koyulduk. Köylülerin sakinliği bu işe ne kadar alışkın olduklarının bir göstergesiydi… Hemen yola koyulduk Mehmet ağabey önderliğinde, ellerimizde küreklerle… Yangına yaklaştıkça ayaklarımız ile kalbimizin hızı artıyordu… İleriden Ulaş ağabeyin „koşun!“ sesini duyunca hızla koşmaya başladık… Yangınla dövüş başlıyordu… Dumanlar, yanık et kokusu, ot kokusu, kızıl gökyüzü, küfürler, kararlılık, yılgınlık, korkusuzluk, ateşle dövüş, rüzgarın körüklemesi, toz, itrafaiyenin geçtiği yollardaki otların ıslaklığı… Bunların hepsi orada oldu. Eğer o ateşi söndürmeseydik ağaya yenilmiş olacaktık. Ağa kazanmış olacaktı. şunu kabul edemezdik! Savaşmalıydık. Öyle de yaptık… Üç bin dönüm araziyi kurtardık. Ertesi gün Ulusal Kanal’da „Ateşin çocukları“ diye anıldık… Köyün hacı amcası bizden „korkusuz çocuklar nasıl ateşe atladılar“ deyip ailesine sürekli anlatıyordu. Tam 5 kilometrelik ateşi söndürmüştük. 4 saat içinde… Korkmadan… Ama psikolojiyle eminim bir o kadar daha ateşle savaşırdık. O gün ateşle savaşırken önümüzde bizimle birlikle ateşle savaşan muhtar Mehmet ağabey: „Yıkılsın ağalık, yaşasın Cumhuriyet“ diye bağırınca bu davada ne kadar kararlı olduklarını hatta yüreklerinde ki o inanç ateşinin anız yangınını değil yüze belki de bir milyona katladığını çok iyi anladım. Orayı kimse yenemez. Orası ağalık karşısında bağımsızlığını duyuru etmiş bir yerdir. Orası fakirliğine rağmen direnen savaşan bir yerdir. O gün gece 1’de işimiz bitti. Hemen yıkanıp uykuya daldık. Salı günü ögleden sonraya kadar çalışıp sürüye katıldım. Yürüdükçe yürüdük çoban arkadaşla… Bu sırada konular bir birini kovaladı. Çoban arkadaşım orta okula kadar okumuş. Sonra kendi isteğiyle okulu bırakmıştı. „İstemiyorum okumayı. İnsan kendini bilir. Bendi kendimi biliyorum işte. Okumak istemiyorum. Ama eğitiminde önümini biliyorum. İnsan isteyince okumalı“ diyordu. Oda tabanca taşıyordu. „Silahtan nefret ediyorum. Ağanın adamları olmasa hiç taşımam bunu“ diyordu. „Hepimiz kardeşiz, bizler ayrım yapmayız her soydan vardır öyle kötü kişiler. Ama bu herkes yapar diye bir anlam taşımıyor.“ Diyordu. Aslında bu çoban kardeşim her şeyi diyordu. Ama anlayana diyordu. Mesela anlamayan bir kuzenini anlattı. PKK’ya katılmak istemiş onu nasıl rezil etmiş. Onu anlattı çoban kardeş. Sohbet ilerledikçe çoban kardeşle ısınıyoruz bir birimize… Hasatları alınmış engebeli yolda atlaya zıplaya ilerlerken birden duruyor ve büyük mutlulukla iki metrelik dev yılanla nasıl kapıştığını anlatıyor. „Yılan gördün mü öldüreceksin. Ben köpekten ve yılandan korkmam“ diyor kararlılıkla… Bir bayıra çıkıyoruz. „Burası gideceğimiz yolun en dik yeri burayı geçince yol düzleyecek.“Diyor çoban kardeş… O bayırı geçip çayı görüyoruz. Manzara müthiş… Diyarbakır köyleri ayalar altında… Çoban kardeş bana tarif etmeye başlıyor: „Burası komşu köyler, burası çay, burası ağanın arazisi…“ İtiraf etmeliyim ki televizyonların bize göstermiş olduğu gibi kurak bir yer zannediyordum Diyarbakır’ı ama o soluk kesen manzarada müthiş verimli toprakları görünce şaşırıyorum. Çok susuyorum. Ama sırf benim için yolunu değiştirmesin diye söylemiyorum. Buna rağmen sanki beni anlamış gibi: „ Ağabey, sen susamışsındır. Çaya gidelim.“ Diyor büyük bir incelikle… Çaya inip doya doya doya su içtim. Sonra yolumuza devam ettik. Bu sırada bir tepeye çıktık. Ve yangında söndürmüş olduğumuz arazinin korkunç siyah görüntüsü dikkatimi çekiyor. Ve dayanamayıp sordum: -Burada hiç mi jandarma yok, bu durumu engelleyecek? -„Önceden vardı. Ama şimdi yok.“ Dedi. Ve ekledi: „ İyi ki yok. Önceden damdan teneke düşse, kim ateş etti? Deyip çıkartın teröristi diye bizi tehdit ediyorlardı.“ Aslında bu cevap bile terörün neden arttığının cevabı gibiydi… Biraz ilerleyip ileride ki nohut tarlasını gösterdi çoban kardeş. „ Burada sinek olmasının sebebi bu nohutlar. Nohutlar toplanınca sineklerde gider.“ Dedi. Adımlarımızı hızlandırıp bana sürüyü gösterdi. Şimdi „Mehmet amca var başında“ dedi. Yürüdüğümüz yükseltinin baya bir aşağısnda göl yatıyor. şimdi o gölün başında 2 tane yabancı otomobil götürüp „kim bunlar?„ Dedi çoban kardeş. Bu durum yangından sonra dikkatlerini nasıl arttırdıklarını gösteriyordu. Sürüye varıp Mehmet amcayla sohbet ettik. Köye yüzlerce yıl önce bahar köyünden gelen büyükleri yerleşmiş. 2003 yılında şehit edilen Muhittin ağabeye kadar burası hiç ağaya karşı örgütlenip, ayağa kalkmamış. Muhittin ağabey, halkı bilinçlendirip ağadan kendi topraklarını almış. şunu sindiremeyen ağa fiili işgale başlamış. Yangınlar çıkarmış, hayvancılığı öldürmek için elinden geleni yapmış. Hatta bu işgal etme çalışmalarından bir tanesinde köyün arkasında yer alan bizim onardığımız okula kurşunlar delip geçmiş. Çünkü köylü kendilerine siper olarak okulu seçmiş. Biz onarımımızda halen kurşun izleri duruyordu. şimdi bunları anlatıyordu Mehmet ağabey… Akşam saat 20:00 gibi köye varmıştık. Uzun yürüyüşün tatlı yorgunluğu üzerimdeydi. Akşam Mehmet ağabeylere geçecektik hemen üstümü değiştirip yemek yedim. O dakikalarda köyün bayanları bizim kaldımığımız evine geliyorlardı. Bu bir devrimdi resmen. Kadın eşitliği için bir büyük bir adımdı. Aslında Aslanğolu köyünde kadınlara çok büyük saygı var. Kadınlara dayak atma söz konusu bile değildi ama bunun yanında kadınlar erkekleri gördükleri zaman hemen başlarını eğiyorlarDI… Biz gelinceye kadar… bundan sonra bize kendileri selam veriyorlar, kendileri kolaylık diliyorlardı. Bu küçük bir şey olarak görülebilir ama hiç böyle bir şey olmayan yerde büyük bir hareket hemde çok büyük bir hareket… Yemeğimi yiyip hemen Mehmet ağabeyin evine fırladım. Ee gelince Mehmet ağabey her zaman ki sıcaklığıyla beni karşıladı. „Hoş geldin Volkan başım gözüm üstüne…“ O kadar yemek yediğimi söylesemde o Anadolu misafir perverliğiyle „gel buyur yemek ye“ dedi. Ben hayır dedikçe ısrar etti. Yemeğe koyulduk… Yemekten sonra Ulusal Kanalda yayınlanacak olan sanırım bizim heyecanımızdan bir çeşitli yayınlanamayacağını zannettiğimiz Aslanoğlu köyündeki akulun yapımını anlatan program bir çeşitli başlamadı. Bu sırada vakiti geçirmek için Mehmet ağabeyden birinci şehitleri olan Muhittin ağabeyi anlatmasını istedim. Başladı anlatmaya… „Muhuttin ağabey çok büyük bir adamdı. Halkın bilinçlenmesinde çok yararı olmuş bir kişiydi. Her yürüyüşte en önde yer alırdı. Hiç korkmazdı. Hep ağalığa karşı mücadele verdi. Bu durumu çekemeyen ağanın adamları onu yanında bir tek yiğeni varken silahla öldürdü…“ Biraz susup sonra devam etti: „Bizler onun başına bir şey geleceğini biliyorduk. O da biliyordu.“ Sonra konuşma tam bağımsızlığa geldi. Ve Mehmet ağabey resmen: „Akp giderse ağalık çöker ve biz kazanırız…“ Dedi. Arkadaşlarla bunlar olurken bizim başımızda ki grubu yöneten Bora ağabey bağlama çalmak için bizim evimizde olan konuk bayanlara bağlama çalmaya gidip dönmüştü bile… bundan sonra saat çok geç olmuştu izin alıp eve geçtik. O sırada bizim evdeki konukları uğurlayan grupta ki kız arkadaşların morali bozuktu sebebini sordum. Köyün tek dilsizi olan ablası el hareketleriyle, konuşan kişilerden daha iyi bir şekilde „bu köyde çok acı çektiklerini ama buna rağmen her ne olursa olsun köyü terk etmeyeceklerini“ söylediğini anlattılar. Bu anlatım kızları çok etkilemişti. Aslında her ne kadar anlatım sırasında orada olmasak da bizleride çok etkilemişti. Ertesi gün her zamanki gibi erkenden kalkıp işe koyulduk… Akşam oldu ve yeni malzeme almak için yemekten sonra hemen okula gittik. Bir kaç eşya taşıdıktan sonra normalde sabah erkenden başlayacaklarını bildiğim saman taşıma işinin erkene alındığını bir kaç saat içinde yapılacağını öğrendim ve hemen abilerle gittim. Kamyondaki devasa boyutlara gelmiş saman çuvallarını tutan ipleri çözüp başladık boşaltmaya… Şu zamana kadar bu kadar pis bir iş görmedim. Aldığım hava oksijen boruma batıyordu. 6-7 tane çuvar zar zor boşalttıktan sonra dayanayıp yerimi başkasına bıraktım. Ama ağabeyler saman tepesinin başına çıkıp kartal gibi saman çuvallarını kendine çekip bir hamlede boşaltıyordu… Ki sonradan öğrendiğime göre gece üçe kadar durmadan çalışmışlar… Ertesi gün son günümüzdü işlerimizi halledip karışık duygular içinde girmiştik. İşlerimizi bitirmenin sevinci, buradan ayrılmanın üzüntüsü… Düşünceleride ki kargaşalar… O gün birinci defa yoğurt gelmesinin sevinci tüm erkekleri sevindirmişti. Tam üç tabak cacık yedik… Böyle bir mutluluk olmaz… şimdi o gün fakirliğin ne kadar zor olduğunu anladım… Önceden bu duyguyu bildiğimi zannediyordum. Ama yanılmışım… Tağabey bu üç tabak cacık sonradan ne kadar direnirsek direnelim Muhtar Mehmet ağabeyin arkadaşların anlattığına göre müthiş konuşmasını kaçırmama sebep vermişti… Ayrılık bundan sonra gelip çatmıştı. Üzüntü tüm bedenimizi sarmıştı. Dokunsak ağlayacak durumdaydık… O gün bir haftalık yaşadıklarımız film şeridi gibi gözümüzün önünden geçmişti… Minübüse bindiğimizde şu şarkı üzüntüyle ağzımızdan çıkıyordu… Orda bir köy var uzakta
O köy bizim köyümüzdür
Gezmesek de tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür Orda bir ev var uzakta
O ev bizim evimizdir
Yatmasak da kalkmasak da
O ev bizim evimizdir Orda bir dağ var uzakta
O dağ bizim dağımızdır
İnmesek de çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır Orda bir ses var uzakta
O ses bizim sesimizdir
Duymasak da tınmasak da
O ses bizim sesimizdir Orda bir yol var uzakta
O yol bizim yolumuzdur
Dönmesek de varmasak da
O yol bizim yolumuzdur …. VOLKAN KAHYALAR
Sevgili Yurdagül Alkan ve Kadri Kanpak dostlarımızın gayretleriyle oluşturulmuş bir kitap.
Milliyet Blogçu kardeşlerimizin yazdıklarından derlenmiş.
Anlaşılıyor ki dostlarımız ellerini taşın altına sokmuş.
Sağolsun Yurdagül Hanım İstiklal’deki tanıtım kokteyline bendeniz naçizane cennetkuşunu da davet etti.
Adada olduğumdan muhtemelen gelemeyeceğimi fakat sanat yönetmeni olan küçük oğlumu temsilen göndereceğimi beyan ettim.
Cumartesi akşamı kitap elime geçecektir. Okuyup, elimden geldiğince eleştirimi yapacağım.
Aramızdan kitap çıkarabilenlerin olması beni sevindiriyor.
***
2 Haziran c.tesi 14.00 te, Ayhan Işık sok. No:6 tel: 0212 292 60 64 Beyoğlu-İst.

Küçük, soğuk, geçici, aidiyetsiz otel odaları barınıdırır kocaman anıları ve olur anı parçaları, geçmiş kırıntıları!
Otel odaları benim olmayan ama en benimle başabaşa olduğum metrekareler. Bavulum, kitabım, ben ve yoldaşla sığamadan doldurduğumuz en dört köşe duvarlar!
Otel odaları ve içinde geçen en emanet en dolu en yaşanılası zamanlar!
Ben severim otel odalarını. Elimde bavulum tek kişilik birkaç günlük bir dünya aralamayı. En fazla bir ya da iki yoldaşla birkaç gün kendi oluşturduğum bir hayatı paylaşmayı ortak beklentiler üzerine, bir hevesle birkaç gün sonra boşaltacağımı bildiğim dolaba asmayı krışmasın diye elbiselerimi alel acele, ve hep bir telaşla dağınık bırakıp ardımda kapıya çekip çıkmayı bir yere yetişmek üzere, önceden yapılmış planlar üzerine yaşamayı o odalarda bir süreliğine ve hiç gitmeyecek gibi yerleşmeyi her gece o benim olmayan yatağa soğuk banyolarında sıcak bir duş alıp takım takım pijamalarımı giydikten sonra uzatıp ayakalarımı gerine gerine kitap okuyarak ya da yalnız 3 kanal çeken mini tvlerinde zamping yaparak uykuya dalmayı ince yorganlara rahatsız yastıklara rağmen!
Severim işte o tek kişilik aidiyetsiz birkaç güncük hayatları. Hep yoğun hep koştur koştur yaşanır o odaya varana dek o günler. Ya işin vardır ya kafa dinelemye diye gider gezer tozar yorulursun, yorucudur! Nihayetinde bir otel odasında alırsın soluğu kendinle ya da sadece olmak istediklerinle! Her yerde olabilirsin dünyanın herhangi bir köşesinde ya da 81in 1inde belki okulunun sadece birkaç yüz metre ilerisinde! Ama hep aynıdır otel odaları bir yatak bir dolap bir tv ve hissettirdikleriyle. Garip bir huzur verir bana.
Kimler gelip gitmiştir kim bilir, kimler uyumuştur senden önce baş koyduğun yastıkta ama nihayetinde o an senindir! Senindir orda sahip olduğun ‘o’ anlar! şimdi ‘o an’ diyebileceğin niceleri canlanır sonraları zihninde. Yazsa eğer hep bir güneş kremi kokusu ve yanmış omuzlarının acısını eşlik eder anımsadıklarına. Kışsa ısınamadığından daha bir sarıldığın battaniyenin yorganın o gizli tozlu otel odası kokusu! Ve o odayı sarmalayan şehrin ruhu dolar odaya, sokaklarının esinitisi girer pencerelerinden içeri birbirinden ayırır o aynı odaları. Ve çalınır hep hatıra diye sabunları, şampuanları.
Ben çalanlardanım her gittiğim otelin o minik şampuanlarını, duş jellerini ve her o çalıntı anı stoğumu karıştırdığımda an ve an hatırlarım o parça parça maceraları tebessümle. Ve bir de fotoğraflarını çekerim o odaların bir kare! O bir kareden girip içeri yaşarım tekrar tekrar sanki aynı şeyleri dönünce. Bavulları, yolculukları, otel odalarını severim vesselam. Otobüsleri, uçakları, trenleri, havaalanlarını, garları, otogarları sevdiğim gibi. Özlemleri, kavuşmaları sevdiğim gibi, ayrılıklara alıştığım gibi. Fotoğlarla andığım, anılarda yaşadığım o yolculuklarla birbirine bağlanan ve otobüslerin, trenlerin, uçakların şahitlik ettiği bir bavula sığdırılan ve nihayet otel odalarında soluk alan o kısa maceraların birbirine geçmiş hali gibidir benim en güzel anılarım. Hepsinin tek ortak noktası ben! Anında kahkalar gülücükler ardında gözyaşları barındıran, hep özlenen sonraları ve hep özleneceği bilinerek dolu dolu yaşanan, kavuşmlarıyla, özlemleriyle, ayrılıklarıyla yağlı saçlarla, terli kıyafetlerle, yorgun bedenlerle, bitmeyen bir enerjiyle garlarda, yollarda en nihayetinde otel odalarında kendinle ve sadece olmak istediklerinle yaşanan madden aidiyetsiz manen hep senin o güzel maceraler o hayatın cilvesinden en güzel kesitler benim en elif yanımdır! stabil olamayacağım galiba ömrüm boyunca, ait hissedemeyeceğim kendimi yalnız bir yere!
Seviyorum her şeye rağmen seviyorum işte otel odalarını da!
Ve yine bir kısa yol ve otel odası göründü bana! Tam da sıkılmışken yine her şeyden, vizeler nedeniyle de ayrılamıyorken İstanbuldan ve de özlemişken deli gibi annemi de … Sanırım bana derin bir soluk verilirdi şöyle gidip içime çekmem için, çekip gidesim gelse de çok daha uzağa şimdilik şunu birkaç hafta erteleyerek daha sınır içi bir yere gitmek üzere heyecanlıyım yine, bu sefer yalnızca annem için!

Otel odaları…. Küçük, soğuk, geçici, aidiyetsiz otel odaları barınıdırır kocaman anıları ve olur anı parçaları, geçmiş kırıntıları!
Otel odaları benim olmayan ama en benimle başabaşa olduğum metrekareler. Bavulum, kitabım, ben ve yoldaşla sığamadan doldurduğumuz en dört köşe duvarlar!
Otel odaları ve içinde geçen en emanet en dolu en yaşanılası zamanlar!
Ben severim otel odalarını. Elimde bavulum tek kişilik birkaç günlük bir dünya aralamayı. En fazla bir ya da 2 yoldaşla birkaç gün kendi oluşturduğum bir hayatı paylaşmayı ortak beklentiler üzerine, bir hevesle birkaç gün sonra boşaltacağımı bildiğim dolaba asmayı krışmasın diye elbiselerimi alel acele, ve hep bir telaşla dağınık bırakıp ardımda kapıya çekip çıkmayı bir yere yetişmek üzere, önceden yapılmış planlar üzerine yaşamayı o odalarda bir süreliğine ve hiç gitmeyecek gibi yerleşmeyi her gece o benim olmayan yatağa soğuk banyolarında sıcak bir duş alıp takım takım pijamalarımı giydikten sonra uzatıp ayakalarımı gerine gerine kitap okuyarak ya da yalnız 3 kanal çeken mini tvlerinde zamping yaparak uykuya dalmayı ince yorganlara rahatsız yastıklara rağmen!
Severim işte o tek kişilik aidiyetsiz birkaç güncük hayatları. Hep yoğun hep koştur koştur yaşanır o odaya varana dek o günler. Ya işin vardır ya kafa dinelemye diye gider gezer tozar yorulursun.yorucudur ! Nihayetinde bir otel odasında alırsın soluğu kendinle ya da sadece olmak istediklerinle! Her yerde olabilirsin dünyanın herhangi bir köşesinde ya da 81in 1inde belki okulunun sadece birkaç yüz metre ilerisinde! Ama hep aynıdır otel odaları bir yatak bir dolap bir tv ve hissettirdikleriyle. Garip bir huzur verir!
Kimler gelip gitmiştir kim bilir, kimler uyumuştur senden önce baş koyduğun yasıkta ama nihayetinde o an senindir! Senindir orda sahip olduğun ‘o’ anlar! şimdi ‘o an’ diyebileceğin niceleri canlanır sonraları zihninde. Yazsa eğer hep bir güneş kremi kokusu ve yanmış omuzlarının acısını eşlik eder anımsadıklarına. Kışsa ısınamadığından daha bir sarıldığın battaniyenin yorganın o gizli tozlu otel odası kokusu! Ve o odayı sarmalayan şehrin ruhu dolar odaya, sokaklarının esinitisi girer pencerelerinden içeri birbirinden ayırır o aynı odaları. Ve çalınır hep hatıra diye sabunları, şampuanları.
Ben çalanlardanım her gittiğim otelin o minik şampuanlarını, duş jellerini ve her o çalıntı anı stoğumu karıştırdığımda an ve an hatırlarım o parça parça maceraları tebessümle. Ve bir de fotoğraflarını çekerim o odaların bir kare! O bir kareden girip içeri yaşarım tekrar tekrar sanki aynı şeyleri dönünce. Bavulları, yolculukları, otel odalarını severim vesselam. Otobüsleri, uçakları, trenleri, havaalanlarını, garları, otogarları sevdiğim gibi. Özlemleri, kavuşmaları sevdiğim gibi, ayrılıklara alıştığım gibi. Fotoğlarla andığım, anılarda yaşadığım o yolculuklarla birbirine bağlanan ve otobüslerin, trenlerin, uçakların şahitlik ettiği bir bavula sığdırılan ve nihayet otel odalarında soluk alan o kısa maceralarının birbirine geçmiş hali gibidir benim en güzel anılarım. Hepsinin tek ortak noktası ben! Anında kahkalar gülücükler ardında gözyaşları barındıran, hep özlenen sonraları ve hep özleneceği bilinerek dolu dolu yaşanan, kavuşmlarıyla, özlemleriyle, ayrılıklarıyla yağlı saçlarla, terli kıyafetlerle, yorgun bedenlerle, bitmeyen bir enerjiyle garlarda, yollarda en nihayetinde otel odalarında kendinle ve sadece olmak istediklerinle yaşanan madden aidiyetsiz manen hep senin o güzel maceraler o hayattın cilvesinden en güzel kesitler benim en elif yanımdır! Seviyorum her şeye rağmen seviyorum işte otel odalarını da!
Ve şimdi gidesim varken tam da ama ayrılamazken de aynı zamanda istanbul sınırlarından fazla şu lanet vize haftasında, annemi de özlemişken deli gibi soluğum yetmiyorken bana yine derin bir soluk almaya bir otel odasına gidiyorum hem de annemle buluşmaya! Çekip gidesim var aslında uzaklara ama istanbulda kalmam gerektiğinden bu hafta ben de istanbulun gidebilceğim en uzak noktasına gidiyorum işte! Alıp başımı gidemiyorum canımın deli gibi istediği gibi taa uzaklara ama olsun nihayetinde ucunda bir otel odası bir kavuşma, yeni bir ruh hali ve bu sefer sadece annem var!
İtiraf ediyorum ben çok arayan bir kadınım. Evde koyduğum eşyaların yerini pek bulamam, her zaman ararım sonunda da kesinkes bilirim. Bu sefer aradığımı henüz bulamadım ama bAşık Olmaya şeyler buldum en önemlisi unuttuğum iki şiiri buldum.
Bunlardan biri, benim çok sevdiğim ama büyüme çağında sürekli kavga ederek birbirimizden uzaklaştığımız kuzenime ait. Aslında şimdi kendisi hepimizden çok uzakta çünkü Amerika’da. Bizim kavgalarımız bir kişinin sevgisini paylaşamamakdandı ama o kişinin sevgisinin ikimize de yettiğini 30 yaşına gelirken anladık. Yine de birbirimizi çok özledik ve ben şehir dışında okuduğum üniversite yıllarında bana aşağıda ki şiiri yazmıştı. Yazdığında 10 yaşındaydı. Adı ‘ Sevgi Bağı ‘
Bugün çığlıklarla uyandım
Yine seni gördüm
bundan sonra yeter görmemekten öldüm
Her gece gözümdesin
Benim sevgilimsin
Sana olan sevgim sonsuza sürsün
Nereye baksam
Seni görüyorum
Gurbetine dayanamıyorum
Her gün sana dua ediyorum
Her zaman yolunu gözlüyorum
Ama gelmiyorsun
Bugüne kadar dayandım
Sana her gün ağladım
Bir gün kesinkes geleceksin
Biliyorum
Ama seni özlüyorum
Güller açtı
Zambaklar açtı
Gelmedin sevgilim
Papatyalar açtı
S.G. 27/01/92
Bulduğum öteki şiiri de hayatı paylaştığım kişi yazmıştı. O şiiri unuttuğumu söyleyememem fakat uzun süredir okumamıştım. Okudum ve yine birbirimizi seçmiş olmamızın ne kadar doğru bir karar olduğunu anladım. Zor kadınımdır, onla da çok tartışırım. Aşağıda ki şiiri de flört ederken ayrıldığımız bir anda yazmıştı. Ama ne güzel yazmış! Adı ‘ Gece Yarısında Gün Işığı ‘:
Karanlığın ortasında yalnızım
Vakit gece yarı
Belki gün henüz sonsa ermemiş
Güneş batmamış
Ama olsun sensizliğimi hissediyorum
Benim için vakit gece yarısı
Karanlığın ortasındayım
Bir ışık arıyorum bir ümit
Belirsizlikten çıkış noktası
Fakat nafile çırpınıyorum
Telefon sesiyle kendime geliyorum
Ahizenin öbür ucunda sen varsın
İçimden ılık bir su akıyor
Etraf aydınlanıyor birden
Belki gecenin tam ortası
Olsun sesini duydum ya
Güneşe kavuşuyorum
Y.Ş. 27/09/93
Başlıkda da dediğim gibi bana yazılan şiirler unutulmasın. Bundan sonraki şiirleri çocuklarımdan bekliyorum.
Gençler için lise dönemi, hayatının en enerjik olduğu ama hayatı anlamaya başladığı güç bir dönemdir aynı zamanda. Beyinlerde binbir düşüncenin, kalplerde kasırgaların estiği bir dönemdir. O dönemde başlar yarın endişeleri, birinci kalp çarpıntıları, çocuksu heyecanlar, duygusallıklar, hırçınlıklar..
Gelecekteki insan profiliniz o dönemde şekillenir. Okul, adı üzerine, belki de bilmeden hayat sınavlarını vermeye başladığınız, verilen pusulayla yolunuzu bulacağınız, yönünüzü tayin edeceğiniz hayatın startıdır.
Ve öğretmenler vardır. Bazen ana, bazen baba, bazen her ikisi. Kimi zaman kulak çeker, kimi zaman sever okşar. Yıllar geçer, ne o lise günleri, ne o döneminizin öğretmenlerini unutamazsınız.
Kadıköy Ticaret lisesi 1960 lı yıllarda, Anadolu yakasındaki ticaret lisesi eksikliği nedeniyle binası olmadan eğitime başlamış, birinci birkaç yıl Kemal Atatürk Ortaokuluyla aynı binaları paylaştıktan sonra, Milli Eğitim Bakanlığı’nın şimdiki Kadıköy Carrefour’un bulunduğu arazinin karşısında kiraladığı 5 katlı bir apartmanda eğitimine devam etmişti. Okul bizden sonraları, Göztepe’deki binasında eğitimine başlamıştı.
Anadolu yakasının tek Ticaret Lisesi olmasına rağmen yine de fazla kalabalık değildik. İstanbul’un o dönemki nüfusundan dolayı mıdır, yoksa Haydarpaşa Lisesi’nin veya Sanat okullarının daha çok tercih edilmesinden mi bilmiyorum.
Bu okula benzemeyen apartmanda mutluyduk. Ticaret Lisesi öğrencisi, okuldan sonra bir yerde çalışır, staj falan görürü düşüncesiyle, tek tedrisat sabahtan, öğleye kadardı. Öğretmenlerimizi severdik. Hem ailelerin, hem öğretmenlerin yaşam güçlüğü ile şimdikinden çok daha az sorunları olduğundan, onlarla diyaloglarımız sıcak, sevgi, saygı ise olması gerekenden de fazlaydı. Genelde de gençtiler. Bu da bir faktördü belki.
Bir lise öğrencisi olarak elbette muzipliklerimiz vardı onlara karşı. Belki haylazdık da.
Dersi de kaynattığımız olmuştu, Okulu da kırdığımız da. Ama kalpler kırılmazdı. her şeyin bir ölçüsü, sınırı vardı. Bizi iyi bir insan olarak yetiştirmenin yanında, vermeye çalıştıkları hayat dersinden pek bir şey anlamasak da, bizim iyiliğimiz için çabaladıklarının bilincindeydik hep. Onları hiç unutmadık.
Lise hayatı bittikten tam 40 yıl sonra bir öğretmenime rastlayabileceğimi hiç düşünmemiştim. Kader böyle bir güzelliği tam 40 küsur yıl sonra bir insana bağışlasa da, neler hissedebileceğini kestiremez insan. O yılların üzerinden askerlik geçmiş, çok uzun bir çalışma hayatı geçmiş, emekli olmuşuz, ülke baştan başa değişmiş, çocuklar büyümüz, torun sahibi olmuşuz. Fatih’in İstanbul’u fethi kadar uzun bir süre yaşanmış yıllar sanki.
Öğretmenimi gördüm.
Bir arada olan, o dönem okul arkadaşlarımdan birisi işaret etti. Sen şurada oturmakta olan hocamızda okumuş muydun?. En çok sevdiklerimin başında gelen öğretmenlerimden biriydi o. Mayıs ayı olmasına rağmen, güneşin yakıcı etkisinden korunmak için bir duvar kenarında gölge bir yerde oturuyordu. Bir lise talebesi heyecanı ile aynı o günlerdeki duygularla yaklaşıp elini öptüm.
Sevgiyle baktı yüzüme. İsmimi sordu. Yıllar insan fiziğini tamamen değiştirdiğinden tanıması mümkün değildi. İsmimi söyleyince, belki soyadımdan dolayı hemen tanıdı. Tanımakla kalmadı, ‘’’senin saçları kıvırcıktı o zamanlar’’ tanımaz mıyım seni diye bir de teyid etti.
O bir meslek lisesinde İngilizce öğretmeniydi üstelik. şöyle ki bu okuldaki meslek derslerden birine gelip, sınıf öğretmenliği falan da yapmamıştı ama bir öğretmende olması gerekenden de fazla dikkatli ve ilgiliydi. Beni 40 yıl sonra pat diye tarif eden o hafıza gücü şaşırtmadı.
O dönemden bahsettik biraz. Sonra, ordan buradan. Çocuklardan, torunlardan. O dönem ile sonraki dönemlerin karşılaştırmasını sordum. ‘’Sizin dönemizde karşılıklı hoşgörü daha fazlaydı dedi’’
40 yıl önceki gibi asil, 40 yıl önceki gibi zarifti yine. Bir lisan öğretmeni olmanın alışkanlığından, konuşurken, kelimeleri özenle seçiyor ve Türkçe öğretmeni diksiyonu ile telafuz ediyordu hala. Ne hoştu.
Fransa’da vefat eden, Milliyet’in birinci Türkiye Lisesler arası Müzik yarışması Türkiye birincisi olan okulumuzun gitaristi olan dönem arkadaşımız Sadık Kuyaş’ı nerden duyduysa duymuş, onu uğurlamaya gelmişti.
Ezan okunmaya başlamıştı. Ellerini öpüp vedalaştım. Sevgiyle, bir anne, oğul gibi yanaklarımdan öptü. Vedalaştık.
40 küsur yıl sonra öğretmenimi gördüm duygulandım. Yıllar çok şeyi alsa da, içinizdeki vefa minnet, şükran duygularıyla, sevgi ve saygıyı alamıyor. Bize buları sağlayanlardan belki biri de o idi.
O an, sanki zaman durmuş, hiçbir şey değişmemişti.
40 yıl önce benim nişanıma gelmişti ve dün de bir bAşık Olmaya 40 yıl önceki bir öğrencisine son görevi yapmaya.
Canım öğretmenim.
Öğretmenlikten emekli olmuştu ama sanki bu kez de evlatlarına sahip çıkmaya çalışan bir anne gibi, her zamanki asaleti ve mütevaziliği ile insanlara hayat dersi vermeye devam ediyordu.














