Arama Yapın

Resim

Din olgusunun amacı nedir? Yaratıcıya iman nedir? Dinin toplum yaşamındaki yeri ve önemi nedir? En önemlisi “din” ile yaratıcı tarafından sağlanmak istenen nedir?


Buna benzer yüzlerce soru üretebiliriz. Oysa ki geçmiş çok tanrılı dinlerden, günümüz semavi (müslümanlık, musevilik, hristiyanlık) dinlerine kadar tüm dinlerin temel felsefesi “sevgi” dir. Önce yaratıcıyı sevmek, yaratandan dolayı onun yarattığı insanları (tümüyle ve ayrım yapmadan), hayvanları, bitkileri, doğayı, dünyayı ve hatta alemi sevmektir. Çok sevdiğin yaratıcının yarattığı her şeyi korumak, ona zarar vermemektir.


Bu hoşgörü ve iyilik anlayışı, aynı zamanda toplumsal sosyal yaşamı da düzenler. Toplumsal kurallar, hoşgörü, sevgi ve iyilik üzerine kurulur. Böyle olunca da kötülük bertaraf edilir. Hiç bir dinin bu mantıkta olmadığını iddaa edebilecek kişi var mıdır?


Gerçek yaşama geldiğimiz de ise bu durum değişir. Bilinen dinlerden osiris, atlantis ve maya uygarlıklarından bu yana, dinler hep birileri tarafından kullanılmıştır. İskenderiye’de hıristiyanlar, agarta inançlarını yok edip, rahiplerini ya öldürmüş, ya da sürgün etmiş ve tarihin en büyük yazılı hazinesi “Büyük İskenderiye Kütüphanesi”ni yakmışlardır. Ardından da İskenderiye’de bulunan museviler aynı şekilde yok edilmiştir. Peki ne amaçla? O dinin yöneticilerinin, rakip olabilecek bir inanışa olan hazımsızlığıdır.


Ben burada sadece hıristiyanları suçlamak niyetinde fduyuru değilim. Tarih boyunca dinler, kardeşlik, barış ve sevgi yerine, insanlara kavga aracı olarak sunulmuştur. Müslümanlara karşı haçlı seferleri, dini yayma adına Emevi seferleri ve bugün dahi Filistin’de Yahudilerce sürdürülen Müslüman kıyımı. şöyle ki insanlar, dini için kendi gibi inanmayan insanları öldürmeyi, kendilerince bir hak bilmişlerdir.


En güzel örnek Kudüs’tür. Kudüs, 3 semavi din tarafından da kutsal olarak tanımlanmış bir bölgedir. Kudüs için tarih boyunca sayısız savaşlar yapılmış, binlerce insan ölmüştür. Hıristiyanlar ve Müslümanlar tarafından sırayla ele geçirilmiş ve nihayetinde bugün Yahudilerin kontrolündedir. Ve hala Kudüs için insan oğlu ölmeye devam etmektedir. Ama hiç kimse çıkıpta; “Madem Kudüs 3 semavi din içinde kutsal, demek ki gerçekten kutsal bir yerdir. Burada kan akıtmak doğru değildir. Burayı ilahi dinler merkezi yapalım. Hıristiyanlığın merkezi Vatikan, Müslümanlığın merkezi Mekke gibi, burasıda ilahi dinler merkezi olsun. Her dinin ibadethaneleri, temsilcileri, araştırma enstitüleri bulunsun. Dinler arası bir diyalog kurulsun.” dememektedir.


Çünkü semavi dinleri yöneten ve bundan çıkar sağlayanlar böyle bir şeyi istemezler. İnsanlar, kendilerine dinlerinin emrettiği “sevgi” kavramını farkeder ve birbirlerini öldürmezlerse, bu işten iktidar ve kaynak sağlayanlar yok olacaktırlar.


Tıpkı bugün ülkemizde, dini siyasi bir alet olarak kullanarak, insanların dini duyguları üzerinden iktidar sağlayıp, bunun nimetlerinden faydalananlar gibi…


Tıpkı Dan Brown’ın kitaplarında bahsettiği, rahip kitleleri tarafından bilim adamlarının katledilmesi gibi…


Tıpkı bir zamanlar Hitler faşizmi tarafından soykırıma uğrayıp, envai işkencelere maruz kalan Yahudilerin, bugün yönetenleri tarafından müslümanlara aynı işkenceleri uygulaması gibi…


Tıpkı insan oğlunun, madenler çıkartmak, hazineler keşfetmek, karnını daha fazla doyurmak, köşkler, evler yapmak için doğayı, bitki örtüsünü, hayvanları yok etmesi gibi…


Oysa ki başta da söylediğim gibi, hiç bir din öldürmeyi emretmez. Çünkü her dinin temeli, yaratıcı ve onun yarattıklarını sevmek üzerine kurulmuştur. (Tahribatları öngörmüyorum) Özellikle de bizim dinimiz islamiyet, her fırsatta yaradan ve yarattıklarına sevgiden bahseder.


Öyle ise, nedir biz insanlardaki bu büyük kin?


Sözlerimi Yunus Emre ise tamamlamak istiyorum;


“Yaradılanı sevdim, yaratandan ötürü”

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Kar taneleri, bilim adamları tarafından yıllardır araştırılan ve tam olarak çözülemeyen konulardan biridir.

Bir metre küp karda yaklaşık 350 milyon kar taneciği bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu kar tanelerinin her biri farklı şekillere sahip altıgen yapılardan oluşur. Kar tanelerindeki simetrinin ve biri diğerinden farklı olan yapılarının nasıl oluştuğu, bilim adamları için hala anlaşılamayan bir sır gibidir. Elbette kar tanelerindeki bu kusursuz sistem, Allah’ın Bedi (örneksiz yaratan) sıfatının bir tecellisidir. Allah yarattığı her şeyi sanatıyla kuşatandır.

Kar taneleri incelendiğinde Allah’ın eşsiz sanatı ortaya çıkmaktadır. Küçük sivri uçlu şekiller, çok dallı yıldızlar ve benzer ama farklı pek çok şekilden oluşan kar tanelerinin oluşumu hayret vericidir. Bir kar tanesinde iki yüzden çok buz kristali bulunur. Kar kristalleri, mükemmel bir düzen içinde şekillenmiş su moleküllerinden oluşur. Şaheser görünüme sahip kar kristalleri, su buharının bulutlardan geçerken soğuması ile şekillenir. Bu şu şekilde olur:

Su buharının içinde düzensiz bir şekilde her tarafa dağılmış olan su molekülleri, bulutlardan geçerken ısının düşmesiyle beraber hareketliliklerini kaybederler. Hareketlilikleri azalan su molekülleri bir süre sonra gruplaşmaya başlar ve katı bir hal alırlar. Ancak burada çok çok ilginç bir durum vardır. Gruplaşan su molekülleri düzensiz ve rastgele bir şekilde değil tam tersine daima birbirine benzeyen mikroskobik altıgenler şeklinde birleşirler. Her kar tanesi önce tek altıgen su molekülünden oluşur, daha sonra öteki altıgen su molekülleri de bu birinci parçanın üzerine eklenir.

Kar taneleri neden altıgen ve simetriktir ve neden hepsi farklı şekillerdedir? Neden kenarları düz değil de köşelidir? Bu soruların cevabı hala çözülememiştir. Canlılığın evrimle var olduğunu öne süren bazı bilim adamları, dna’ya sahip olmayan, mutasyon geçirmeyen kar tanelerindeki bu mükemmel yapıyı açıklayamamaktadırlar.

Elbette hiçbir tesadüfî sistem, bu kadar kusursuz şekil, simetri ve düzen oluşturamaz. Apaçık ortada olan tek gerçek, yaratmada hiçbir ortağı olmayan Allah’ın sonsuz kuvvet sahibi olduğu ve örneksiz yarattığıdır.

O Allah ki, Yaratan’dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

İsrâ

81. ayet:

"Hak geldi,

Bâtıl zail oldu"

Nedir,

Anlamı sizce?..

İsterseniz

Gelin birlikte

Mütalaa edelim…

Önce Hak’tan

Başlayalım,

O’nun gelişiyle

Yok olacak,

Bâtıl ile de

Tamamlayalım…

Hak

Allah’ın bir diğer

Adıdır,

Ama aynı zamanda

Yarattığı her canlıya

Tanıdığı da

Bir haktır!..

Bu yüzden

Hukuk,

Hakkın çoğuludur…

Hak geldiğinde

Bâtıl da

Zail olduğuna göre,

Bâtıl

Hukuksuzluk

Olmalı değil mi?..

Özetle:

"Hak geldi,

Bâtıl zail oldu"

Hukuk geldi,

Hukuksuzluk

Yok oldu…

Bugün

Hukuksuzluk batağına

Batan bizler,

Akif’in

İstiklâl Marşı’nda:

"Hakkıdır,

Hakk’a tapan,

Milletimin İstiklâl!"

Dizesinden hiçbir şey

Anlamazken,

İslam’ın

Temel haklarından da

Çakar olduk…

Bu kaçışımız nereye?

Bâtıl’a,

öteki bir ifadeyle

Hukuksuzluğa

Değil mi?…

Peygaberimiz

Hz. Muhammed’in

Miracı

Bir gece yürüyüşü

Değil miydi?

Hukuksuzluğun

Karanlığından,

Hukuk’un aydınlığına…

Rıza Üsküdar

8 Ağustos 2010/Eskişehir

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Din İşleri Yüksek Kurulu, fitre miktarını açıkladı!


Evet, fitre miktarı asgari 7 lira olarak belirledi…


Kurul, ancak herkesin kendi hayat standartlarına göre asgari günlük gıda harcamalarına denk düşecek bir meblağ vermesini de tavsiye etti.


Yüksek Kurul’un bu yılki fıtır sadakası (fitre) miktarının saptandığı kararında, fitrenin Ramazan bayramına kavuşan ve temel ihtiyaçlarının dışında belli bir miktar mala sahip olan Müslümanların kendileri ve velayetleri altındaki kişiler için yerine getirmekle yükümlü oldukları mali bir ibadet olduğuna işaret etti!


Fitre ile her Müslüman’ın, ihtiyacı olan yoksullara az da olsa bir şeyler verebilmenin ve yardımlaşmanın sevincini yaşamak herkese nasip olabilecek bir yardım şekli.


Bildiğiniz gibi fitre, zekâttan farklı olarak daha geniş bir kesim tarafından yerine getirilir…


Fitrenin Müslüman toplumların neredeyse tamamına yakın bir kesimi tarafından veriliyor olması ve miktarının belli seviyede olması bu yönde hayır yapacaklara kolaylık sağlıyor.


Tağabey verilecek bu tutar ”asgari miktar” olduğundan, fitrede verilecek meblağ konusunda bir yüksek sınırın olmadığı da gerçek. Herkesin kendi hayat standartlarına göre asgari günlük gıda harcamalarına denk düşecek bir meblağı vermesi tavsiye edilen miktar.


Fitre; gıda gibi ayni olarak veya para şeklinde nakdi olarak da ödenebilir.


Hayır yapacaklar için tarihi bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Dini siyasete alet edenlerin bu tarihi olayı dikkat çekmekte bulundurmalarında yarar var. Ne de olsa onların padişahlık özlemi gittikçe kabarıyor!


Fatih Sultan Mehmet ne demişti;


“Yardım gece karanlıkta kimse görmeden yapıla…”


“Bir elin verdiğini öteki el görmeye…”


şimdi bu tarihi bilgilerin ışığında ülkemizde yapılan yardımlara bakalım. Elektriği ve suyu olmayan köylere, buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtmak, yazın kavurucu sıcağında evlerin önüne, tırlarla kömür çuvallarını fırlatıp atmak, ardından günü geçmiş gıda maddelerini kapıların önüne herkesin göreceği şekilde koymak gibi…


Ya gece yarısı şehidin ailesine mağaza açtırtıp giydiren ve şunu toplumla paylaşan belediye başkanı…


Oğlu kefeni giymiş! Sen ona altın işlemeli kaftan giydirsen ne yazar?


Ya kümes gibi evi görünce ailesine ev bağışlayan TOKİ…


Bu yardımları toplumla paylaşmak zorunda mısınız?


Yaptığınız yardımı neden reklâm ediyorsunuz?


O babanın toplum içindeki konumunu niye düşünmüyorsunuz? Neden o babaya; “Bizi çok burdular” dedirtiyorsunuz?


Utancın uçurumunda elsiz ayaksız bırakıyorsunuz?


O şehit babası veya öteki şehit babaları; “Evimiz olması için oğlan mı vermeliyiz” dese; ne cevap vereceksiniz?


İnsan onurunu, kalbini, vicdanını, gururunu yerin dibine batırıyorsunuz?


Neden şunu sessiz sedasız yapmıyorsunuz?


Şimdi vereceğiniz fitreleri ve zekâtları da toplumla paylaşacak mısınız?


Yardımın saygı ve sessizlik içinde yapılacağını ne zaman öğreneceksiniz?


Çuvalla kömürü, kamyonun arkasından ekmek dağıtıp, halkın birbirini ezmesini zevkle seyredenler, bu alışkanlığınızdan ne zaman vazgeçeceksiniz?


Öteki ele dikkat edip, kırıp dökmeden, o yardımı alanın, yardımın ağırlığı altında ezilmesinin, burulmasının, tükenmesinin önüne ne zaman geçeceksiniz?


Bu yazıyı niye kaleme aldım? Şehit ailesine giyecek yardımı yapan Kozan Belediye Başkanı AKP’li Kazım Özgan’ın basına söylediklerini görünce, bir anda kendimi şehit babasını, ailesinin yerine koydum. Ben burada yerin dibine geçip, o yardımları belediye başkanının yüzüne çarpmayı düşündüm!


Bu konuda blog yazıp, şehit ailesine yardım kampanyası başlatmak istemekte olan Yurdagül ALKAN’ı tüm kalbimle destekliyorum. Ve her çeşitli katkıyı yapmaya hazırım.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Berat kandili olarak bildiğimiz bu gecenin aslı, İslam öncesi Yahudilerin inandıkları hikayelerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yahudi dinindekiler İslamiyet’e girdikten sonrada eski inançlarına ait olan efsane ve hikayeleri anlatmaya devam edip sanki İslamiyet’e aitmiş gibi görülmesine sebep olmuşlardır.

Roj haşana, Kurtuluş günü manasına da gelir. Musa A.S. Firavundan kurtulduğu, kavmini kurtardığı günün kutlaması, İnsanın Roş haşana ya tasarımı yapılan bir yıllık kaderi, yom kippur da son şeklini alır ve mühürlenir İnancı vardır.

Hüküm günü inancını yorumlayan Rabenu Behay; Roş Haşanah, alelade insanların bilinçlerinin öylesine üstünde bir düzeyde yer alır ki, açık seçik anlatılamaz, yalnızca üstü kapalı bir biçimde sözü edilebilir.” Şeklinde açıklar.

Yine Musevilerin gündüz dualarında;

“Bu gün, ülkeler hakkında, hanginizin savaşıp, hanginizin barış içinde yaşayacağına, hanginizin açlık çekip, hanginizin bolluk içinde yaşayacağına karar verilecek; ve tüm yaratıklar yaşamda ve ölümde bunları hatırlamaya çağırılacaklar.” (Musaf duası)

Kaçının bu dünyadan göç edip, kaçının yaratılacağı Roş Haşana’da yazılıp, Yom Kipur’da mühürlenecek; hanginizin yaşayıp, hanginizin öleceği; hanginizin önceden tayin edilen zamanda ölüp, hanginizin zamanından önce öleceği..”. (Nesane Tokef duası)

“Roş Haşana’da üç kitap açılır, biri ruhunda kötülük besleyenin kitabıdır, öbürü dürüstün kitabıdır, üçüncüsü ise ikisinin arasındakilerin kitabıdır. Dürüst ve adil olanların adları, yaşam kitabına yazılıp, hemen mühürlenir, kötü ruhluların adları, ölüm kitabına yazılıp, hemen mühürlenir, aradakilerin adları ise Roş Haşana’dan, Yom Kipur’a kadar askıya alınır. Hak ederlerse, adları yaşayanlar arasında yer alır, aksi halde öleceklerin arasında yer alırlar.” (Roş Haşana, 16b)

Görüldüğü gibi sanki tatile çıkacak bir tanrıya inanır gibi batıl bir inanç şeklinden bahsediliyor. Halbuki Kur’an’a sorduğumuzda;

- O her an iş başındadır. (Rahman /29)

şöyle ki Allah’ın her an hayata aktif ve aktüel bir müdahildir. Tatile çıkması, önceden 6 gün çalışıp sonra dinlenen, Önceden yaratıp planlayıp sonra dinlenen bir tanrı değildir. Allah;

- O’nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O

da hemen oluverir. (Yasin/82)

Kudretinde bir Allah’tır. Nitekim Allah Resulünün Miraç hadisinde Allah Resulü Cibril’e;

"Bir şeyleri çıkarken gördüm acayip bir şeyler şöyle ki tarifini yapamadığım bir şeyler. Bunlara karşılık bir şeyler de iniyordu. Sordum:

- Ya Cibril bu nedir? Dedi ki;

– Bu çıkanlar insanlığın amelleri, İnenlerde amellere karşı anında yaratılan durumlardır.”

Şeklinde açıklamıştır. şöyle ki her an hayata müdahil olan, hesabını anında gören bir Allah’tır anlamını teyit eder.

Görüldüğü gibi Musevi inancının bu batıl efsanesi, İslamiyet’e Berat kandili olarak yansımıştır.

Araştırmacı, akademisyen yazar Mustafa İslamoğlu Berat Kandilinin özgünlüğü nedir sorusuna;

“Hiçbir özgünlüğü yoktur. Ve bunun da aslı yoktur. Ha..! beraat gecesinde ne vardır:.! Aslında gelen rivayetlere baktığımızda bu geceye özel bir rivayette yoktur. Özel bir şey de yoktur. Ama Allah Resulü; 3 aylara girildiğinde kademeli olarak Ramazana bir hazırlık yapardı. Bu hazırlığın bir üst kademeye tırmandırması hadisesi olarak anlamak lazım. Yoksa bununla alakası yoktur.“ şeklinde verdiği cevap daha gerçekçi ve mantıklı olduğu görüşündeyim.

Bu bilgilerin bilinmesi ve paylaşılması, Allah’a olan inancımızı doğru bir kanalda tutması, yanlış kanatlar oluşturmaması içindir.

Benim önerim; Allah Resulünün; Ramazan ayına yaklaşırken giderek artan ibadetler zincirinden bir halka gibi kabul edip bu zihniyetle hareket edilmesi, sadece bir gece ile kısıtlamayıp, Musevilikteki gibi yanlış beklentilere kapılmadan değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Yazımı yine Allah Resulünün duası ile bitiriyorum:

“Ey Allah’ım! Recep ve şabanı bize mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur ”

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Günümüzde bazı Nur talebeleri ısrarla Said Nursi’yi Hz. Mehdi olarak kabul ediyorlar, ya da Hz. Mehdi şahsı manevidir diyorlar. Hz. Mehdi’nin bir şahıs olarak gelmeyeceğini söylüyorlar. Hâlbuki Bediüzzaman Risalelerde kendisinin Hz. Mehdi olmadığını çok net açıklamış, kendisinden sonra gelecek çok mübarek bir şahıstan şöyle ki Hz. Mehdi’den, onun görevlerinden ve yanında onu destekleyecek son derece samimi 313 talebesinden çok detaylı bahsetmiştir.


… Said itiraznamesinde demiş ki: “Ben seyyid değilim. MEHDİ SEYYİD (PEYGAMBERİMİZ (SAV) SOYUNDAN OLAN KİMSE) OLACAK.” diye onları reddetmiş. (Şualar, S. 368)


… Ben de onlara demiştim: “Ben, kendimi seyyid (Peygamberimiz’in soyundan) bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten (Peygamberimiz’in ailesinden) olacaktır.” (Emirdağ Lâhikası-1, S. 267)


O gelecek zatın ismini vermek, üç vazifesi birden hatıra geliyor; yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Yakîniyet-i bürhaniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı galibe inkılâp eder; daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imanda görünmemeye başlar. Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasip görülmüyor. Belki “MÜCEDDİDDİR, ONUN PİŞDARIDIR” denilebilir. (Sikke- Tasdik-i Gaybi, S. 10)


O ileride gelecek acib bir şahsın (şaşılan ve hayret uyandıran şahsın) bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı (önceden gelen takipçisi) ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi (öncü bir askeri) olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, S. 162)


Bediüzzaman yine yazdığı eserlerde Risalelere gerçek değerini Hz. Mehdi’nin vereceğini, Hz. Mehdi’nin Risalelerle ders yapacağını, insanları imana davet edeceğini bildirmiştir. Hz. Mehdi’nin gelişini inkâr etmek hem Risaleleri hem de Bediüzzaman’ı inkâr etmek demektir. Bediüzzaman ahir zamanda gelecek ve tüm dünyayı İslam’a döndürecek bu mübarek şahıstan bu kadar detaylı bahsederken, bu çok önemli gerçeği görmezden gelmek, gerçekleri kabul etmemek olmaz. Samimi Nur talebelerine düşen kesinkes İttihad-ı İslam’ı savunmak, Müslümanları kesinkes bir araya getirmek, uzlaştırmak ve Hz. Mehdi’nin geleceğine kesinkes güvenmek ve inanmaktır. Bu Risalelerde anlatılan değiştirilemez bir gerçektir ve Allah’ın izniyle kesinkes gerçekleşecektir.


Biri, Risale-i Nur’dur. Biri de, onun bir tercümanı. Ve Risale-i Nur hakkındaki hüsn-ü zannınız daha fevkinde Risale-i Nur’a lâyıktır. Çünki Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesidir. ÂHİRZAMANDA GELECEK HAZRET-İ MEHDİ DE ONA O KIYMETİ VERECEK İTİKADINDAYIM. Üstad’ın bu ifadesi Emirdağ Lahikası’nın el yazmasında yer almaktadır.


Kaynak: bediuzzamanvemehdi.com/


Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi kesinkes ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Yüce Allah, ‘Müminler ancak kardeştirler…’ (Hucurat Suresi, 10) ayetiyle müminlerin kan bağına gerek olmaksızın kardeş olduklarını ve aralarında sevgi bağı kıldığını bildirir. İnanan insanların arasındaki bu son derece güçlü bağ, kaynağını Allah aşkından alan gerçek sevgidir. Peygamber Efendimiz (sav) de Allah’ın bu buyruğu gereği, müminler arasındaki kardeşliğin asla bozulmamasını ister ve veda hutbesindeki sözleriyle şunu vasiyet eder.


“Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler… Birbirinize hased etmeyiniz.
Birbirinizle buğz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsmeyiniz ve ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz.
(Mace , Cilt 10, s. 32)


Ülkeleri, kültürleri, dilleri ve aileleri farklı da olsa samimi müminleri bir araya getiren ve kardeşlik bağıyla bağlayan, Allah’ın din olarak seçip beğendiği
İslam dinidir. Müminlerin birbirlerine duydukları derin sevgi, Allah sevgisi/korkusu temelleri üzerinde kurulmuştur ve bu sağlam temeller üzerinde yükselir.


Müminlerin birlikteliğinin önemli özelliklerinden biri, Allah rızası için birbirlerini sevmeleri nedeniyle güçlü olmalarıdır. Az sayıda da olsalar, sayıca daha çok olan bir topluluğa kalplerindeki iman nedeniyle galip gelecek güce sahiptirler. Nicelik değil nitelik önemlidir ve gerçek anlamda güçlü olan, Allah’ın Kendi ruhundan üflediği ruha sahip mümindir.


Allah, “Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş
bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.”
(Saf Suresi, 4)
hükmüyle müminlerin aralarındaki bağın nasıl olması gerektiğini haber
verir.


Ancak insanları saptırmak için kuruntular veren, taktik ve tuzaklar geliştiren şeytan, müminlerin arasındaki birliği, sevgi ve dayanışmayı bozma çabası içindedir. Allah, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini
söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.”
(İsra Suresi, 53) ayetiyle, şeytanın bu çabasına dikkat çeker.


Şeytanın planlayıp, fırsat bulduğu an uygulamaya koyduğu sinsi tuzaklarına düşmemek için, müminler, birbirlerine hatırlatmalarda ve uyarılarda bulunurlar. Sonsuz ahiretlerini düşünerek birbirlerinin hatalarını düzeltmeye çalışırlar. Samimi mümin, kardeşi hata yaptığında onun samimiyetini, iyi yönlerini ve Allah yolundaki salih amellerini düşünerek, hatasını örter, güzel ahlakla ona yardım olur, yardım eder. Hastalanan çocuğunu yalnız bırakmayan anne gibi, mümin kardeşinin yanında olur…


Samimi inanan insan, ahirette yalnızca kendi vereceği hesabı düşünmez. O, kardeşlerinin de sonsuz mutluluğuna vesile olabilmeyi ister. Bu sevgi herhangi bir dünyevi çıkar kaygısı ile bozulmamış sevgidir; Allah’ın müminlerin
kalplerinde kıldığı bir nimettir.


Bediüzzaman müminlerin kardeşliği konusunda şöyle söyler:


“… Çünkü nasıl insanın bir eli öteki eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez (eleştirmez), dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını
görmez. Belki birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter, ihtiyacına
yardım eder, vazifesine yardım eder; yoksa o vücud-u insanın (insan
bedeninin)
hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne geçmeye çalışmaz,
birbirinin kusurunu görerek eleştirmek suretiyle şevkini kırıp yılgınlığa
uğratmaz. Belki bütün meziyetleriyle, birbirinin hareketini genel amaca yönlendirmek için yardım ederler, hakiki bir dayanışma ve bir birlik ile
yaratılış gayelerine doğru yürürler. Eğer zerre mikdar bir saldırı, bir zorbalık karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz meyvesiz bırakacak. Fabrika
sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak… “

(21. Lema, Sayfa 668-669)


Belalar, musibetler müminlerin üstüne yağmur gibi yağar ama akar gider. Yağış şiddetli olduğunda biraz nem kalır; ancak güneşle o da kurur; sebebi müminler birbirlerine güneş etkisi oluştururlar.


Bugün de tüm Müslümanlar, Kur’an’a iman eden, Allah’ın buyruklarına ve Peygamberimiz’in (sav) sünnetine uyanları kardeşleri olarak görmeli, bunun gerçek sevginin gereği ve yaşamaları gereken üstün bir ahlâk olduğunu unutmamalıdırlar.


Kur’an ahlâkının özünde, inanç birliği ve ortak değerler vardır. Bizlere düşen şunu özümsemek ve ayrılığa düşmekten sakınmaktır; Allah’ın ipine sarılmak, dağılıp ayrılmamaktır. Bu, Yüce Allah’ın tüm iman sahiplerine buyruğudur.


“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve
Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun
nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş
çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki
hidayete erersiniz
diye, Allah size ayetlerini böyle açıklar.”
(Al-i İmran Suresi, 103)


İhtilafın Çözümü: İttifak


Günümüzde Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan birçok konu vardır.
Fikir birliğine varılamaması nedeniyle birçok konu tartışma ve çatışmaya dönüşmektedir. Oysa aklın ve vicdanın yolu bir olmalı, kanlı ideolojiler yok
olana kadar fikir mücadelesi sürmelidir. Bu çarpık görüşlerin yeryüzünden tamamen kalktığını ancak, terör, anarşi ve zulümler durduğunda anlayabiliriz. Hala masum insan oğlu katlediliyor ve birçok yerde zulümler devam ediyorsa,
bu kanlı ideolojilerin taraftarları bugün de iş başında demektir.


Sorunlar deccali/şeytani yöntemlerle değil, rahmani yöntemlerle çözülür.
Allah’ın sistemi, şeytanî sistemin yerini almadıkça, yaşanan ızdırabın, acının önüne geçmek mümkün değildir.


Bugün dünyanın dört köşesinde akan kanı durduracak olan Müslümanlar’ın bir araya gelmeleri, kardeşlik ve birlik ruhunu yeniden inşa etmeleridir.
İmkanlarını birleştirerek elbirliği ile insanları zulme karşı korumaları son
derece önemlidir. Bu fikir mücadelesinde ne kadar çok hizmet edilirse, ‘yeryüzünde fitne kalmaması’ daha çabuk gerçekleşecektir.


“…Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma…”
(Haşr Suresi, 10) ayetindeki dua, duamız olmalı, geçmişte yaşanan
düşmanlıklar unutulmalıdır. Kin ve buğz, Allah’ın beğendiği üstün ahlâkla bağdaşmaz.

Allah’ın rızasını kazanmak, cennet ehlinin özelliklerine sahip olabilmek için kin
ve nefretten arınmamız şarttır. İnanan insanların merhamet, adalet, hoşgörü,
özveri gibi üstün ahlâk özellikleri sergileyerek, kardeşlik bağlarını daha da güçlendirme yönünde çabalarını artırmaları gerekir. Çünkü sonsuz barınma
ve mutluluk yurdundaki kardeşliğin temelleri burada atılır.


“Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.” (Hicr Suresi, 47)


Selam Haber

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Geçenlerde dostlarla bir mekanda oturuyoruz, herkesin tadı tuzu yerinde, sohbet kaynaşmış, iş muhabbete dönüşmüş ve konu tartışma babını aralamış idi. Konu, nasıl oldu ise, Irkçılık oldu. Bana döndüler:

- Mustafa, sen ku’ran’ı bizden iyi bilirsin. Kuran, ırkçılık için ne diyor? diye soru sordular.

Hiç düşünmeden, düşünmeye gerek bile duymadan:

- ırkçılık ve ku’ran asla bir araya gelmez! Bu hem ALLAH’IN emirlerine aykırı olur, hemde insanın fıtratı ile bağdaşmaz. dedim.

Hemen biri zıpladı ve Türklüğün üstünlüğünden, Türk olmanın ayrıcalığından bahıs etti. Kendisine döndüm:

- Bak kardeş, senin Türk doğmanda senin ne kadar payın var? şöyle ki Arap bir aileden doğsa idin, yahut Kürt bir aileden doğsa idin ne olacaktı? diye itirazımı dile getirdim.

- Ya öyle bakamazsın ama, o farklı bir boyutu.

- Niye öyle bakamıyormuşuz? Sonuçta kendi payın yok! Senin payın olmayan birşeyde, kendini üstün tutmak apaçık Nefsini ilah etmekten bAşık Olmaya şey değildir, ki bu işin sonucuda Müşrikliğe kapı açar! dedim.

Hemen zıpladı, vay efendim ben nasıl olurda böyle şey söylermişim, Türk düşmanımıymışım vs vs…

Uzun lafın kısası, bu konu uzadıkça uzadı. Sonunda laf bulamayınca sadece ( her zaman olduğu gibi maalesef ) ” ALLAH islah etsin” demeklen konuyu kapatmaya çalıştılar.

***
Şimdi bazıları belkide bana kızacaklar. Ama asla doğruyu söylemekten çekinmedim, ve asla çekinmeyeceğimde. Hiç kimse kusurumada bakmasın! Ku’ran ile ırkçılık asla bir araya gelmez! Bu apaçık Ku’ran’a aykırı bir davranıştır. Hele hele bir Ku’ran Müslümanı kalkıpta “kendi ırkını” bAşık Olmaya “ırklardan” üstün tutuyor ise, bu apaçık küfürdür diye düşünmekteyim. Nitekim Ku’ran’ı kerim`de:

Hucurat Suresi 13 Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, sakınılması gereken şeylerden en çok sakınanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.

şöyle ki kısaca her milleti, her toplumu, her kabileyi ALLAH yarattı! Bunun aksini iddia edecek olan var mı? Müşrike dahi sorsak, kesinlikle ” ALLAH yarattı” diyecektir.

Madem ALLAH yarattı her milleti, o zaman bazı milletin öteki milletden üstün olmasını neye dayandıracağız? Hele bir Ku’ran müslümanı şunu nasıl yapacak, neye dayanarak yapacak?

Veda hutbesinde çok sevdiğim bir kesitde ” Arabın arap olmayana üstünlüğü yoktur, üstünlük takva iledir..” diyor Resulullah! Ki hiç şüphesiz bu en doğru sözlerden bir tanesidir. Bugün Türkiye’de yaşamış olsa idi, şüphesiz şunu şöyle ifade edecekti ” Türkün türk olmayana üstünlüğü yoktur, üstünlük takva iledir!”
Bazıları kalkıp: ” vay efendim, Mustafa Türklüğe karşı çıkıyor, Türk düşmanı herhalde” diye saçmaca karalama kampanyası başlatacaktır, söylemese bile aklından geçirecektir. Zaten şunu yazarkende tahmin ederek yazıyorum. Böyle düşünenlere tek bir cevabım var benim:

Bakara Suresi 135 Yahudi yahut Hıristiyan olun ki doğruya kılavuzlanasınız. dediler. De ki: “Hayır, öyle değil. Şirk ve yozlaşmadan uzak bir biçimde, İbrahim milletinden olalım. O, şirke bulaşanlardan değildi.”

Bu ayeti seçmemin nedeni, Yahudi ve Hıristiyan yerine burada pek ala ” Şu millet”, yahut ” Şu kültür”, yahut ” Şu din” koyabiliriz. Nitekim Ku’ran’ı kerim hayatımızın her ince noktasına hitap edecek şekilde indirilmiştir. Onun için bazılarının yaptığını ben Ku’ran ile bağdaştıramadığım gibi, Ku’ran Müslümanına da hiç yakıştıramıyorum.

Saygılarımla
Mustafa Çelebi

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Altı milyardan fazla insan, aynı yüzyılın, aynı yılında, aynı gezegende yaşıyoruz.


Ama tek ortak noktamız hepimizi yaratanın Allah olması! Hepimiz aynı çağda bile yaşamıyoruz:


Kimi kabileler hâlâ taş devrini, kimi çiftçiler hala neolitik çağı yaşıyor; kara sabanla çift sürüyor, geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. öteki yanda, yeryüzünü bitirmiş, turistik gezi olarak, uzay turizmini seçmiş, 30 milyon dolara dünya etrafında tur atanlar, üzerinde helikopter pisti olan yat sahipleri, çölün ortasında kayak merkezi kuranlar var.


Kimimiz yüzünü açabilmeyi özgürlük olarak hayal bile edemezken, öteki yanda her çeşitli eğlenceyi deneyerek bıkmış, sıra dışı eğlence arayan milyonlar; bir yanda açlıktan, öteki yanda fazla yemekten hasta olup ölenler var.


Peki, her şey eskiden çok güzeldi de, şimdi mi bozuldu? Geçmişte farklı mıydı?


Yunan, Roma, Mısır ve diğerleri… Mimari, sanat, teknik ve öteki konularda bize kalmış eserlerini büyük hayranlıkla izliyoruz: Piramitler, lahitler, saraylar, villalar, heykeller… Ama bunlar nüfusun kaçta kaçına aitti?


Piramitler firavunların, villalar zenginlerindi. Küçük yönetici grup, emirlerindeki ve yakınlarındaki bir grup ayrıcalıklı insanla adeta ayrı bir dünyada yaşadılar.


Bunların toplam nüfus içindeki oranı bir avuçtu. Ama piramitleri, sarayları, villaları, heykelleri yapanlar ve diğerleri, özetle, çoğunluk nerede, nasıl yaşardı?


Elbette mutlu azınlık sefa sürerken, çoğunluk sefillik içinde! Ne evlerinden, ne mezarlarından iz bırakamadan, belki her ikisine de sahip bile olamadan geçip gittiler.


Onların gittikleri yerle, sefa sürenlerin gittikleri yer aynı oldu! Ne malı mülkü, ne lazım olacak diye konulan mezar hediyesi eşyaları, süslü tabutları birlikte götüremediler.


Krallık, derebeylik, imparatorluk, asiller, feodaller, beyler, fetihler, din yaymak, köleler, sömürgeler, kapitalizm, komünizm, politbüro, sanayici, girişimci, globalizm, managerler, özelleştirme, multinational firmalar, borsa, demokrasi götürmek, asgari ücret, geçici işçi, başarılı dış politika vs.vs. netice itibariyle tarih boyunca sadece sömürü düzeninin, düzenden beslenen mutlu azınlığın ve sömürülenlerin adı değişti.


Sömürünün adının ve araçlarının değişmesi hep bir yenilik, bir gelişmeymiş gibi yeni ambalajla piyasaya sürüldü, ama azınlığın çoğunluğu sömürmesi düzeni, şöyle ki ambalajın içi hep aynı kaldı. Ya da, önceki düzenden beslenen kuvvet ve iktidar sahipleri, çoğunluğun yararını öngörmekte olan yeni düzenleri de kısa sürede tekrar ele geçirdiler. Söyledikleri ile yaptıklarının sonuçları taban tabana zıt olsa bile, kendilerine yeterli sayıda yandaş bulup, yeni düzenin içini boşaltıp sadece adını bıraktılar.


Bu açıdan bakılınca, dünya tarihi savaşların, şöyle ki özünde talanların, hırsızlık, haksızlık, kölelik, sömürü ve gaspların da tarihidir.


Hırsızlık için Kur’an’da öngörülen ceza pek çok tartışmaya konu olmuştur.


“Hırsızlık yapan erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin. Allah Aziz’dir, Hakim’dir. Kim zulmünden sonra tövbe eder, halini düzeltirse Kuşkusuz Allah onun tövbesini kabul eder.”(Maide, 110/5, 38-39)


Hırsızlık yapanın çaldığını geri vermesi, para olarak karşılığını ödemesi, malı çalınanın hırsızı affetmesi, hırsızın tekrar yapmamaya söz vermesi durumlarında ceza uygulanmaz.


Ayrıca eli kanatmak veya yaralamak da eli kesmektir, bilekten veya dirsekten kesip atmak da.


Elin kesilmesi ayrıca, hırsızlık yapılmasına engel olmak anlamına da gelir.


(Konuşması istenmeyen insandan dilini kesmesi, gelmesi istenmeyen insanın ayağının o yerden kesilmesi istenir.)


Burada hırsız tanımı üzerinde durmakta ve hırsızların kim olduklarını anlamakta yarar vardır:


Hırsız kime denir?


Pek çok ülkede, devlet memurlarının, yöneticilerin ve politikacıların bulaştığı yolsuzluklarla devletin, şöyle ki sonuçta o devlete vergi ödeyen insanların paraları çalınmaktadır.


Yolsuzluklarla devletten çalınan milyonlar ve milyarlar bir kaç kişinin cebine giderken, o alanlardaki hizmetlerin azalmasına, vatandaşın ödediği vergilerin, yol, su, elektrik, okul, hastane, yatırım olarak geri dönmek yerine, yol, su, elektrik zammı olarak geri dönmesine, eğitim, sağlık gibi konularda aradaki farkın tekrar vatandaşın cebinden çıkmasına neden olmaktadır.


Söylendiğine göre Müslüman ülkelerden, rüşvet, yolsuzluk, kaçakçılık gibi yollarla kazanılıp yurt dışına transfer edilmiş kara paraların toplamı 800 milyar dolardan fazladır. Hırsızlıkları yargılanarak kanıtlanmış veya mahkemede delil yetersizliğinden aklansa bile kamu vicdanında aklanmamış olan, ama pek çokları tarafından hala dindar insan oğlu olarak kabul edilen ve saygı görenler yöneticiler de vardır.


Yöneticilerin ve/veya birilerinin haksız yollarla zengin olduğu, bunun da normal kabul edildiği ve zenginliğin paylaşılmadığı bir düzende yaşayanların ne kadarı gerçek Müslümanlardır?


Şu veya bu görüşleri benimseyen, oy veren ve vermeyen herkesin ödediği vergilerle oluşan devlet parasını ve olanaklarını sadece kendisini destekleyenlere sunmak, sonuçta tüm yoksula, yetime, eğitime, sağlığa gidecek kaynakları aşındırmak, tüm halka ait yatırımları, kaynakları kendi çıkar gruplarına, yakınlarına peşkeş çekmek de hırsızlık değil midir?


Kur’an’da, “yedi ama yaptı”, “bal tutan parmağını yalar”, ”işini bilmek, köşeyi dönmek”, “devletin malı deniz” gibi bir yaklaşım kesinlikle yoktur.


Bir ülkede hem işsizlerin, yoksulların sayısı artıyor, hem yatırım yapılmıyor, ülkenin borcu artıyor, zam üstüne zam yapılırken ve var olanlar satılırken, milyonerlerin ve milyarderlerin sayısı artıyorsa, bankalardaki paranın yarısı bir avuç insana aitse o ülkede çok ciddi bir yolsuzluk ve hırsızlık problemi var demektir.


“Her kim hıyanet eder, kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir.” (Ali İmran, 94/3, 161)


Dünya genelinde bakıldığında ceza görenlerin genellikle küçük hırsızlar olduğu görülür. Bir oto hırsızı, bulunduğu ülkeden bAşık Olmaya bir ülkeye kaçsa da kısa sürede yakalanabilir. Ama nitelikli hırsızlar, elinde bir kaç milyon/milyar dolar bulunan büyük hırsızları koruyacak birileri ve bazı ülkeler, uygun yasal düzenlemeler ve yasal boşluklar hep vardır.


Büyük silah, enerji, gen teknolojisi vb. firmalarının ve aracılarının devletlerle ilişkileri, vergi gelirlerinden ve halkın sağlığı ve refahı pahasına elde ettikleri haksız gelirler, yasal olarak üstüne gidilebilecek suçlar değil, ancak belgesel konusudurlar.


Pek çok ülke ve kural da hırsızların kazançlarını banka güvencesi altına almaktadır. Bu yasaların değiştirilmesi için ciddi bir çalışma da yoktur. Nedense cüzdan çalan küçük hırsızı eve alıp polisten saklamak hırsıza yardım ve suç ortaklığı yapmak iken, bütün dünyanın tabanca ve uyuşturucu kaçakçılarının, dolandırıcılarının kendi ülkelerinin dışına çıkardıkları paralarının bekçiliğini yapmak, onların güçlenmesine olanak sağlamak, bütün bu suçlara ortak olmak değildir, insan haklarına aykırı değildir, utanılacak bir şey değildir!


Büyük hırsızlar varlığını sürdürdüğü sürece pek çok da küçük hırsızlar olacaktır elbette. Ciddi bir cezası olmadığı için zengin yoksul farkı artıp, devlet güvencesi azalan ülkelerde sayıları çığ gibi artmakta, sürekli hapse girip çıkanlar birbiriyle tanışıp çeteler oluşturmakta, çete elemanları hapishanelerde bile yeni anlaşmalar yapıp bAşık Olmaya çetelere transfer olmakta ve hırsızlık başa çıkılmaz hale gelmektedirler.


Öte yandan, güçlü devletlerin, güçsüzleri sömürmesi, yöneticilerin halkın malından ceplerini doldurmaları ve yandaşlarını kayırmaları doğa kanunları değildir. Söylemler değişse de, haksız yolla para kazanmak amacıyla kendileri için kanunlar çıkarıp her şeyi yasal hale getirmeye çalışsalar da yaptıkları hırsızlıktır.


Aynı ilkellik ve aynı haksızlık yine geçerlidir. Onun için büyük hırsız ülkelerin ellerinin bAşık Olmaya ülkelerin zenginliğinden ve hırsız yöneticilerin ellerinin halkın malından çektirilmesi (hands off), kaynağın kökten kurutulması önemlidir.


Ev soyan hırsız, çaldığından sadaka verince parası aklanmıyor, suçsuz kabul edilmiyorsa; devlet malından kendisine pay çıkaran da, vatandaştan para toplayan örgüt, dernek üyesi de, o paraları veya bir kısmını, söz verilen amaç dışında, nereye verirse versin, hırsızdır.


Kendisi hırsız olan veya büyük hırsızlara yardım olan, göz yuman yöneticiler küçük hırsızlarının “ellerini kesemezler”. Sadece sayılarının artmasına katkıda bulunurlar.[1]


Kesilmiş veya yaralanmış bir el hiç kimsenin işine yaramaz, ama bu kadar caydırıcı bir cezanın varlığı, özellikle büyük hırsızları çaldıklarını iade etmeleri konusunda “ikna” etmek için ve bu işi meslek haline getirmiş, arsız hırsızların, çetelerin sayılarının artmamasında etkili olabilir.


Şimdiki uygulamalarla hapis cezasının ne yararı olduğu da tartışılmalıdır. Suçlu olmanın temelinde öfkeli mizaç, psikolojik rahatsızlık, yetişme şekli ve alınan değerler etken olabilir. Bunlar kişiyi başkasının malına veya canına zarar verecek noktaya getirmişse çözüm bunları tedavi etmek, bilmediklerini gerçek anlamda öğretmek ve verdikleri zararı bir şekilde ödetmeye çalışmak olmalıdır. Suçlular, hastayı hastanede hiç bir tedavi uygulamadan bir süre yatırıp taburcu etmek gibi, emeğin, canın değeri konusunda eğitilmeden, topluma veya kendilerine yarar sağlayacak hiç bir şey yapmadan, yaptıkları yanlışları kavrayıp, tekrar yapmayacak bilinç ve kararlılık düzeyine getirilmeden, namuslu vatandaşların ödediği vergilerle beslenip, tekrar ortalığa salınmaktadırlar. Çıkarılan aflarla salınan suçluların tamamına yakının aynı suçlarla tekrar hapse girmeleri bu yöntemde bir hata olduğunu, alınması gereken bAşık Olmaya tedbirler, uygulanması gereken bAşık Olmaya yöntemler bulunması gerektiğini göstermektedir.




[1] Halkın çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde, haksızlık-yolsuzluk, adalet, zekât-infak, işi ehline vermek konusunda titiz olmayıp, kadının örtünmesi konusundaki “titiz dindarlığın”, birbirinin ayıbını aramaya, denetlemeye yatkınlığın bir nedeni gelenekse, öteki nedeni de bu ayıpları perdelemek, dindarlık örtüsü arkasında saklamak gibi görünmektedir. Doğru düzgün vergi veren ülkelerde insan oğlu “Ben vergi veriyorum. Hizmet istiyorum.”diye yöneticileri denetlemekte, ödediği vergileri yöneticilerin çarçur etmesine de büyük ölçüde engel olmaktadır. Ama kendisi vergi vermeyen, torpil arayan, fırsat kollayan, kendi mezhebinden, tarikatından olmayanı öteki olarak ayıran, fırsatçılığı haklı görmekte olan insanların çoğunluğu oluşturduğu toplumlarda insanlar, kendileri gibi insanları iş başına getirdikleri için yöneticilere hesap da sorulamamakta, dindarlık görüntüsü altında kap kaç düzeni, daha doğrusu düzensizliği devam etmektedir.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Bugün inançlı bir insanın günlük yaşamda karşılaştığı görüntüler hakkında neler düşündüğünü sizinle paylaşmak istiyorum. Yazılarımda her zaman söylüyorum, insanın karşılaştığı hiçbir görüntü tesadüf değildir. Gözünüzün önüne gelen her karenin bir anlamı ve hikmeti vardır. Çünkü Allah o görüntüyü sizin için özel olarak yaratır. O görüntüleri sizden bAşık Olmaya hiç kimse sizin gibi algılamaz, siizn hissettiğiniz gibi hissedemez. Bu yüzden size söylenilmek isteneni yakalamalı ve müslümanca düşünüp hepsinden hikmet çıkarmalısınız.

Yağmurlu ve fırtınalı havada siz sıcacık arabanızda giderken dışarıda ıslanan ve şiddetli rüzgârda yürümekte zorlanan insanları gördüğünüzde şükredin. Siz de onlardan biri olabilir, saatlerce otobüs bekleyebilir, ayakta işe gidebilirdiniz. Eğer böyle işe gidiyorsanız yine şükredin, çünkü bacaklarınız olmayabilir ve oturduğunuz yerden hiç kalkamayabilirdiniz.

Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)

İşyerinde birbirine öfkelenen, birbirinin kuyusunu kazan, dedikodusunu yapan imansız insanları gördüğünüzde hemen onlardan biri olmadığınıza şükredin. Çünkü sizde onlardan biri olup hayatınızı bomboş uğraşlarla geçirebilir, ahirette hiç ummadığınız bir karşılık alabilirsiniz.

Allah Katında canlıların en kötüsü, şüphesiz inkar edenlerdir. Onlar bundan sonra inanmazlar. (Enfal Suresi, 55)

Yanınızdan geçen ve kolu olmayan bir genç gördüğünüzde hemen kollarınız olduğu için Allah’a şükredin. Allah dilese hemen o an içinde sizi de bir sebeple sakat bırakabilir. Bu yüzden sürekli sağlıklı olduğunuz için şükredin.

O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Mü’minun Suresi, 78)

Gazeteyi açtığınızda bir şehit haberi okuduğunuzda o askerin cennete gittiğini düşünerek onun için sevinin, Allah’ın o askeri ödüllendirdiğini düşünün. Bir şehidin arkasından ağlamak ve üzülmek inançlı bir insana yakışmaz.

Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri Katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. (Ali İmran Suresi, 169)

O gün hastaysanız ve bir yeriniz ağrıyorsa hemen Allah’a şükredin ve O’ndan yardım isteyin. Hastalığınızı sadece Allah geçirebilir, Allah dilemezse hiçbir hekim sizi iyileştiremez. Allah’ın bu hastalığı size imtihan olarak verdiğini bilin, sizi bununla denediğini bilin. Eğer sabrederseniz kesinkes karşılığını cennette alacağınızı bilin.

Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)

Yemek yediğinizde her nimet için ayrı ayrı şükredin. Allah dilemese insan bir lokma ekmek bile bulamaz. Bu çok soğuk kış gününde size bütün bu güzel yiyecekleri yaratan Allah’tır. Eğer dilerse size bir hastalık verir, bütün nimetler gözünüzün önünde olduğu halde bir lokma bile tadına bakamazsınız. Hepsini Allah’ın sizin için yarattığını bilin.

Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

Gökyüzünde bir kuş gördüğünüzde Allah’ın yarattığı canlıların ne kadar muhteşem olduğunu düşünün. Allah’ı zikredin. Kuran’da kuşların Allah’ın göklerde tuttuğunu bildirdiğini hatırlayın.

Göğün boşluğunda boyun eğdirilmiş (musahhar kılınmış) kuşları görmüyorlar mı? Onları (böyle boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphesiz, iman eden bir topluluk için bunda ayetler vardır. (Nahl Suresi, 79)

Bir insanın vefaat ettiğini duyduğunuzda, onun dünya hayatının bittiğini ve sonsuz ahiret hayatının başladığını düşünün. Asıl yaşam onun için şimdi başlayacak ve sonsuza kadar sürecektir. Eğer imanlıysa cennete gittiği için sevinin, eğer imansızsa Allah’ın taktirinin gerçekleşeceğini bilin.

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır’. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Gazete insanların iyice azgınlaştığını, alkole, uyuşturucuya ve kumara saplandıklarını giderek dinsizleştiklerini okuduğunuzda ahir zamanda olduğumuzu düşünün. Hz. Mehdi ve Hz. İsa’dan önce böyle bir dönem yaşanacağını bilin. Bütün insanları gerçek din olan İslam’a bu iki kutlu şahsın döndüreceğini düşünün.

Bu yazdıklarım bugün içinde düşündüğüm konulardan bazıları, tabii ki daha çok fazlası var. Ara ara bunları size aktararak Müslüman bakış açısının nasıl olduğunu sizlere göstermeye çalışacağım.

Kaynak: www.dunyahayati.com

Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi kesinkes ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/../Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks
Sayfa 1 de 212»