Psikoloji
Eskiden bu konuda kendimi ifade etmezdim.
İşin gerçeğini itiraf ediyorum !
Utanırdım şunu ulu orta söylemekten.
Duyulmasından da korkardım.
Tuhaf bir his, nasıl anlatılır ki ?
Duyulursa yadırganır ve hatta belki dışlanırdım çevrem tarafından.
Bilmiyordum ne olacağını duyulsaydı. Kimbilir belki “ruhsuz” “duygusuz” “kalpsiz” derlerdi…
İyi olmazdı duyulsaydı ! şunu tahmin edebiliyordum..
Bir kadın olarak şunu dillendirmekten utandım yıllar boyu.
Durumumu adlandıramadım.
Neydi bu bendeki acaba ? Niye böyleydi ? Acaba çoğu kadın böyleydi de, benim gibi utanıp sıkılıp söyleyemiyorlar mıydı ? Ve mecbur mu kalıyorlardı onu yapmaya…..
Açık açık herkesle oturup konuşamıyordum ki aslını öğreneyim ?
Merak edip soranlara kaçamak cevaplar verdim hep.
Soruları bazen duymamazlıktan geldim, bazen yalan yanlış cevaplar verip geçiştirdim. Maksat bendeki durumu bilmemelerini sağlamaktı.
Çünkü kimbilir belki de çok ayıptı böyle olmak ! Utanç vericiydi !
Belki de ben gerçekten “ruhsuz” dum.. “duygusuz” dum.. “kalpsiz”dim..
Hayır hayır olamazdı değildim, ben son derece duygusal ve hassastım.
Kardeşim, annem bildi, çok yakın bir kaç arkadaşlarım bildi o kadar.
şimdi böyle uzun uzun yıllar geçti.
Şimdi biraz biraz kendimi ifade edebiliyorum. Özellikle son 2-3 senedir, biraz daha rahatım. Düşündüklerimi tam olarak ifade edemesemde, bundan sonra gerekli tüyoları veriyorum merak edenlere.
Cumartesi günü Sabah’ın gazetesinde Elvan Demirkan’ın köşe yazısını okuyunca, yüreğime soğuk soğuk sular serpildi. Tam da benim duygularımı anlatıyordu. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz.
O yazıyı saklıyorum. İlerde net bir şekilde durumumu anlatırken, o yazıyı göstermek üzere…
Bakın böyle birşey var ve işte ben de bu gruba dahilim diyebilmek için
Öncelikle kendimle gurur duyduğumu bilmenizi istiyorum, binlerce kişinin önünde şunu itiraf edebildiğim için.
Benim için büyük bir aşama…..
Merak ettiniz değil mi ?
İtiraf ediyorum…. BEN HAYATIMDA BİR ÇOCUK İSTEMİYORUM !
Evlilik olsa da olur olmasa, ama şu an ki hislerim olmasa daha iyi olur kıvamında.
Ama hayatımda bir çocuk asla !
Budur dostlar bendeki durum.
Bilinçaltımdaki negatif bir kayıt mı ? Kişisel bir özellik mi ? Eril özelliklerin yoğunluğu mu ? Rahatına çok düşkün olmak mı ? İnanın nedenini bilmiyorum. Bildiğim şu, ben yaşadığım sürece HAYATIMDA BİR ÇOCUK İSTEMİYORUM !
Mutsuz muyum ? Hayır fevkalade mutluyum, bu benim tercihim ve böyle yaşamayı seviyorum bu kararımdan da yaşadığım sürece pişman olmayacağım.
Yanlış anlamalara yol açmamak için hemen açıklamak istiyorum. Çocuklara bayılıyorum, çok seviyoürum, ölüyorum. On yaşında bir yeğenim var iki gün görmesen çıldırıyorum özlemden.
Benim problemim kendimle ilgili….
Çocuklarla asla bir alıp veremediğim yok, bayılıyorum her birine de, yolda gördüğümde dayanamayıp mıncıklıyorum.
BEN HAYATIMDA BİR ÇOCUK İSTEMİYORUM !
Cumartesi günü Sabah Gazetesi’nin Günaydın ekinde, Elvan Demirkan’ın köşe yazısını okuduğumdan bahsetmiştim.
Elvan Demirkan, bu konuya değinmiş ve yapılan bazı araştırma sonuçlarından bahsetmiş.
“Çocuğunu kucaklamak kadar insanı tatmin eden bir his yok belki bu dünyada… Çocuk sahibi olmanın, bir insanın duygusal hayatını geliştirdiği ve derinleştirdiği kuşkusuz… Değerleriniz, öncelikleriniz değişiyor; olgunlaşıyorsunuz… Onlarla mutlu olduğumuzu düşünüyoruz. Bu sebeple çocuksuz olanların hayatlarının “boş ve tatminsiz” olduğu anlayışı yaygındır. Hele kadın anne olmak istemedi mi; hemen negatif bir seterotip’e oturturuz. Kariyerine düşkün ve sadece kendini düşünüyordur… Annelik iç güdüsü olmadığı için ya ‘bencil’ ya da ‘şanssız’dır... “
“Son yıllarda yapılan bütün araştırmalar “çocuk sahibi olmanın insanı mutsuzlaştırdığı”sonucunu veriyor. Amerika’da Pew Araştırma Merkezi’nde yapılan bir araştırma ilişti gözüme. 1976 yılından bu yana annelik duygusunu tatmamayı tercih eden kadınların sayısı ikiye katlanmış. Peki, kadınların aslında içgüdülerinde var olan bu duyguyu tatmak istememelerinin sebebi nedir? Çocuksuz yaşamın cazibesi niye artmaya başladı? Çocukların hayatımıza anlam kazandırdıkları bir gerçek… İyi güzel de, kim o anlamı şöyle dolu dolu yaşayabiliyor? Bizim aklımız kaygılar ile dolu… Çocuğunun geleceği üzerine uykusu kaçmayan anne-baba tanıyor musunuz? Okulu, aktivitesi, beslenmesi, arkadaşları, vaktini nasıl geçirdiği… Kafaya sürekli takacağımız bir derdi kesinkes var. Sadece çocuklarına yabancı bir ülkede eğitim verebilmek için pılını pırtısını toplayıp, lise boyunca yurtdışına taşınan o kadar tanıdığım var ki… Günümüz anne-babaların hayatına bir bakın… Süper çocuk yetiştirme yarışının üzerimizdeki baskısını kaldıramaz olduk… Ne yaparsam yapayım ‘benden daha iyi olan var’ kaygısı… Sürekli bir yetersizlik ve suçluluk duygusu… “
“Karı-koca arasındaki tartışmaların büyük çoğunluğu, çocuklarını nasıl disiplin edecekleri konusunda anlaşamamalarından çıkar. Ya da çocuk doğduktan sonra çoğu çiftin birbirlerine olan ilgileri çocuğa döner. Okulu, ödevi, aktivitesi derken yorgunluk ve stres yüzünden toleransını kaybeden çiftler, küçük şeylere bile daha büyük tepkiler vermeye başlarlar. Çalışanlar, ne kendilerine ne de çocuklarına yeteri kadar vakit ayıramadıkları için şikayet ederler… Ondan sonra o suçlulukla çocuğun bütün şımarıklıklarına köle olurlar. Biraz ağır oldu belki ama çocuklu yaşamın gerçeği bu… Hayalini kurduğunuz ‘ideal aile’ ile yukarıda saydığım gerçekler arasındaki açıkta büyümeye başlar. Bunca baskının içinde anne olmak kadınları öyle bir değiştiriyor ki, çevremde eskiden akıllı ve alaka çekici bulduğum bazı kadınlar, nörotik ve saplantılı olup çıktı. Sonuç; çocuklar da, anne-babalar da mutsuz. İşin daha da çok ilginç yönü, daha çok imkanı olan ailelerin bu konudaki memnuniyetsizlikleri daha da artıyormuş. Evet, çocuk yetiştirmenin doğru ve yanlış yolları olduğu kesin. Ama sürekli başkaları ile kendinizi kıyaslayıp, doğruyu yapmadığınıza inanmak gibi bir tuzağa düştünüz mü ‘çocuğun hayatınıza kazandırdığı anlamı’ hissetmeniz zorlaşıyor… “
“Harvard Üniversitesi’nden Psikolog Daniel Gilbert, aslında insanların kendilerini “neyin mutlu edeceğini” yanlış tahmin ettiklerini söylemişti… Aynen paranın mutluluk getireceğine kendimizi şartladığımız gibi… Çocuklu yaşam sizi daha mutsuzlaştırmıyor ama daha da mutlu yapmadığı da kesin. Sonuç; Daniel Gilbert’in bir konuşmasında kabaca ama doğruyu söylediği gibi; “Çocuklar inanılmaz bir mutluluk kaynağı ama insana haz veren öteki bütün kaynakları b…ka çeviriyorlar…”
Son cümleye katılır mısınız, katılmaz mısınız bilmem.
Beni kınar mısınız, anlamaya mı çalışırsınız onu da bilmem.
Budur bendeki durum, itiraf ettim kurtuldum
HER SABAH…
**Her sabah bir ceylan uyanır Afrika’da. Kafasında tek bir düşünce vardır: En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşmak. Yoksa aslana yem olacaktır.
**Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da. Kafasında tek bir düşünce vardır: En hızlı koşan ceylandan daha hızlı koşmak. Yoksa açlıktan ölecektir.
Bu atasözünü ülkemizdeki genel vaziyete göre uyarlayıp kullanmamız mümkün. Pek çok yönden şunu yapabiliriz ama ben, şahsen benimde kurbanı olduğum eğitim sistemine göre bir şeyler yazmayı tercih ediyorum.
***Her sabah bir öğrenci uyanır güzel yurdumda. Kafasında tek bir düşünce vardır: Çok hızlı değişen sınav sistemi bir kez daha allak bullak olmadan sağ salim üniversiteye yerleşmek. Aksi takdirde eğitim sisteminin kurbanı olacaktır.
Yeni sınav sistemiyle birlikte öğrenciler bundan sonra üç yüzlü değil de beş yüzlü bir tavan puan üzerinden değerlendirilecek. ÖSYM de iyilik olsun diye eski puanları şöyle ki sisteme uyarlayıp kontenjan listelerine yazdı, yazdı yazmasına ama peş peşe gelen yanlışlarla birçok şeyi ellerine yüzlerine bulaştırmış oldular. Bir nevi kaş yaparken göz çıkardılar. Zaten memleketimizde nereyi onarmaya çalışsak bAşık Olmaya bir çatlaktan su sızmıyor mu? En güzeli bari adımızı kötüye çıkarmamak için etliye sütlüye karışmamak. Ne de olsa ÖSYM bundan sonra farklı bir kurumun kısaltması: Özensiz Seçme ve Yanlış Merkezi…
Onur Akdağ

BAYRAK VE ATATÜRK SEVGİSİ İLE DOLU ÇOCUK
Sevgili oğlum,
Sen henüz iki yaşındasın, daha yolun başındasın ama ben baba olarak senden çok şey beklemekteyim.Bazı insan oğlu çocuklarına hiçbir şey vermeden çok şey beklese de , kimseden kapasitesi üzerinde bir şey beklememek lazım. İnsanlardan kapasitesi üzerinde bir şey beklersek veya kapasitesi olan insana , kapasitesinin çok altında şeyler verirsek o zaman hayatta onlardan verim alamayız ve sorunlar çıkar. Bende baba olarak önce sana yol göstererek, sonra senden saygı ve sevgi ile dolu bir genç olmanı bekleyeceğim ve bu da benim hakkım sanırım.
Sevgili oğlum,
Bir gün, eline alıp baktığın bir kitaptaki Atatürk resmine dikkatle bakarak bana “ Baba bu ne , bu kim?” diyerek sordun.Ben ve annen de sana O’nun kim olduğunu anlayacağın bir dille anlatmaya çalıştık ve sende “ Ben Bayrağımı ve Atatürk’ü seviyorum” diyerek ülkene ve ülkemizin kurtulmasına önderlik edenlere olan sevgi ve saygını daha iki yaşında göstermiş oldun.
Sevgili oğlum,
Seninle beraber gezmek, senin dünyayı algılamana yardımcı olan gezmelere çıkmak bir baba olarak bana zevk vermekte. Bu gezmeler, senin dünyayı algılamanı ve tanımanı sağlarken , benim de babalık duygumu geliştiren ve çocukların dünyasını algılayarak gelişmeme sebep olmakta.Bu gezmeleri çok faydalı, eğlenceli ve öğretici bulmaktayım.Öğrenmek ve başkalarının da öğrenmesine yardımcı olmak bana hayatımı anlam katan duygulardan bir tanesi.
Sevgili oğlum,
Bu gezmelerde , nerede Türk Bayrağı görsen hemen bana göstermektesin.Şehitlerimizin ve atalarımızın al kanları ile süslenen, bir ulusun ve bir devletin simgesi olan bayrağı daha 2 yaşında sevmen benim gibi milli duyguları güçlü insana her zaman sevinç ve heyecan vermekte, oğlumun bayrak sevgisi ile gurur duymaktayım.Zaten her Türk evladının çevreyi tanımaya başladığı aşamada hemen “Bayrak Sevgisi “edinmesi ve okumayı öğrendiği andan itibaren de “Atatürk’ün Hayatı” nı okuyarak, öğrenerek , O’nun hayat felsefesini beyninde ve kalbinde taşıması gerekir.
Canım oğlum,
Seninle beraberken, dünyanın tüm zorluklarını ve hayatımızda üzüntü veren olayları adeta unutmaktayım.Çünkü seninle beraber dünyayı yeniden keşfetmekteyim. Sende yaşının verdiği dikkatle bizim her hareketimizi ve sözlerimizi dikkatle takip ederek uygulamaya bakmaktasın.Bazen düşünüyorum da senin davranışlarına baktığım zaman .İnsan fazla söz söylemeden sadece hareketleri, davranışları ile de insanlara çok şey anlatabilmekte.Mesela senin bizler sarılman , bizlerin sana sarılması aramızdaki sevginin en büyük kanıtı değil mi? Atalarımızın “ Söz gümüş ise sukut altındır” sözünü daha iyi anlamaktayım.Hele de senin gibi konuşulan her şeyi anlamayan çocuklara gösterilecek olan sevgi konunun önemini daha iyi anlatmaktadır.
Sevgili oğlum,
Sevgilerin anası bayrak ve Atatürk sevgisidir.Bayrağımızın ve bu ülkenin kurtulmasına önderlik edenleri iyi anlamazsak , onların çabalarını göz ardı edersek o zaman hayatın bir anlamı kalmaz bence.Her anne ve baba da çocuklarına bayrak ve Atatürk sevgisini aşılamakta geç kalmazsa hepimiz bu ortak sevgide buluşarak, bütünleşerek ülkemiz göz koyan düşmanların bizlerden korkması demeyelim de çekinmesine sebep olur.Bu yüzden ben baba olarak senin daha 2 yaşında bu sevgiyi edinmenden hem memnunluk hem de büyük heyecan duydum.Sanırım “ Ben Türk’üm! ” diyen her insanın da bu sevgiyi çocuklarına aşılaması lazım.
Sevgili oğlum,
Yaşın ilerleyip okula başladığın, okumayı öğrendiğin zaman Milletinin tarihini, dinini, gelenekleri ve göreneklerini iyi öğren ki, içinden çıktığın milletin değerini daha iyi anlayasın.Çok insanın olduğu gibi senin sözde değil, yaşayan ve gönülden seven özde Milli duygular taşıyan insan olmanı milletini seven her baba gibi gönülden isterim.
Canım oğlum,
Bu ülkenin kurtarılması ve sizlere miras bırakılması kolay olmamıştır.Çanakkale savaşlarını , Sarıkamış cephesini, Büyük Taarruzu , dedelerimizin Ekonomik ve sosyal kalkınma mucizelerini iyi okumalısın.Onlar vatan ve millet sevgisi ile imkansızı imkanlı yapmış insanlardır.Onlar bu ülkeyi yoktan var etmişse bizlerin her şeye bahane bulan , kendimizi çok meşgulmüş gibi gösteren tavırlarından vazgeçmeliyiz.
Sevgili ve güzel oğlum,
Sen şu an sadece 2 yaşındasın, ilerde büyüyecek okula gideceksin.Okumayı öğrendiğin zaman ben sana şehir dışına gittiğim zaman dönüşte ülkemizi ve vatanımızı milletimizin sevgisini anlatan kitaplar getireceğim.Sen de bunları okuyarak umarım vatanını ve milletini daha çok seven bir insan olacaksın değil mi?
Sevgili oğlum,
Vatanını ve bayrağını hakiki manada seven ve her fırsatta bu sevgisini uluslar arası toplantılarda ve , törenlerde samimi olarak belirten milletlere hiçbir zaman bAşık Olmaya milletler kafa tutamaz ve düşmanlık besleyemez.Onlar bilirler ki , vatanını hakiki manada seven milletler , vatanlarını savunma söz konusu olduğu zaman gözlerini bile kırpmadan canlarını vermeye hazırdırlar.Bu kararlılık, bu azim , bu sevgi işte düşmanlarımızı hakiki manada korkutur.Bu yüzden sizlerde daha 2 yaşından başlayarak vatanınızı , milletinizi , bayrağınızı ve Atatürk’ü severseniz bu sevginiz düşmanınıza korku salacaktır.
Sevgili oğlum,
Vatan ve millet sevgisine atalarımız bir zaman çok önem vermişler ve ülkeleri gittikçe büyümüş. Ne zaman bu sevgiye önem vermemişler, gerilemişler ve yok olmak üzere iken Atatürk’ün önderliğinde , dedelerimizin hakiki vatan ve millet sevgisi ile yeniden doğmuş bu memleket.Bu güzel ve hazin hikayenin ayrıntılarını ilerde tarih kitaplarında bolca okuyacak ve vatan ve millet bilinciniz gelişince , öğretmenleriniz şunu anlatınca sizler o zaman hayretle , ibretle dedelerinizle gurur duyacaksınız
Sevgili oğlum,
Geçmişinden iyi dersler alamayan bir insan geleceğine umutla, ümitle, sevgiyle bakamaz.O yüzden tarihimizi ve tarihi olaylarla , tarih şahsiyetlerinin kişiliklerini çok iyi analiz ederek , hayatımızdaki yerleri ve önemlerini çok iyi kavramak zorundayız.Önümüze güzel hedefler koyabilmemiz ve hayata güzel bakabilmemiz için geçmişimizi iyi görmüş olmamızın şart olduğuna her zaman inanmaktayım.
Canım oğlum,
Sadece Atatürk’ün değil, onun tabanca arkadaşlarının ve onların yaşadığı dönemdeki insanların hayatlarının ne zorluklar ve sıkıntılar içerisinde biz torunlarını düşünerek gece gündüz neler çektiklerini ben hatırladıkça dedelerimizle gurur duymakta ve geleceğimiz olan sizlere de onlar gibi fedakar evlatlar ve rahat yaşanabilir bir dünya bırakma hayalindeyim.
Canım oğlum, Geçmişten ders alarak , geçmişini seven bir oğlun babası olma hayali ile seni muhabbetle kucaklamaktayım .
Baban
TURAN YALÇIN-TOKAT
Kıskançlık doğal bir duygu olmakla beraber ilişki içerisinde ilişkiyi yıpratıcı, karşı tarafı hapsedici, kontrol etmeye çalışıcı bir etkinliğe sahiptir. Kıskanç insan gittikçe artan güçsüzlük duygusunu ve olmayan öz güvenini yenmek için eşini hapsederek onu kendine yakın tutmaya çalışır. Sürekli sorgulamalar, eşin özel eşyalarının karıştırılması, sadakat garantisi istemek, suçlayıcı tavırlar, gizli takipler vs ile karşı tarafın iradesinin yerine kendi iradesini koymaya çalışan birey, onu denetimi altına almaya çalışır. Ancak kıskanç insan karşısındakinden sevgi talep ederken zamanla hem kendisinden hem de karşı taraftan nefret edecektir.
Dolayısıyla kıskançlık bir ilişkiyi besleyen duygu değil, ilişkiyi yaşayan tarafları birbirine düşman eden bir duygudur. Kıskanan için belirsizlik tahammül edilmez bir şeydir. Bu yüzden çoğunlukla kıskanılan kişi çeşitli yollarla gözlenir, ayrıntılar atlanmaz. Tüm belirsizlikler çözümlenmeye çalışılır.
Yakın ilişkilerdeki kaygıyı besleyici önemli taktiklerinden biridir kıskançlık. Kıskanç bireyler şunu kontrol edemediklerini, eski ilişkilerinde ihanete uğradıkları için böyle davrandıklarını, karşı tarafı çok sevdiklerini, onsuz yaşayamayacaklarını ve onlarında kendileri olmaksızın yaşamaması gerektiğini söyleyen, karşı tarafa kendi olma hakkı tanımayan, egosantrik bireylerdir. Seven kıskanır mantığı da kıskançlık olgusunu normalleştiren ve ikili ilişkilerde tarafları çıkmaza sürükleyen bir mantıktır.
Kendimizle güvenli olmayı öğrenerek bizi kıskançlık tuzağına düşürmeye çalışanlarla mücadele edebiliriz. Aksi halde davranış ve duygularımızın sorumluluğunu kontrolümüz dışındaki partnerimize veya bir şeye yüklediğimizde yaşayacağımız acılarla baş etmek durumunda kalabiliriz. Kıskançlık ikili ilişkilerde karşı tarafta kaygı yaratıcı bir taktik olarak değerlendirildiğinde sevgi ile bağdaştırılamayacaktır. Sevgi ile bağdaştırılmayacak bir kıskançlığında sevgi ilişkisinde yeri olmayacaktır.
Sahiplenici sevgi gerçek sevgi değil, "ihtiyaç"tan kaynaklanan sevgidir. Sahiplenirken değişimi engellemeye ve her şeyi olduğu gibi tutmaya çalışırız. Sevdiğimiz insanları ve şeyleri rahat bırakmalı, tüm ihtiyaçlarımızı karşılamalarını beklememeliyiz. Başkalarına ne kadar az ihtiyaç duyarsanız onlar sizinle daha çok beraber olmak isteyeceklerdir. Sahiplenicilik kıskançlık duygusunun çıkış noktasıdır. Ve unutmayın ki, "ne kadar az sahiplenirseniz o kadar çok sevilirsiniz"
GÜNEŞE SELAM
Söylenecek sözüm kalmadığında,
Bitmiş gelir herşey bana.
Kağıtla kalem ağlar
Birde dostlarım
Kelimeler ağıt yakar.
Bense bir kaplumbağa misali
Kabuğuma çekilirim.
Ellerimle başımı kapatırım.
Gözlerimi içimin karanlığına boğarım
Bir müddet sonra sıkılır
Adımlarımı izlerim yürürüm, yürürüm
Yağmur giymiş caddelerde.
Ne zaman ki karanlıklara ışık sızsa
O zaman uyanırım yeni güne.
Aydınlığa güneşe hasret,
Başımla onları selamlarım.
Küflenmiş zaman sonrasında
Yalancı taklidi yaparım.
Gülümserim dostlarım…
Doğrular, çıkarların parlaklığı yontulmamış heykelleridir.
Bir çocuk vardı
öyle sus pus değil
canavarca bir iyimserlik
şaşkın
açılamayan toprakların ezilmişliğiyle
abdallık yolunda aptal bir çocuk
şairlerin gür sesi
devrimci bir gerikalmışlık
Milyonlarca ölen
azınlık kalabalıktan biri
tüm toplumsal fahişelikleri
vicdanında toplamış bir beden
her çeşitli nesli tükenen kurbanlığın
yaşama hakkı bulduğu topraklarda
ölmeyi bile hakedemeyen bir çocuk
Şartlar hiç değişmez
köle; köle doğar, köle ölür
bir kalem olsa da
redderek tüm canlılığını
şair; insan doğar, insan ölür
hiç bir militan
ölümü kendi seçmez
en iyi öleceğim diye yaşar
yem kokusu bırakarak öldürülür
Bir çocuk vardı
kelimelerle silahlanmış oyun oynuyordu
arkasında duran kalabalığın
şapşallıklarından habersiz
put gibi bir sevgililik
an geldi
sonunda layığıyla öldü
geriye kalan
sadece
canavarca bir iyimserlik
yüzyıllardır el değiştiren

Çevremdeki insanlara bakıyorum da çoğu ne kadar da kibirli. Üst düzey yöneticiler, şirketlerin CEO’ları, herkes kendisini dünyanın en akıllı insanı zannediyor. Hepsi son derece kibirli, herkes kendi işlerini sahiplenmiş, hayatta en önemli şeyin kendi ihaleleri, kendi toplantıları, kendi satış hedefleri olduğunu zannediyorlar. Bütün bu işleri yaparken de yanlarında çalışan insanlara durmadan zulmediyor, bağırıp çağırmayı, sinirlenmeyi, öfkelenmeyi hak olarak görüyorlar.
En çok şaşırdığım konulardan biri de bu insanların son derece güçsüz iken bu kadar kibirlive kendilerini beğenmiş olmaları. Adam yolda yürümekten güçsüz oluyor, en basit şeyi bile akledemiyor, yine de kendisini dünyanın en akıllı insanı olarak görüyor, her konu kendisine danışılsın, izin alınmadan adım bile atılmasın, kimse ondan habersiz soluk bile almasın istiyor. Her şeyin en doğrusunu o biliyor, kesinkes son sözü o söylemek istiyor. Böyle insan oğlu ömürleri boyunca hiçbir eleştiriye gelemiyorlar. Çevrelerindeki çalışanları da bu tiplerden adeta Allah’tan korkar gibi korkuyorlar. Bu zavallı insan oğlu işlerini kaybetme korkusu yüzünden sürekli çekiniyorlar. Çevrelerinde bulunan yağcılarda sürekli bu kibirli kişilerin nefislerini pohpohlayarak onların iyice azgınlaşmalarına sebep oluyorlar. Çalışanlar her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu bilmemenin azabını, kibirli patronda her olayı kontrol edememenin verdiği azabı sürekli yaşıyor.
Oysa söylediğim gibi bu son derece kibirli insan oğlu ne kadar güçsüz olduklarının farkında bile değiller. Bir iki gün aç kalsalar, birkaç gün uyumasalar hemen perişan duruma düşerler. Bu kadar kibirli bir insan bir sabah kalktığında hafızasını yitirse o kibrinden eser bile kalmaz. Bir gün kanser olduğunu öğrense o kadar kibirle etrafına hava atamaz, insanları azarlayamaz, şımararak sevince kapılamaz. Allah’ın yarattığı bir kul olarak ne kadar güçsüz olduğunu bilir. Bir gün gelip de Allah’ın huzurunda tek başına hesap vereceğini bilir.
Dünya Alzheimer olan, hafızasını bir anda yitiren, kanser olup çok kısa bir süre sonra ölen insanlarla dolu. Bu insanlarda şirketlerin en üst kademelerinde yüzlerce insanı yönetiyorlardı, milyonlarca dolarlık şirketlere sahiplerdi, çevrelerinde sürekli kendilerini pohpohlayan müdürleri ve işçileri vardı. Fakat şu anda kimi hafızasını yitirdiği için sahip olduğu şirketle ilgili hiçbir şey hatırlayamıyor, kimi Alzheimer olduğu için boş sandalyelerde olmayan müdürlere sunum yapıyor, kimi de hayatını yitirerek dünyada sahip olduğu her şeyi geride bırakıp Allah’ın huzuruna tek başına, yapayalnız çıkıyor.
Unutmayın ki kibir insana hiçbir şey kazandırmaz, kazandırmayacağı gibi onu yalnızca aşağıların aşağısına çevirir. İnsanın ne kadar güçsüz bir varlık olduğunu, bütün malının, mülkünün, paralarının, işyerinin, ailesinin kısaca sahip olduğu her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmesi ve bunun şuurunda olması gerekir…
Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi kesinkes ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

Bazı konulara neden gereken önemi vermiyoruz, ya da eskiden önemsediğimiz bir şey neden bundan sonra eskisi kadar önemli gelmiyor bize? Önemi azaldığı için mi? Hayır, duyarsızlaştığımız için.
İnsan her şeye karşı duyarsızlaşabilir. Bir sese bile. En basit örneği, bir yerde oturuyorsunuz ve bir makine çalışmaya başlıyor sesli olarak. Bir süre o ses sizi rahatsız eder, sonra alışır, duyarsızlaşırsınız. Hatta ses durunca ancak o sesin olduğunu hatırlarsınız yeniden.
Ben toplum olarak trafik kazalarına da çok duyarsızlaştığımızı düşünüyorum. O kadar fazla trafik kazası oluyor ki bundan sonra gazetelerde trafik kazası haberlerine bile çok az, çok küçük yerler veriliyor. Ama bu trafik kazalarının önemsiz olduğunu göstermiyor. Sadece toplum olarak trafik kazalarına o kadar alışmışız ki gazeteler alaka çekmeyeceğini düşünüyor. Bunun üzücü bir yanı var. Bu kadar önemli ve üzücü bir olaya insanların alışması, belki onların trafiğe gereken önemi vermelerini engelliyor.
Duyarsızlaşma sadece toplum olarak yaşanmıyor.
Kişisel olarak da duyarsızlaştığımız bir çok yer var bana göre. Örneğin kavga etmek. Her çeşitli ilişkiye zarar veren kavga etme durumuna duyarsızlaşmak, ilişkileri zedeler. Karşınızdaki insana birinci defa kızdığınızda belki kendinizi çok kötü hissedersiniz, pişman olursunuz. Bu olay birkaç kere tekrarladıktan sonra belki size aynı pişmanlığı ve üzüntüyü vermeyebilir. Böylece kavga etme miktarınız artar ve arttıkça siz etkilenmemeye başlarsınız. Sürekli kavga eden ve pişman olmadan yaşamına devam eden bir kişi olursunuz. Karşınızdaki kişi bir kere affetse birkaç defa sonra dayanamayabilir.
Başarısızlık için de aynısı geçerlidir. Bir kişi birinci defa başarısız olduğu zaman (iş, okul, hedef…) üzülür, belki pişmanlıklar duyar ama bu başarısızlık birkaç defa tekrar ederse kişi bu duruma alıştığı ve duyarsızlaştığı için efor sarf etmeyi bir kenara bırakır ve alıştığı başarısızlık haliyle yaşamaya devam eder.
Bana kalırsa bir kere de olsa duyarsızlaştığımız neler var diye düşünmek belki bazı şeylere tamamen duyarsızlaşmadan önce bir fırsat olabilir. Belki duyarsızlaştığımız şeylerin yeniden farkına varıp o konularda duyarlı bir kişi haline gelebiliriz.

Kedi,
Denli kedi köşesindeydi
Densiz olup da girdi mutfağa,
Canım ciğerimi yedi….
Canım ciğerim….
Zavallı hemstırım….
ağabey sen çok ciddi yazıların adamıydın ama,
Aması yok oğlum,
Böyle bundan kelli,
Madem o kedi,
Canımı ciğerimi yedi,
Yazdık ki n’oldu,
Ciddi memleket meselelerini..
Papaz olduk yazdıkça böyle,
Adam adamla dedik ki nasıl nişanlanırmış öyle,
Dediler cevaben bilmiyorsan hocam öğren,
Bu işler böyle…
Derdim var ama dedim benim,
Memleket meselelerine dair her demin,
Dediler ki: atma adamın, adam nişanlısına taş,
Döner de gerisin geri sonra sana,
Yarılır hem baş, hem de kaş,
Zat-ı Muhterem Hocam,
Olursunuz sonra, haberlere flaş
Dertliyim, dert küpü oldum hınzır kedi yüzünden,
Durdu durdu da bir ezan vakti,
Aylardan Şubatın da 29′uydu,
Acımadı canım ciğerim zavallıma,
Hınzır kedi,
Hemstırımı yedi….
Düşünsenize her dört yılda bir artık,
Anmak gerekecek zavallımı,
Bende baktım ki,
Anmakta bile şanssızım ehli kuburumu,
Anladım sonunda bende bir .ok olduğunu,
Demişler ya at bineninmiş,
Kuşanmayı bileninmiş kılıç,
Atta olsun sizin, alın kılıcımı,
Kalemim de yanında promosyonu,
Tepkiye etki, etkiye peki…
Ne mendebur şeymiş yahu,
Kırk yılda bir sıçan tutan,
Sevimli ve zalım kedi,
Hem canımdan ayırıp,
Hem ciğerimden etti,
Birde yetmedi üstüne üstlük,
Faiz haram diyerek,
Blog Yazarlığın sana,
Kar payımdır dedi…
ÖNER SAMANLI
KEDİ DİVANNAMESİ CİLT 29 BÖLÜM 366
Haydar Dümen, ne diyorsa o!
Son günlerde dizilerdeki ve filmlerdeki sevişme sahneleri gündeme fazlasıyla oturdu.
Artık, Haydar Dümen de tartışmalara karıştı.
Araya yastık koysalar da farketmez, dedi!
Kendi ağzından dinleyelim en iyisi:
“Oyuncular sevişme sahnelerinde birbirlerinden etkilenmediklerini söylüyor. Tıpta böyle bir şey yok. Bu insan bedeninin kimyasına aykırı. Büyük palavra! Biz psikiyatristler ‘el – ele, dil – dile, dudak – dudağa’ değiyorsa rol gereği de olsa kesin etkileşim var deriz.”
Haydar Dümen, genellikle uç noktalara fazla dokunmaz. Erkeklerin cinsel organlarının boy uzatma sorununu, sık mastürbasyon sorununu, kadınları mutlu etmeye çalışmalarını, kadınların da genellikle birinci gece sorununu, mastürbasyon sorununu vb. gibi konulara el atar. Onun dışında da toplumsal durumları içine alan konulardan fazla söz etmez! Eşcinsellik gibi!
Bir de, vajinismus sorununu çözmede başarılı olduğunu söylüyor.
İşte, Haydar Dümen, sevişmeler rol gereği olmaz, o sevişmeler gerçektir, diyor.














