Kent Yaşamı

dünya devletleri arasında Çukurova Bölgesel Havaalanı projesinde ÇED süreci devam etmektedir, ancak ÇED’in ne olduğunu bilmeyenler kamuoyunu yanlış yönlendiriyorlar. ÇED( Çevre Etki Değerlendirmesi) belirli bir proje veya gelişmenin, sadece çevre üzerindeki etkilerinin belirlendiği bir süreç değildir. Bu süreç, kendi başına bir karar verme süreci de değildir; karar verme süreci ile birlikte gelişen ve onu destekleyen çok yönlü bir süreçtir. Yeni proje ve gelişmelerin çevreye olabilecek sürekli veya geçici potansiyel etkilerinin sosyal sonuçlarını ve alternatif çözümlerini de içine alacak şekilde analizi ve değerlendirilmesidir. ÇED’in amacı; ekonomik ve sosyal gelişmeye engel olmaksızın, çevre değerlerini korumak, planlanan bir faaliyetin yol açabileceği olumlu olmayan çevresel etkilerin önceden tespit edilip, gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamaktır. şöyle ki ÇED en az çevre değerleri kadar, sosyal ve ekonomik yararı düşünür.
ÇED’in temel görevi, projelerle ve gelişmelerle ilgili karar vericilerin daha bütünsel, şöyle ki karara etkiyecek birden fazla faktörü göz önüne alır bir şekilde daha sağlıklı karar vermelerini sağlamak için yatırımın artılarını ve eksilerini listelemektir. Bu tip bir süreçte her kurul ve kurum kendi politikaları ve öncelikleri doğrultusunda raporlar verir. Kurum ve kurulların münferit raporları böylesi büyük bir projeyi engelleyecekse, o zaman neden ÇED çalışması yapılıyor? ÇED’in amacı tüm kurul ve kurumların raporlarını masaya koyup, toplumun yararına bir karar vermektir. ÇED, projelerle ilgili bütün ilgili tarafların bir araya geldiği ve görüş, kaygı ve önerilerini ortaya koyabildikleri demokratik ve şeffaf bir süreçtir. İlgili taraflar bu süreç içerisinde ortaya koydukları teknik balaka ve görüşlerle projenin en optimal şekilde gelişimine katkı sağlarlar.
Mersin Valiliği çatısı altında toplanacak olan MERSİN İL TOPRAK KORUMA KURULU’da demokratik yapısı ve bölgenin çıkarlarını düşünen karaları ile bu kurumlardan biridir. Kurum üyelerimizin kentimizin ve bölgemizin kaderini değiştirecek, bölgemizi gerçek anlamda dünyaya açacak, sonuçları ile işsizliğe çözüm olacak, bölgemizin sosyal sıkıntılarını çözecek bu gelişmeye yardım vereceklerinden eminim. Kurulun Başkanı olan Sayın Valimizin bu yatırım için gösterdiği çaba ve işin takibi devam eden sürecin daha da hızlanacağı konusunda bizleri umutlandırmaktadır.
Her olumlu olmayan raporla yatırımlar engellenseydi, Türkiye orta çağda yaşardı. Amaç, en küçük pürüzlerden dolayı milyonlarca insanın, işsizin geleceğini, bir bölgenin geleceğini karartmak değil ortak akıl ve mühendislik çalışması ile bu sorunları çözmek olmalıdır.
Bölgenin gelişmesi kentsel fanatizme kurban edilmemelidir. Günümüzün sert, acımasız rekabetçi ekonomi dünyasında bölgesel hareket eden, iş birliği yapan şehirler gelişiyor. Adana olmadan Mersin olmaz; Mersin olmadan Gaziantep olmaz. Bizler birbirimizin rakibi değil stratejik ortağıyız. Bölge yöneticilerimiz, kurul ve kurumların başındaki yetkililerimiz 50 yıl sonrasını düşünmek zorundadır.

Bu sene ramazan gele gele Ağustos ayının daha ortasına geldi ya şimdiden homurdanmalar başladı, Ağustos ayında oruç tutulur mu diye? Bal gibi tutulur Ağustos ayında oruç, sokakta çalışan işçilerine bir bardak suyu çok görenler nedense iş dine gelince hemende insancıl olup, birden susuz insanların derdine düşüyorlar, tıpkı en güzel lokantalarda et nasıl yenir, en güzel Amerikan Steak restoranı hangisidir diye tartışanların, Kurban bayramı geldi mi hemen hayvanlara yazık moduna girdiği gibi .
Başbakan halk oylaması için ağlamasıyla bu insanların acımaları arasında ne ayırt var, ben bir ayırt göremiyorum, öteki yandan bugüne kadar Allah’ın bir kuluna bir öğün yemek vermemişlerin Ramazan gelince bir ay aç durulur mu demeleri de maalesef içtenlik denilen sınavdan zayıf notlar alıyor. Merak etmeyin insan oğlu o oruçları tutarak alacakları sevapları düşündüklerinden onlara pek zor gelmiyor tuttukları oruçlar. Onlar bu kendilerine zulüm olarak yapmıyorlar. Mesela ben izin verinde diyorum, yılda bir ay Müslüman olduğumu hatırlıyım, hatırlıyım ki, insanoğlunun hırslarından arınıp Allah’a yöneleyim, acıma duygum gelişsin, ama siz benim böyle cümlelerle nefret duygumu artırmaktan bAşık Olmaya bir işe yaramıyorsunuz. senenin 11 ayı aç mısın diye sormayanların Ramazanda bana yazıkmış gibi bakmalarından nefret ediyorum. Bırakın da tutalım şu orucumuzu.
Çok “havuz magandası” gördüm de, ne yalan söyleyeyim, bunun gibisine, daha önce; ne şahit olmuşluğum vaki, ne de duymuşluğum.
Yazımın başlığı, tek kelimeyle “iğrenç” oldu biliyorum. Bu nedenle midesini kaldırdığım ne kadar dostum varsa beni affetsinler ne olur. Hani şu meşhur “Atlara Fısıldayan Adam” var ya… Biraz da ona benzedi. Ama itiraf ediyorum, burada yazdığım bin küsur yazı içerisinde en berbat başlık budur, biliyorum. Tekrar özür dilerim.
Gelelim asıl mevzua. Geçen sene, yaz sonuna doğru İzmir Çiğli Atatürk Organize Sanayi Bölgesi içerisinde bir yüzme havuzu açıldı. Bölge yönetimi, aslında bir yangın söndürme merkezi hizmete sokmuştu ama orada tutulacak olan suyu aynı zamanda farklı ve sosyal bir kullanımla da değerlendirmek düşüncesiyle bir de yüzme havuzu açmayı uygun buldu.
Birkaç gün önce tesise gittim. Kişi başı cüz’i bir ücret karşılığında içeri girebiliyorsunuz. Tahminimden daha kalabalıktı. Tamamına yakını doluydu şezlongların.
Fiziksel olarak gayet hoş olduğunu söyleyebilirim. Bir kere oldukça büyük bir alana yayılmış iki adet havuz var. Benim gibi derin sevenler için 1.50 metrelik havuz derinliği pek cazip değil. En azından kademeli yapılabilirdi. Rahat şezlonglar ve geniş güneşlikler konulmuş. Çok zengin bir çeşitliliği olmasa da kantini idare eder. Soyunma odaları, tuvaletleri, dolap ve duşları temizdi.
Çevre düzenlemesini de gayet güzel yapmışlar. Çepeçevre saran palmiyeler, işte burası İzmir ve siz İzmir’desiniz dedirten cinsten. Müzik yayını sistemi, geniş havuz alanının her yerine ulaşabilecek şekilde dizayn edilmiş.
Buraya kadar her şey hoş, hoş olmasına da… Sağlık ve hijyen kurallarına bakan yok. Bir kere, ciddi işletilen havuzların pek çoğunda istenen hekim raporu istenmiyor. Hkalitesiz şunu geçtim; havuza girmeden önce duş zorunluluğu yok, havuza girmeden ayak dezenfektanı uygulaması mevcut değil, bone takma mecburiyeti yok. Tek yasak olan şey, havuza atlamak.
Havuz kenarındaki şezlonglardan birinde uzanmış; bir taraftan tesisi incelerken, öteki taraftan da bunları düşünmekteydim ki üç kişilik bir yontulmamış maganda grubu, çağa uygun tesislere giriş yaptılar. Evet, eğlencenin kralı şimdi başlıyor dedim kendi kendime ve sosyal gözlem gözlüklerimi çıkarmadan devam ettim seyretmeye.
Yurdum magandası, termometrelerin kırk dereceyi gösterdiği bir İzmir öğleden sonrası sıcağında ter üstüne ter atmaktan yapış yapış olmuş ekşimsi vücudunu balıklama daldırdı havuza. Öğürdü, geğirdi, tıksırdı… Ve sıkı durun. Sıkı bir sümkürme eylemi sonrası çıkartmış olduğu ifrazatı, onlarca kişinin yüzdüğü havuzun suyunda bertaraf etti. Allah bilir alt taraftan da bAşık Olmaya şeyler yaptı. Neyse bu kadar gerçek iğrençlik yeter. Ben de kaldıramayacağım.
Şimdi buradan Çiğli Atatürk Organize Sanayi Bölgesi yetkililerine ve özellikle de haberdar olursa Sayın Başkan Hilmi Uğurtaş Bey’e seslenmek istiyorum. Düşünceniz, projeniz ve ortaya koymuş olduğunuz eser bence çok yerinde, anlamı olan ve gerekli. Sizleri tebrik ediyorum. Ancak bir tesisi yapıp, faaliyete geçirmek kadar; onu gerektiği gibi işletmek de çok önemlidir takdir edersiniz.
Ben, o gördüğüm manzaralar karşısında, o gün havuzunuza giremedim. Üstelik çok istedim girip yüzmeyi. Çünkü fiziksel olarak her şey çok hoş ve cazipti. Ama bunca özenilmiş ve çağa uygun bir şekilde hizmete sokulmuş, böylesine imrenilesi bir tesisin, sanıyorum çok daha bilinçli bir şekilde işletilmesi gerekli değil mi?
@Geçen sene bugün: İzmirli Blog Yazarları ile Sanal Söyleşi
@İki sene önce bugün: Bodrum Bitez Koyu
@Üç sene önce bugün: Çağdaş Manisa Tarzanı Bir Doktor
“Barbaros” Yunanca’da Barbar kelimesinin çoğuludur. Hayrettin Paşaya “Barbaros” denilmesi hakarettir

MİLLİ EĞİTİM BAKANI, Sayın NİMET ÇUBUKÇU’YA,
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’na,
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’na,
DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI’na
“Tarihi Bir Gerçeğin Aydınlatılmasında Açık Mektup”
Tarihimizle övünür dururuz. Fakat tarihimizi bilmeden övünmek ise acaba ne kadar önemlidir..?
Bu durumun sorgulanması ise çok önemli bir konudur.
Orta Asya’dan başlayarak, Osmanlı’ya, Osmanlı’dan da Türkiye Cumhuriyeti Tarihine doğru (tabiî ki profesör olacak kadar balaka sahibi olmaktan söz etmiyoruz.) tarihi akışın hiç değilse önemli kısımlarında doğru bilginin de sahibi kesinlikle olmalıyız.
Buradaki önemli husus, bol keseden atıp tutanların hiç değilse Türk’lüğün özlük tarihinde birazcık bilgilenmesinden söz ediyoruz.
Şöyle Türkiye Nüfus Dairelerinde bir sorgulasanız, sanıyorum ki birkaç yüzbin “Barbaros” ismine rastlayacaksınızdır.
Barbaros (!) “Hayrettin Paşa”, kesinlikle Türk denizcilik tarihinin en büyük ve başarılı simalarından birisidir.
Hayrettin Paşa, donanmalarımızın başında hiçbir zaman batılıların yaptıklarının benzerini yaparak, barutun adalet tanımaz gücünü kullanıp katliamlar yapmamış, sömürgeler kurmamıştır.
Aksine mağdur ve farklı dinde ve soydaki dinç ve genç insanları gemilerinde çalıştırmış, beslemiş, topraklarımıza getirerek, devşirme denilen bir sınıf olarak, bu insanların mutlu bir şekilde yaşam sürmelerini kazanç sağlamalarını olanaklı kılmıştır.
AÇILIMLARLA SAÇILIMLARLA YAPILMAK İSTENİLEN SAÇMALIK
Biliniz ki çok deriliğine araştırıldığında, ülkemizdeki “Gayri Müslim” olarak adlandırılan, Türk vatandaşlarının bir çoğunun da ataları bunlardan gelmektedir.
Ticaret ve sanatta erbap olan bu “Gayri Müslim” tebaa hallerinden asırlar boyunca memnun olmasa idiler, kendilerini kabul edecek dillerine ve dinlerine uygun gidecekleri çok ülke vardır…
Ama onlar her çeşitli inanç ve yaşam özgürlükleri ile, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının eşit hakları ile donanmış mutlu bir yaşamı diledikleri gibi sürmektedirler.
ASIRLARDIR MUTLA SÜREN BİRLİK VE BERABERLİĞİN, NESİNİN AÇILIMINI YAPIYORSUNUZ..?
Siyaset yaparak, oy toplamak uğruna yapılan AÇILIM, kelimenin öz benliğine inerseniz ayrıştırmak değil midir..?
Bunlar ABD ve AB gibi emperyalist ve kapitalist ülkelerce yıllarca siyasetçiler üzerinden oynatılan oyunlardır.
Hayrettin Paşa’nın, doğru insanlık ve Türklük çizgisinden asla ödün vermemiş olması, batının emperyalistlerine karşı amansız mücadelesi ve de başarıları, “Batılıların Barbaros(u)!” olarak kötülenmesi şöyle ki zulmedenliği ve kötü adam anlamlığında örtüştürülmüştür.
GÜNÜMÜZDE OKULLARDAKİ TARİH KİTAPLARINDA Kİ YANLIŞ…
Günümüzde okullarımızda okutulmakta olan, tarih kitaplarında, okulların duvarlarında asılı bulunan “Türk Büyükleri” adlarıyla çerçeveli asılan resimlerinde de maalesef ki, Hala (Barbaros!) Hayrettin Paşa olarak adlandırılmakta olması utanç vericidir..
Bu yazımızın başlığında da belirttiğimiz gibi, bu durumu Sayın; Milli Eğitim Bakanımız Nimet Çubukçu’ya, teşkilatından emekli bir eğitimci olarak arz etmekte de yarar görüyorum.
Hayrettin Paşa, donanmalarıyla, elde ettiği ülkemiz adına zaferlerinden dolayı batılıların sonsuz nefretini kazanmıştır.
şimdi bu başarılarını hazmedemeyen, batılı ülkeler şahsını karalamak için ona;
Yunanca “Barbaros” sözcüğü yakıştırılarak esasen çirkinleştirici ve aşağılayıcı propaganda yapmışlardır.
“BARBAROS” YUNANANCA, BARBARLARIN ÇOĞULU ANLAMINA GELİR.
Hiçbir ülkenin insanı tarihinin sayfalarında büyük başarıların hamisi olan bir büyük insanına soydaşına, aşağılayıcılığı, destekli bir onaylamada bulunmaz.
Tarih kitaplarında, ansiklopedilerinde, çerçeveli resimlerinde böylesi bir aşağılamaya izin vermez…
Türk soydaşına böylesine haksız bir yakıştırmayı kabul ettiremez.
Yıllardır süren ve sürdürülen “Türkiye” isminin dış ülkelerde, bizim diplomat ve siyasetçilerimizce İngilizce’deki kelimesiyle yazılış ve konuşulmasına tepkimi dile getirerek, gazetelerdeki köşelerimde yazmıştım.
Başlığı da şöyleydi;
YETER ARTIK, YETMİŞ MİLYON “HİNDİ” OLMAK İSTEMİYORUZ..!
Bildiğiniz üzere, İngilizce’de Türkiye kelimesinin “Turkey” olarak adlandırılmasından söz ediyordum.
Konumuza devamla;
NÜFUS MÜDÜRLÜKLERİNE VE İÇİŞLERİ BAKANLIĞINA DA MESAJIMIZ VAR..!
Bugün ülkemizin birçok kentinde cadde ve sokak tabelasında “Barbaros” ismine rastlayabilirsiniz.
şimdi tam anlamıyla onların istediği gibi, “Türkiye’de, Barbar Türklerin Caddesinde yahut Sokağındasınız” demektir.
Posta gönderilerinde bulunuyorsunuz, farkında olmadan, posta gönderinizi yine, Barbarların bulunduğu adreslere gönderiyorsunuz.
Çocuklarınız doğuyor, Büyük ve Şanlı bir Türk Paşasının adını verdiğinizden dolayı göğsünüz kabarıyor..
Oysa kimse o çocuğun ilerideki, batı ülkelerinde geçecek hayatında alabileceği olumlu olmayan tepkileri ayırt edemiyor.
İçişleri Bakanlığımızın, Nüfus ve Vatandaşlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün bu vahim duruma el atarak, hiç değilse bundan sonraki süreçlerde doğan erkek çocuklarına “Barbaros” ismini koymalarının önüne geçilmesi gayesiyle bir genelge yayınlamasında da fevkalade yarar vardır.
Bu mevcut durumun evveliyatının Türk diline kazandırılmasındaki en büyük suçlular da tabiî ki tarihimize sözde batılı gözüyle bakan Tanzimat Aydınlarıdır.
Gerçek barbarlar Batılılardır.
Amerika ve Avrupa ile İsrail ve Ermenistan’ın bu çizgideki rotalarını görmekte, okumakta, yaşamakta olan bir nesil değil miyiz…?
SON KISIMDAKİ MESAJIMIZ DA, GENELKURMAY BAŞKANLIĞIMIZA VE DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞIMIZA OLSUN..!
Her yıl bir umut ve ümitle benim için fevkalade önemli bir, daveti beklerim.
Neden mi..?
Yıllarca eğitimciliğimde tüm öğrencilerime, “Öner Samanlı Kimdir” diye bir soru sorulduğunda verilen cevaplar hatta hakkımda “Mezuniyet Albümlerine” yazılanlar hep benzer ve aynı olmuştur.
“Bizler Atatürk’ü onunla tanıdık, o yaşayan bir Atatürk’tür..!”
Bende, 15 yıldır, “Dünyanın ve Türkiye’nin En Kapsamlı Atatürk Sitesi” sloganıyla ayakta tutmaya en zor şartlarda bile direndiğim; http://www.ataturksitesi.com/ Kurucusu ve Editörü olarak, ;
bundan sonra beni, 30 Ağustos Resepsiyonlarında neden unuttunuz..?
Sayın Genel Kurmay’daki Paşalarım diyorum.
“Kaptanı Derya Hayrettin Paşa”nın, Askeri birliklerde, okullarda aman ha aman, yanlışlıkla yazılı ise “Barbaros” kelimesinin ivedi olarak silinmesini istirham ediyorum.
ÇÜNKÜ O;
Hayrettin Paşa günümüz Amerika’sını yaratan Avrupa’nın hapishane devşirmesi toplama halkının Hıristiyan donanmalarıyla, açık denizlerde sayısız savaşlar vermiş, onları bozguna uğratmış, EŞSİZ BİR TÜRK BÜYÜĞÜ VE KAHRAMANIDIR.
ANCAK;
Asla ve asla;
“Barbaros” HAYRETTİN PAŞA değildir…!
OLSA OLSA;
“Kaptanı Derya Hayrettin Paşa” dır….!
Öner SAMANLI
“TÜKORDER”
Tüketiciyi Koruma ve Bilinçlendirme Derneği
Genel Başkanı
“Dünyanın ve Türkiye’nin En Kapsamlı Atatürk Sitesi”
Kurucusu ve Editörü
E-İletişim: onersamanli@hotmail.com

Kepez.
Çanakkale’nin İzmir yolu üstünde şirin bir beldesi.
Şimdiki, yeni “İzmir yolu” beldenin yüksek kısmından geçiyor.
Eski İzmir yolu ise, beldenin tam ortasından geçiyor. Kepez’de bu eski İzmir yolunun iki yanında yer alıyor.
Eski İzmir Yolu’nun adı “Atatürk Caddesi” olmuş.
Atatürk Caddesi, Kolin Otel’in olduğu yerden bir başlıyor, Liman Yolu’nda son buluyor.
Kepez, yaşanılacak bir yer.
Doğal yapısıyla, insanı kendine çekiyor.
Atatürk Caddesi’nin sahil kısmında kalan bölümünde, bahçeli evler yapılmış. İnsanlar, karıncayı incitmeyecek güvercin adımlarıyla dolaşıyorlar. Huzur içinde sürdürüyorlar yaşantılarını.
Belediye binasının önündeki kavşakta yer alan park insanlarla dolup taşıyor.
Temizliği ve bakımlı yapısıyla dikkat çekiyor, Kepez..
Sahil kesiminde geniş bir yeşil alan var. İnsanlar kadar rahat hareket ediyor, kediler ve köpekler. Sahipli sahipsiz.
Çay bahçeleri, dolup taşıyor akşamları.
Herkes kendi dalgasında.
Deniz kendi dalgasında.
Gençler kendi dalgasında.
Yaşlı dedeler nineler, kendi dalgasında.
Sahil boyunca, yürüyüş yaapnlar kendi dalgasında.
Yavrularını çay bahçesinin ortasında besleyen kedi, kendi dalgasında.
“Huzur var huzur” Kepez’de.
*
Sahilde geceleri müzik yapan mekânlarda var.
Zamanla gidip göreceğim.
Çok güzel bAşık Olmaya yerlerde varmış.
Göreceğiz.
*
Çanakkale’nin keşmekeş hareketliliği yok Kepez’de.
Çok telaşlı değil insanlar.
Zannedersem;
Kepez’in güzelliği.
Kepez’in yeşilliği.
Kepez’in denizi.
Kepez’in esen yelleri.
Huzur doldurmuş insanların içine.
Belediye’nin çalışmaları çok güzel.
Temizliği ile göz dolduruyor Kepez.
Başkanın odasını gördüm.
Hani şu, kapıları olmayan makam odası.
Dr.Ömer Faruk Mutan’ın odasını.
Vallahi kapısı yok.
Herkes, gelen misafiri görüyor.
Başkanın odasında konuşulanları herkes duyuyor.
Her şey şeffaf.
“Kapalı kapılar ardında Waşington” yok.
Başkanla görüşemedim. Ankara’ya gitmiş.
Yeniceli hemşerim Yüksel Hanım’la tanıştım. Emekli öğretmen. Başkan vekilliği yapıyor.
Bir zamanların efsane Milli Eğitim Müdürlerinden Ziya Bey’in (Özdemir) kızı.
Zamanla daha çok tanışacağız.
*
Kepez’in yıldızı gün geçtikçe daha da parlayacak gibi. Öyle gözüküyor.
Konut sektörü tam hız, yoluna devam ediyor Kepez’de.
Toplu konutlar…
Yeni mekânlar…
İş alanları…
İş yerleri…
Yeni hastahane ve sağlık merkezleri…
Kepez’e taşınan resmi kurumlar…
Kepez, bir başarı grafiği yakalamış.
Kepez bir sinerji oluşturmuş.
Yoluna devam ediyor.
Bende Kepez’i kendime yaşam alanı olarak seçtim.
Kepez “Atatürk İlköğretim Okulu” çalışma alanım.
Kepez, yaşam alanım artık.
Beğenerek, kendi isteğimle Kepez’deyim.
Kepez’de, “yeni arkadaşlar yeni dostlar” edineceğim.
Önümüzdeki günler, bizlere yeni yaşam tecrübeleri kazandıracak.
*
Bakalım Kepez, bana gelecek günlerde neler sunacak?
Bana, neler gösterecek?
Ben neler göreceğim?
Yaşayıp göreceğiz.
“Hep beraber yaşamak” dileklerimle.
“Hoş bulduk” Kepez.

TÜKETİCİ KÖŞESİ OKURLARINDAN GELENLER
Tüketici Köşemize sorularınıza çözüm aramak üzere yazmamanız gerektiğini, bu hususlarda bir önceki yazımda değinmiş ve çözüm yollarını ve yerlerini göstermiş, sizlerin de desteklerini beklediğimizi bildirmiştim.
Bakalım çözüme yönelik kaç ciddi müracaat gelecek, merak ediyorum.
Ancak e-iletişim adresimize, tüketiciler yönünden yararlı bilgileri, kazanılmış “Tüketici Hakem Heyeti Karar” metinlerini ve örneklerini, bu yazımızda olduğu gibi fikir ve düşüncelerinizi gönderebilirsiniz.
Geçtiğimiz günlerde “Postamıza Gelenler” arasında aşağıdaki metin yer almaktaydı.
Sizlerle paylaşırken, kendileri marka yazmış olmalarına rağmen biz eütik olarak markayı (xxxxx) şeklinde belirttik.
Resmi bir merciden somut rapor veyahut karar olmadıkça bu davranışımızı sürdürmenin doğru olduğu inancındayım.
GELEN E-POSTA AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDEDİR:
Tüketici Köşesi Okuru Diyor ki; Ben Çamaşır Makinemde Kireç Çözücü Kullanmıyorum. Reklamlarla Tüketicileri Kandırıyorlar…
“15 YILDIR ÇAMAŞIR MAKİNASI KULLANIYORUM DAHA HİÇ (xxxxx) KULLANMADIM…
ÇAMAŞIR MAKİNEMİN ÇOĞU ZAMAN REZİSTANSINI KENDİM SÖKER BAKARIM VE KESİNLİKLE REKLAMLARDA GÖSTERİLDİĞİ ŞEKİLDE BİR KİREÇ TABAKASI OLUŞMUYOR.
Çamaşır makinelerinde kireç koruyucu olarak kullanılan (xxxxx) 1 yıl içersinde verdiğimiz toplam para ile koruduğumuz rezistansı 4 defa yenisi ile değiştirebileceğimiz gerçeği beni reklamın insan oğlu üzerindeki etkileri konusunda daha çok düşünmeye sevk etti.
Uzun zamandır (xxxxx) ile ilgili reklamlar nedeniyle ben de, bir çok tüketici gibi makinemin rezistansında sorun yaşamamak için (xxxxx) kullanan biriydim.
Bugüne kadar, (xxxxx) marka kireç koruyucu kullanmasam ve makinem arızalansa, bana servis ücreti ile birlikte bir rezistans kaça mal olur sorusunu, doğrusu kendime hiç sormadım.
Gelin şimdi bu soruyu kendimize soralım ve örneğin (xxxxx) Marka (xxxxx Seri Moddelli) çamaşır makinesi olan bir tüketicinin, hiç kireç koruyucusu kullanmadığını varsayarak, aile bütçesine ne kadar bir yük geleceğinin hesabını birlikte yapalım:
1000 gr lık (xxxxx) Fiyatı 8, 25 TL
1 Yıllık (xxxxx) Fiyatı 99, 00 TL.
REZİSTANS + İŞÇİLİK FİYATI : 21, 00 TL
Harcanan para 4 rezistansa bedel
Yukarıdaki tabloya göre, ayda
Eğer matematiksel bir yanlış yoksa, tasarruf sağlayan (xxxxx) ile ilgili olarak yaptığım hesap ortada. Karar sizin.
Bilimsel araştırmalara bu kadar önem gösteren bir firmanın yaptığı reklamın, tüketici üzerindeki etkilerini araştırmak için sokağa çıkarak, ‘(xxxxx) ne işe yarar, neyi korur’ sorularını sorması yeterli olacaktır.
Ayrıca (xxxxx) kutusu üzerinde ürünün içeriği ile ilgili hiçbir ibare de yok.
Firma yetkilisi bu sorumuza da, ‘kanuni bir zorunluluk olsaydı, koyardık’ demekle yetindi.
Oysa ki, Tüketici Hakları Evrensel Bildirgesinde de yer alan ‘tüketicinin balaka edinme hakkı’nı dikkat çekmekte bulundurduğumuzda, (xxxxx) evrensel bir tüketici hakkını ihlal etmektedir.
Not; Eğer makineniz çift su girişli ise ve gerektiği zaman sıcak su alıyorsa, rezistansınız hiçbir zaman zaten çalışmaz, (sebebi rezistans su ısıtır)dolayısı ile arızalanmaz.
Dolayısı ile (xxxxx) kullanmanıza gerek yoktur.
Reklamlarda gösterilen ‘bozulmuş rezistans’, muhtemelen kuyu suyu ile kullanılan bir makineden sökülmüştür.
Büyük şehirlerin hiç birinde su bu kadar kireçli değildir.
İnanmıyorsanız, bulaşık makinenizin rezistansına bakabilirsiniz.
Bulaşık makinesi ise soğuk su alır ve kesinlikle her yıkamada rezistansı kullanır.
Bu mailimi köşenizde tüketici kamuoyuna duyurursanız ekonromik sıkıntılarla boğuşan milletimizin aile bütçesine katkı getireceğinden eminim… R.A. ”
Sayın; R.A.; Bizde bu husustaki ricalarınız bağlamında yazınızı yayınlamak üzere köşemize aldık.
Elçiye zeval olmaz…
Saygılarımızla.
TÜKETİCİ KÖŞESİNDE
“SEMRA ABLANIZ”
E-BİLGİ İÇİN: bizebilgi@hotmail.com

Değerli “Tüketici Köşesi” Okurları Dostlarım;
Sizlere bu köşede, elimden geldiğince, “TÜKORDER” Tüketiciyi koruma ve Bilinçlendirme Derneği Genel Merkezi, “Şikayet ve Hukuk Komisyonu Başkanı” olmam nedeniyle zamanım elverdiğince öneme haiz balaka ve görüşlerim aktarmaya çalışmaktayım.
LÜTFEN BU KÖŞEYE ŞİKAYETLERİNİZİ YAZMAYINIZ
Gelen e-postaların çoğunda, neden “Kurumsal Olarak Bir Tüketici Şikayet” siteniz yok..?
Neden, “Tüketicilerin birbirleri ile Görüş ve Düşüncelerini Paylaşabileceği Forum Siteniz” yok..?
Diyen, kahırlı mesajlarınız geliyor.
Biz de istemez miyiz olsun…
Ama her şeyin ucu geliyor dayanıyor paraya…
Keşke bizim de arkamızda birileri olsaydı da, şöyle gemi gemi yardımları bırakın da, kapıdan aldatılarak 150 liraya satın aldığı 15 liralık bir saç kurutma makinası yüzünden kocasınca boşanan kadına el ayak olabilseydik.
Aldatıcı satıcılar tarafından kandırılan yaşları geçkin büyüklerimizin evlerine giderek eğitimlerde bulunabilseydik.
“Tüketici Gazetemizi” yılda birkaç kez değil de haftada bir çıkartabilseydik.
Ya insani öz değerlerle, yahut da parayla…
Ama bildiğiniz üzere birincisi parmakla gösterilecek kadar azaldı.
HEM DUYGULANIYOR HEM DE ÇOK ÜZÜLÜYORUZ.,
Daha önceleri de yazılarımda not düşmüş olmama rağmen, köşeme şikayetler ile gelen yazılar nedeniyle tekrar açıklayarak ricada bulunuyorum.
“TÜKORDER” Tüketiciyi Koruma ve Bilinçlendirme Derneği’nin, Tüm il ve İlçelerin çoğunluğunda, “Tüketici Sorunları Hakem Heyeti” nde sizlerin haklarınızın savunulmasında bir temsilcisi kesinkes bulunmaktadır.
Bu tür kişilerde, ya hukukçu yahut da, tüketici haklarının korunmasına yönelik, Derneklerimizde uzun süre yönetimlerde bulunmuş kişilerdir.
Tüketici konulu tüm şikayetlerinizi, ikametinizin bulunduğu, il yahut ilçedeki “Tüketici Sorunları Hakem Heyeti” lerine yazılı olarak yaparak kesinlikle haklı olduğunuzun inancında iseniz, mağdur olmayacağınız kesindir.
Esas itibarıyla Derneğimiz bünyesinde bir, internet şikayet sitesi yapmayı çok arzu ettik ama, mali külfete haiz konu.
Şayet bu yazımı okuyan sizlerin, aile fertleri, ya da dostları arasında web tasarımı konusunda deneyimli kişiler var ise sizin de ülke yurttaşı olarak katkınız bulunsun isteriz.
Bize yönlendirirseniz, biz de o kişinin ileride referansı olabilecek kurum olarak çok anlamı olan bir yardım sağlamış oluruz.
Öyle değil mi…?
BU YAZIMI BULUNDUĞUNUZ YERLERDE OKUYUP DA;
1. Ben de, özveriyle yardım vereceğim “TÜKORDER” Şubesi kurmak istiyorum derseniz, ben arkanızdayım, Başkanı olmanızı sağlamazsam o zaman namerdim. (e-posta adresimiz aşağıda)
2. İnternette “Tüketici Şikayet” sitenizi yaptırmayı sağlarım diyorsanız, Plaketinizi Onurla size vereceğim.
3. İnternette “Tüketici Forum” sitenizi yaptırmayı sağlarım diyorsanız size de Plaketinizi onurla vereceğim.
4. “Tüketici Gazetesi” nin de bulunduğunuz yerdeki, il veya ilçe olabilir, Şube faaliyetleri altında temsilcisi olmaktasınız. Böylece, gazetenin bulunduğunuz yöreye ait bölüm ekinin de çıkması şansı var.
5. Bu ne anlama geliyor, siz o bölgedeki firma ve kurumlarla bağlantı kuruyor, maddi ve manevi yardım alıyorsunuz, bu da kurulan Şubeye hem maddi yardım sağlıyor, hem de size. Ve bu gazetede isterseniz, köşe yazıları yazma olanağı da elde ederek, ileriki süreçlerde, yerel yönetimlerde söz sahibi olabiliyor, görev almanız kolaylaşıyor.
6. Hiçbir şey yapamıyorum demeyin, Mesela bu yazımı okuyan sizler, lütfen; Yazımı alıntı yaparak veyahut linkini, Web tasarımı yapan firma, kişi veya kuruluşlara e-posta ederek çok büyük yardım vermiş olacaksınız.
Haydi o zaman, “Her şey Gelişen Türkiye’miz İçin”
Sorumluluktan kaçmadan, görev almanız ve yardım dileklerimle.
Saygı ve sevgiyle.
TÜKETİCİ KÖŞESİNDE
SEMRA ABLANIZ
SEMRA ŞAHİN
EPOSTA: bizebilgi@hotmail.com
Azerbaycan’la Ermenistan arasında savaş başlarsa neler olur?
Yaklaşık 20 yıldır Azerbaycan’ın %20 toprağı Ermenistan tarafından işgala maruz kalmış. İşgal meselesi Azerbaycan’dan ve kardeş ülke Türkiye’den bAşık Olmaya hiçkimsenin umrunda bile değil. Problemin çözümüne yönelik kurulan ve 17 yıldır birşeyler yapıyormuş gibi gözükerek aslında hiçbirşey yapmayan Minsk Grupu üçlüsünün, her biriyse kendi hesabı peşindeler. Bu yüzden bu grubun adını duydukta bile insan alerji olmaktadır. İşgal konusu ise adeta bazı devletlerin Azerbaycan’a baskı aracına dönüşmüş gibi. Bu yüzden Azerbaycan’da da bundan sonra her kesin sülh ve görüşmeler yolu ile torpakları geri alacağımıza umutlar tükenmiş durumda.
O zaman barış biter de savaş başlarsa ne olur? Kesin ve net kanaat budur: savaş başlarsa ermeni ordusu Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri karşısında duruş getiremez. Rus’ların ermenilere verdiyi silahlar da işe yaramaz. Çünkü bizdeki Kara, Hava Kuvvetleri ve öteki Silahlı Kuvvetler birlikleri bundan sonra gereken tüm çağa uygun silahlara sahip. Eğitilmiş subay kadromuzun her biri bin ermeniye bedel. Askerlerimizin her biri ya şehit, ya gazi olmaya hazır bekliyor…
Savaş başladığı an eğer ermeniler füze fırlatırsa, birine on geri alır. Havaya bir savaş uçağı kaldırırsa, semada on Azerbaycan Kartalı’yla karşılaşır. Bir tümen asker gönderirse, karşısında on tümen bulur. Ermeniler gözlerini bile açmaya fırsat bulamazlar. Bir bakarlar Ay Yıldız’lı Bayrağın kölgesi üzerlerinde.
Tabii ki bu zaman bize çok büyük bir problem çıkar. Problemin boyutunu anlatmak bile zor…
Nedir problem biliyor musunuz?… Şimdi bizim ordu birliklerimiz 1-2 saate topraklarımızı çevirdikten sonra kesin, onları durdurmak zor olacak. İlla da Erivan’a varmak isteyecekler. Ne yapalım Biz Türk’ler böyleyiz. Elimizde kılınç oldumu pek hevesli oluruz. “Allah, Allah” diye gideceğimiz yere kadar gideriz. Bir bakarız 100 kilometre gideceğimiz yerde 1000 kilometre yapmışız. Ermenistan’daki şu savaş suçlularının yakalanıbda, şöyle güzelce şey yapıp, Savaş Suçluları Mahkemesi’ne göndermek de izahı çok zor bir duygu. Bu duyguları yaşamak isteyinden hiçbir Azerbaycan Türk’ü vazgeçemez. Hele hele bizim askerlerimiz var ya. Pek yamanlar. “Kendi sınırlarımızdan o tarafa geçmeyin” söylenilse bile söylenilen lafı duymayacaklarını şimdiden görüyorum gibi.
Şimdi gardaşlarım bu satırları okurken sanki gözlerinde bir soru oluşuyor? Herhalde soru da bu olabilir: “Yau kardeş, Azerbaycan bu kadar güçlüyse neden topraklarının %20 ‘sini ermenilere kaptırdı?!”.
Güzel bir soru, pek güzel. Madem “biz böyleyiz, şöyleyiz” diyoruz, o zaman bir avuç Ermeni silahlısı toprağımızı nasıl işgal etdi.
İlk önce hemen söyleyeyim ki, toprakları Ermeni’ler tek başına değil, Rus’larla birlikte işğal etdi. İkinci cevab: Toprakların işğali Ermeni’lerin (Rus’ların) savaşla kazandıkları zafer değil. şöyle ki savaşı Azerbaycan Ordusu kaybetmedi. Olay tam manasıyla siyasi olaylar yüzünde gerçekleşti. şöyle ki toprakların işgali Azerbaycan’ı içten karıştıran güçlerin işi. Tabii ortada petrol, geostratejik konum ve sair varken böyle şeyler de yapılıyor bazen.
O zamanlar Ermeni ordusunun tek bir komandanı vardı. Bizdeyse her bir bölük bile kendi başına hareket ediyordu. Hiç kimse merkezden idare edilmiyordu. Profesyonel subay kadrosu yetersizdi. Savaşa giden gençler eğitime tabii tutulmuyordu. Ülkede birlik, beraberlik yoktu. İhanet olayı da işin bir bAşık Olmaya tarafı. Hal böyleyken, Ermeni – Rus birliklerinin işgal yapması o kadar da zor olmadı…
Türkiye’den gönüllü olarak Azerbaycan’a gelerek savaşan değerli gardarlarımız, bu olayların canlı şahitleridir. Bu kahramanlar yaralanana kadar asil Türk gibi Türk yurdu uğrunda savaştılar, onları tanıyan Azerbaycan’lı dostlarının gönlüne taht kurdular. İnanıyorum ve görüyorum ki, zaman gelecek bu insan oğlu Türk Dünyası’nın kahramanları adını alacaklar.
Evet, bugünkü Azerbaycan o zamanki Azerbaycan’a hiç benzemez. Bu aşamaya da o kadar kolay gelmedik. Türk Dünyası’nın büyüklerinden olan rahmetli Haydar Aliyev iktidara geldiği 1993 yılının yaz aylarında milli birliği sağladı, ülkemizdeki yetersizlikleri derhal ortadan kaldırdı. Ocak 1994’te Azerbaycan’ın birinci gerçek Ordu Birlikleri Ermeni’lere karşı saldırıya geçti. Kısa zamanda onlarca köy geri alındı. Olayların kontrolden çıktığını görmekte olan Ermeni’ler ateşkes anlaşması imzalamak zorunda kaldılar.
Ateşkes Azerbaycan için de gerekliydi. Ordu yapılanmasını gerçekleştirmek gerekirdi. Silahlı Kuvvetler’imizin güçlenmesinde Türkiye’nin ve özellikle Türkiye Silahlı Kuvvetleri’nin değerli Komutanları’nın eğitim ve manevi desteği çok önemli rol oynamıştır. Sonuçta bu gün Azerbaycan Ordusu ve iktisadiyyatı ile her çeşitli zorluklarla başa çıkabilecek durumdadır.
Gerçekten de geçen zaman zarfında Azerbaycan’la Ermenistan arasında çok büyük farklar ortaya çıkmış durumdadır. Bugün Azerbaycan’ın bütçesi’nden Silahlı Kuvvetlere ayırdığı para Ermenistan’ın tüm devlet bütçesine denk geliyor. Son beş yılda Azerbaycan’ın savunmaya harcadığı para miktarı 10 defa artmış. Ermenistan’da ise ekonomik sıkıntılar nedeniyle %25 azalma görülmüş. Bugün Azerbaycan’ın iktisadiyyatı Ermenistan’dan 7 defa daha büyüktür. Bir kaç yıldan sonra 15 defa büyük olacak. Bu yıl Azerbaycan’da iktiskalitesiz artım %12 olmuş, Ermenistan’da ise %20 azalma görülmüştür.
Ermenistan’ın nufuzu kayıtlarda yaklaşık 3 milyon gösterilse de, yabancı kuruluşların yaptığı araştırmalar sonucunda bu rakamın 1 milyon 700 bin olduğunu görüyoruz. Azerbaycan ise bundan sonra 9 milyonu geçmiş bile. şöyle ki her açıdan Azerbaycan yükseliyor ve dahada yükselecek. Ermenistan ise çöküyor ve böyle devam ederse daha da çökecek. O yüzden Ermenistan’ı çökertmemiz o kadar da zor değil.
şunu da iyice anlasınlar ki, Biz savaşa başlarsak ne ABD, nede Avrupa bölgede oluşacak toz dumanı nedeniyle buraları göremeyecek.
Bu milletin sabrını taşıran da zaten sulh çağrışları yapan bu devletlerin işgalci Ermeni’leri destekleyen yanlış siyasetleri değilmi? Yıllardır bizi oyalayan bu devletler değil mi?
Türkiye’nin Aydın vilayetinde güzel bir deyim var: Kısa kes aydın havası olsun! Ben de bu kadarından sonra kısa kesmeye karar verdim ki, tam aydın olsun: Biz Azerbaycan Türk’leri son umut olarak 2010 yılını görüyoruz. 2010 yılında da Yukarı Karabağ sorununda çözüm olmayacaksa, … o zaman kimse bizi durduramayacak!

Mustafa Amca, köyde ki daha yaygın deyişle Mustafa Dede Selluka Yemekevi’ nin misafiriydi. Kendisiyle eskilerden daha çok da yemek evimizin bulunduğu binanın geçmişinden söz ettik.
Mustafa Amca 1931 doğumlu. “Biz buranın yerlilerindeniz. Babam, dedem ve hatta onların dedeleri hep bu köydendi. Bize Kahyaoğulları derlerdi” . İlkokula şu anda ki ilkokulun aynı yerinde olan ancak yıkılıp yeniden yapılan önceki binasında gitmiş. “Daha da önceki okul köyün yukarılarında eski bir kiliseden bozma idi, şimdi yıkıldı.”
Kozbeyli Köyü nün her tarafı bağlarla çevriliymiş. “Foça Karası, güzel üzümdü. Bazen kuruturduk bazen yaş olarak satılırdı. Şarap fabrikasından deniz yoluyla motorlarla gelirler, herkes üzümünü götürür, orada tartılıp satılırdı.” Bir kısmını ayırıp kendi şaraplarını kendileri yaparlarmış.
Peki bu binayı ne zamandan beri hatırlıyordu acaba? “Ben bildim bileli bu bina vardı. Hatta o zamanki büyüklerimizin de bildiği bu bina hep vardı. Benim bildiğim en eski sahibi Nezihe Yenge idi.” Bazen depo bazen dükkân ve ev olarak kullanılmış.
“Şimdi hatırladığım kadarıyla mutfağın olduğu kısım önce bakkal dükkânı oldu Foçalı Nayap işletti. Sonra burası kasap oldu. Kemal Karataş işletti. Daha sonra da yine bakkal oldu Yanbastı Hüseyin diyolardı o işletti.” Şu anda yeni yemek odasının bulunduğu yer evmiş. İki ev yanımızdaki İkbal Teyze’ nin genç kızlığı bu evde geçmiş.
“Arkada bi sokak gibi bi şey var ya ordan kadınlar geçerlerdi kahvenin önünden geçmemek için. O zamanlar kaç göç vardı”Mustafa Amca Binanımızın arkasındaki bina ile bir metrelik boşluktan söz ediyordu. Şimdi hala geçen bayanlar olmaktadır. Belki de özellikle bırakılmıştı. Dünyanın en dar sokağı şöyle ki
Mustafa Amcanın burasıyla ilgili bir anısı da var. “Bir gün, beş altı arkadaş civardaki bir düğünden döndük delikanlıydım daha. Buraya, bakkal dükkânına geldik Nayap işletiyo o zamanlar. Kafamız zaten iyi idi bide şarap açtırdık Nayap’a, -şarap içiliyodu o zamanlar dükkanda- iyice bi neşemiz geldi gari. Başladık türkü çağırmaya elde çırpıyoz. O zamanlar meşhur bir türkü vardı. “Mandaları karaman kaybolursa aramam” diye. Onu çağırıyoz. Haliyle biraz gürültü olmuş. Yandaki kahveden kızmışlar bize, muhtara deyivermişler. Muhtarda tutmuş jandarmaya şikayet etmiş. Aldılar götürdüler bizi karakola artık. Bir iki saat tuttular karakolda. Sonra “bi daha yapceniz mi?” dediler. Bi şey yaptığımızda yoktu ya. “Yapmecez “dedik artık. Sonra salıverdiler bizi”
Sağolasın Mustafa Amca güzel bir sohbetti. Yine bekleriz

Zaman zaman hoşuma giden yerleri sizlere anlatıyor ve öğütlüyorum. Bu gün de öyle bir yeri anlatacağım.
O mekanı yirmialtı yıldır görüyor ve sıklıkla da önünden geçiyordum. Önceleri harabe idi. Hatta doksanların başında müteahhite verildiği ve yıkılacağı da söylenmişti. Allahtan çevreciler ayaklandı da o operasyon durdu. İyi de olmuş. Burası Hasan İzzettin Dinamo’nun “ Kutsal Barış” romanında da geçen Atatürk’ün savaşın hemen sonrası İzmir’de kaldığı “ Uşakizade” köşkü.
Son yıllarda köşkte faaliyet başlamıştı zaten. Sonra sanki birden bire yapılmış gibi köşk ortaya çıkıverdi. Harap bahçe duvarları da yeniden yapılıp ferforjeleri de konuca bahçe parlamaya başladı bir de bahçenin sol ucuna şık bir güneş korumalığı yapılıp çimler de yeşerince beton yığınları arasında bir vaha oluştu adeta.
Üc yıldır haftada en az iki gün uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Çıkmazsam adeta vicdan azabı duyuyorum. Bu uzun yürüyüşlerin sonunda da ödülüm güzel bir tost, gazete, bol çay ve su olmaktadır. Ama esnafımızın istikrarsız karakteri gereği zaman içerisinde beğeniyle oturduğum kahvaltı mekanları bir bir kapanınca bazen açıkta kaldığım da oldu. Kimisinin tostu kötü, kiminin çay, kimisinin d masası kaşık kadar, gazeteyi ancak dörde katlayarak okuyabiliyorsun.
İki yıldır bu mekana bakıyordum. Hatta geçtiğimiz Ekim ayına kadar her akşam önünden geçiyordum ama bir çeşitli yürüyüş sonrası girmeye cesaret edemiyordum. Ya oraya kadar gidip te “Bizde tost yok abi” yanıtı alırsam diye.
Ama eski bir arkadaşım kahvaltı yapma önerisi getirince denemeye karar verdim. O Bornova’dan gelecek, ben Mavişehir’den orta nokta yani. Tabii bir gün önce de ben yalnız gidip test edeceğim.
Sabah bu kez sitenin önden minibüse atladım. Saat dokuzonbeş gibi son durakta şöyle ki Karşıyaka Hükümet Konağının karşısında inip Girne Caddesine doğru yürüyorum. Köşk’te elli metre ileride zaten.
Bakınırken hemen köşkün duvarının dibinde gazete bayisini görünce çocuk gibi seviyorum. Bu da daha içeri girmeden olumlu bir not hani. Vatan Gazetesi ve yirmi adım sonra köşkün kapısı.
İçeriye girdiğimde birinci dikkatimi çeken bir tarihi fotoğraf sergisi ve bir ulu çınar. Çınarın üstündeki plakette “ Bu ağaç Uşakizade ailesi tarafından Atatürk ve Latife Hanım anısına dikilmiştir” yazıyor. şöyle ki en az seksen yıllık. Bahçede altı yedi tane ulu ağaç var. Ben de sıcak olacağı varsayımına dayanarak gölgeliğin altındaki masaları değil oldukça büyük bir dut ağacının altına yeğledim.
Bahçede beş altı masada müşteriler oturuyor. Bir masada da garsonlar. müşterilerin üç- dört yaşındaki çocukları da çimlerin üstünde kendilerince vakit geçiriyorlar. Beş dakika kadar oturduktan sonra garson menüyü ve servis kağıdını getiriyor. Çatal, bıçak, tuzluk falan. Servis kağıdına bakıyorum üzerinde Nazım’ın şiiri “Şaşırıp Kalmak”, menüye bakıyorum her şey var tost, kahvaltı tabağı, kızartmalar, şinitzel aaa bira da varmış burada. Eeee CHP’li Belediyeli İlçe’de yaşamanın ayrıcalığı da bu olsa gerek. şöyle ki yetmiş yedilerde rahmetli Çelik Gülersoy’un restore ettiği Yıldız Parkı kafeteryalarında Boğaza karşı bira içtiğimi düşünüyorum, bir de bu gün oraların en sert içkisinin ColaTurka olduğunu. Ayrıcalık işte burada. Burasını da Belediye Şirketi Kent A.Ş. işletiyor.
Karışık tost, çay ve suyum kısa sürede geliyor. Bir yandan Vatan’a dalmış hani neredeyse suyunu çıkarıyorken, bir yandan da altında oturduğum ulu dut ağacına tırmanan yavru kediyi kesiyorum. şöyle ki ya bu kedi beş dakika içinde kucağıma düşecek, ya da başarıya ulaşıp bir saat sonra itfaiye gelip zirveden indirecek. Neyse ki kriz kısa sürüyor kedi hemen yanıma düşüyor ve sonra ben yapmışım gibi bana bir bağırış fırlatıp gözden kayboluyor.
Tost güzel, çayın demi yerinde, su soğuk, şehirde sıcaklık otuz dört derece burası püfür püfür esiyor, elli metre ileride minibüsler görünüyor, karıncalar gibi dolaşıyorlar ama burası sessiz, sadece kuş sesleri ama bir sorun var. İkinci çayı sipariş edemiyorum. Ne de olsa belediye yolu ile “ Devlet Memurluğu” havası var çalışanlarda bir masada oturmuş koyu bir sohbete dalmışlar. şöyle ki siparişi bir verirsen namus borcu gibi hemen getiriyorlar ama sipariş vermek ne mümkün. Öyle dalmışlar ki el kol sallamak ta fayda etmiyor.
Derken müşterilerden orta yaşlı bir adam elinde bir kağıt kalem ile garsonların masasına gidip “ Hoş geldiniz” diyor “Buyurun ne alırdınız?” Masa şöyle bir sallanıyor özürler, pardonlar ve bir garson bahçeyi şöyle bir dolaşıp siparişleri toplayıp dağıtıyor. Böylelikle kavuşuyorum ikinci çayıma. Sonra gene eski tas eski hamam. Olsun her gülün dikeni olur demek ki beş çay içmek için beş kere mücadele edeceğiz. Mücadele güzeldir. “ Kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir”.
Beşinci çayı içmiş hesabı beklerken ortalık karışıyor. Ben diyeyim yirmi siz deyin elli anaokulu öğrencisi ikil sıralar halinde bahçeye giriyorlar öğretmenleri de yanlarında. “ Geçin çocuklar oturun” komutuyla müthiş bir çığlık ve hareket sağnağı. Öyle ki çimlerde amaçsızca oynayan çocuklar da mıknatıslanmış gibi gruba koşuyor. Hesap geliyor ödeyip kalkıyorum. Çıkarken arkadaşımı arıyorum “ Sen yarın sabah minibüslerin son durağında in orada buluşalım güzel bir yerde kahvaltı edeceğiz”. Kendime söz veriyorum. “ Bir gün bira içmeye de geleceğim buraya”
Şu sıralarda da minibüs yolunun üzerinde, İzsu’dan Ordu Caddesine giderken köşeye yakın köy evi bahçesini andıran “ İncirin Altı” na gözüm takılıyor, yanında gazete satan market te var. Orayı da deneyeceğim bir sabah memnun kalırsam paylaşırım sizinle.
Kalın sağlıcakla.














