İnternet
İzmirli Apollon ve Jüpiter için, yıllar sonrası, Başkan Kocaoğlu ağabeylerinin velâyet davası açar gibi nazik bir mektupla Paris’ten “aslan delikanlılarının” iadesini istedi. “Asırlardır sizde eğleşen oğullarımızı, artıkın geri verin” dedi. Böylelikle de öz malımız olan, 16 ncı Lui’ye hediye edilen bu iki granit eser, Türkiye’ye gelerek ailesine kavuşmuş olacak. Başkan Kocaoğlu, her halde Konakta bir merasim düzenleyerek, millete “Gazamız mübarek olsun lokmaları” dağıtarak, ardından da gül sularıyle İzmir’in bu asırlık oğulları yıkanıp, aklanıp paklanıp yerine konacak.
Ne akıl değil mi? Yunanlılarda da bu heykellerden vardır. Çıkış yerleri orasıdır. Yaydıkları tevatürlerin yeri de orasıdır. Hiç diyorlar mı ki, eserlerimi yürüttünüz, geri verin diye. Hiç dünyaya seslendikleri oldu mu? Pek nadir!
Peki asırlar önce hangi akıllım bunları taş niyetine Fransa’ya hediye etti? Sarıp sarmalanarak gemilere bindirilip götürülen bu heykellerin ardından padişah efendilerimiz, sakallarını sıvazlayarak “ Bu enayilerin memleketinde taş ocağı yok mu bre?!” diye söylenmişlerdir gülümseyerek. Ardından da “ Bu gâvurlar, ne kadar enayi!” diye demişler midir acep?
Güney sahillerimizde mavnalara “ taş niyetine” doldurulan ve götürülen eserlerin arkasından bakıp da taşocağı patronu edasıyle “ adamları kandırdık!” dememiş miydik?!
Hani bir şehirli ile bir köylü karşılaşmış, köylü sigarasını yakmak için ateş istemiş. Şehirli de çakmak yerine pilli cep fenerini yakarak uzatmış. Köylü, uzun uzun sigarasını yakmağa çalıştıktan sonra teşekkür edip uzaklaşırken, “ enayinin pilini bitirdik!” demiş. şimdi o hesap! Biz, vaktiyle 400 yıl önceleri enayi imişiz. O anlaşılıyor
Bizim B. Şehir Belediye Başkanı Kocaoğlu, uyanık çıktı. Rüyasında mı gördü nedir? Apollon ve Jüpiter, “beni yaban ellerde komayın” mı dediler acaba? Kimbilir.
Büyükşehir Belediye Başkanı Kocaoğlu’nun Paris’teki Louvre Müzesi’nde sergilenen Apollon ile Jüpiter heykellerinin iade edilmesi için yazdığı mektup ses getirdi. “Eserlerimizi geri verin!” Bu ses, Dünya basınında, ses getirdi.
Antik Smyrna bölgesindeki kazılarda bulunarak 400 senedenberi gurbetçi kalan heykellerimiz yurda yakında dönecek. Başkan Kocaoğlu’nun istek mektubundaki diplomatik dil, onları harekete geçirdi. “İade edelim eserlerinizi “ dediler. Kocaoğlu belediyece açılacak olan “Medeniyetler Müzesinde” bu eserlerin sergileneceğini, peşinen de söyledi mektubunda. Paris Louvre Müzesinden bu eserler yola çıkarılacak ve İzmir’deki yerlerine konacak.
Sevgili Başkan Kocaoğlu, her halde Konak meydanında büyük bir şölen düzenler. Lokmalar dökülür, halkımız, gurbetçi oğullarını, Kocaoğlu sayesinde bağrına basar, kendisine bol bol dua eder, Allah kimseye evlât acısı vermesin diye de.
Hayırlısı olsun bakalım. Bizden sonra gelecek olan medeniyetler, “bu taşlar, ağırlık yapıyor, alın götürün atın denize” deyinceye kadar biz bu oğulları, her gördüğümüzde okşayarak seveceğiz. Dizimizin dibinden ayrılma diye kırk tembih vuracağız her seferinde. Öyle anlaşılıyor.
Ört ki, ölem!

Son yıllarda benim için hergün Yirmidört Kasım… Devamlı kendimi sorguluyorum. Nerede yanlış yaptığımı araştırıyorum. Çünkü yaşadığımız olumsuzluklarda, öğretmen olarak bizim de sorumluluklarımız vardır. Keşke öteki ilgililer de kendilerini biraz sorgulasalar.
Gelmiş Yirmidört Kasım, ben hangi başarımı kutlayacağım? Güzel demokrasimizi taçlandıracak nitelikte aydın bireyler yetiştirebildik mi? Hani , çağdaş uygarlığın ötesina geçecektik, biz halâ mahalle kavgası kültürünü aşamadık…
Yukarıdaki itirafı kaydettikten sonra , sayfayı çevirelim: Mazeretimiz, engellerimiz neydi? Ne olacak, fikrimizi soran, fikirlerimizden yararlanmak istemekte olan yoktu. Herşeyi onlar biliyorlardı… Kitapların dışına çıkmayan bir öğretimle yetinmemiz önerilir, derste ders dışı konuşmalarımız sorun olurdu. Nitelikli kişilik oluşturmaya yönelik eğitim gayretlerimiz de istenen düzeye ulaşamıyordu. Sokak kültürü ve özentiler eğitimi zorlaştırıyordu. Ekonomik sorunlar da öğretmenin öğrencisine örnek olmasını zorlaştırıyordu.
Yukarıda belirtilen genel manzara, öğretmenden beklenenleri engellerken , arkasından yenileri geldi. Bir yandan hayat pahalılığı ile boğuşan öğretmen, ek aramak zorunda kaldı. Bir kısmı da özel dersanelerin yolunu tuttular.
Öğretmenlerin yaşam koşullarının düzeltilmesi konusunda gelmiş ve geçmiş yönetimlerden olunlu bir girişim görmedik. Bunun aksine, öteki çalışanlarla birlikte iki kez istismara uğradık . Bunlardan biri ” MEYAK” kesintileri, ikincisi ise “KEY “kesintileridir. Yönetimler, ikisinde de konut edindirmek vaadiyle kişileri umutlandırdı. MEYAK kesintileri yıllar sonra kuşa çevrilerek geciştirildi. Sürüncemede kalan KEY ödemeleri ise bu hükümet tarafından ele alındı. Ne hikmetse yıne aynı kaderi paylaşıyoruz. Ödemeler halen gerçekleşmedi.
Beklerdim ki; Hükümetimiz, bariz bir şekilde iki kez istismar edilmiş ve çoğunluğu öğretmen olan hak sahiplerinin ödemelerini, Yirmidört Kasımda gerçekleştirerek bu işi noktalasın. Acil işlerden sıra gelirse…
… Yine de kulaklarımda aynı ses: “Muallimler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”
K Atatürk

İnternet ortamın da
Pat diye açtı
Görüntülü aramayı
Farketmedi çıplak olduğunu
Bir güzel reklam oldu,
Unuttu üstünü başını toplamayı…
11-11-2009 / İzmir

Ülkemiz her geçen gün yaşanan olaylarıyla bizleri şaşırtmaya devam ediyor.
Her yeni güne başlarken acaba bugün ne olacak da, şaşıracağız, güleceğiz ya da çıldıracağız diyerek düşüncelere dalıyoruz.
Türk mahkemelerinin özellikle bilişim suçları konusundaki bilgisizliği alınan kararları da ister istemez tartışmaya sürüklüyor. Yabancılara Türk adalet sisteminin aldığı kararları anlatmak zorlaşırken; dünya Türkiye’ye gülüyor. Hem de ne gülme! Tüm dünyaya rezil oluyoruz.
Önce youtube.com’un yasaklanması ile başlayan süreç, ardı ardına binbir sitenin karartılması ile devam etti. Türkler yasakları sevmez sözü de bu anda kendini gösterdi. DNS ayarları ile oynayan her internet kullanıcısı sözde yasaklanan bu siteleri her gün kullandığı bilgisayarından görüntüler oldu.
Mahkemelerde karar verenler aldıkları erişim yasağı kararı ile olayın çözüldüğünü düşünürken işin öteki yanında sayfa görüntüleyenler her çözüm yolunu bularak internete getirilen kısıtlamaları kaldırmaya çalışıyorlar.
Hala interneti yasaklayan bir ülke olarak kendimizi ancak Çin, İran ya da Afganistan gibi ülkelerle bir tutuyoruz. Demokratik ülkelerde insanların aklına böyle bir karar alınacağı gelmez bile…
İnternet oldukça geniş bir yelpazede yayın yapan bir dünya. Tıpkı yaşadığımız dünya gibi. Her çeşitli sakıncalı, kötü görüntü ve bilgiler olduğu gibi, insanı iyiye yöneltecek balaka ve paylaşımlarda var. Bunun kararını mahkeme koridorlarının değil, interneti kullanan insanları vermesi gerekli…
Ben yasakladım oldu anlayışı demokratik bir düzene sahip olduğu iddia edilen ülkemiz için çok da gerçekçi görünmüyor. Youtube yasağı ile ilgili görüşlerine başvurulan Başbakan Erdoğan bile “ben giriyorum siz de girin” demişti.
Farm Ville Yasağı
Yasaklar ülkemizde yaygınlaştıktan sonra küçük bir yama alarak bilgisayarıma kurmuştum. Bu yama sayesinde DNS ayarlarım yurtdışındaki bir internet kullanıcısının ayarlarına çevrilmiş kendi ülkemden internete bağlandım belli olmuyordu. Bu sayede Türkiye’deki kullanıcıların görmediği tüm içeriği İtalya’daki bir vatandaş gibi görüntüleme şansım oldu.
O yüzden youtube açılmış, kapanmış gibi derdim hiç olmadı. Her an bilgisayarımdan her çeşitli siteye ve programa erişimim olduğundan facebook kullanıcılarının ilgiyle oynadığı Farm Ville’in yasaklandığından da ancak yazılı basın aracılığı ile haberdar oldum.
Bir facebook kullanıcısı olarak günün belirli saatleri ilgiyle oynadığım oyunun hiçbir kabul edilebilir gerekçe sunulmadan yasaklanmış olmasını oldukça komik buluyorum.
“5651 sayılı yasa uyarınca katalog suçlar kapsamında yapılan teknik inceleme ve hukuksal değerlendirme sonucunda; bu internet sitesi (zynga.com) hakkında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın 02.10.2009 tarih ve 421.02.02.2009-272446 numaralı kararı gereğince İDARİ TEDBİR uygulanmaktadır.
Gibi bir açıklama ile oyununa ulaşamayanların halinden de iyi anlıyorum.
Bir bilgisayar oyununa erişimi yasaklamanın nasıl bir mantığı olabilir anlam veremiyorum.
Türk yargı sisteminin bir an önce bilişim suçları ile daha detaylı bir yasa taslağına ve bilirkişiye gereksinim duyduğuna adım gibi eminim.
Yasaklarla bir yere varılamayacağının farkına varmak lazım.
Diktacı ülkelerden ne farkımız var?
Ahmet Buğra TOKMAKOĞLU

Kanada’da 1920′li yıllarda yeni inşa edilmiş bir elektrik santralindeki bütün jeneratörler çok kısa bir süre sonra bozulmuş, bunun nedeni jeneratörlerin motorlarına sıkışmış yüzbinlerce sivrisinekmiş. Uzmanlar sonunda sivrisineklerin neden jenaratörlere hücum ettiklerini keşfetmişler. Bu yüzbinlerce sivrisinek erkekmiş ve makinelerin içinde kendilerine kur yapan dişi sivrisineklerin olduğunu sanıyorlarmışk. Jenaratörlerin vızıltısıyla dişilerin vızıltısını birbirlerine karıştırmışlar.
Erkek sivrisinekler dişileri çıkarttıkları kanat seslerinden tanıyorlar. Dişinin kanat sesleri, erkeğin antenindeki reseptör hücreleri titreştirir ve sivrisineğin beynine elektrik sinyallerini gönderir. Dişiler kanatlarını erkeklerden daha hızlı çırparlar ve dişinin kanatlarından çıkan titreşimler erkeklerde çiftleşme isteğini artırır. Sivrisineklerin bol olduğu yaz gecelerini düşünün, ortada ağustos böceklerinin sesi, insanların sesi, arabaların sesi, öteki hayvanların sesleri. Ama erkek sivrisinekler bütün bu seslerin dışında dişi sivrisineklerin kanat sesini duyarlar. Burada evrimcilerin hiçbir şekilde açıklayamayacağı bir yaratılış harikası söz konusudur. Bir dişi sivrisinek yavaş da kanat çırpabilir, hızlı da çırpabilir. Fakat erkek sivrisinekten daha hızlı çırparak onun kendisini fark etmesini sağlar.
Eğer sivrisinekler tesadüfler sonucunda var olmuş olsalardı, her yeni doğan sivrisineğin kanatlarını rastgele bir hızda çırpması beklenmeliydi, sebebi erkeğin daha yavaş, dişinin daha hızlı kanat çırpmasını gerektirecek hiçbir sebep yoktur. Ancak her sivrisinek, adeta bir emre uyarcasına kendi cinsiyetini belli edecek hızda kanat çırpar. Gerçekte bu frekans farkının da tek başına bir anlamı yoktur. Çünkü erkek sivrisineğin bu kanat hızını anlayabilecek şekilde de yaratılmış olması gerekir. Eğer erkek sivrisinekte bu üstün algılama olmasaydı, dişinin hızlı kanat çırpmasının bir anlamı olmayacaktı.
Burada sivrisineğin sadece bir tane mucize yönünü anlattım, ama sivrisineğin yumurtadan çıkışından uçuşuna kadar olan evreleri incelerseniz her evrenin bir yaratılış harikası olduğunu görürsünüz…
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, şunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)
Kaynak: http://www.sivrisinekmucizesi.com/
Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi kesinkes ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

şimdi en sevdiğim mevsim geldi. Yaz gelmeyecek derken, güneş kemiklerimize kadar ısıtmaya başladı. Havanın kıvamına geldiği ama tatil mekanlarının hala sessiz-sakin olduğu bu günlerde özellikle de Ege’nin tadına doyulmaz. Ben de bir deniz ve Ege aşığı olarak haftasonu kendimi yollara vurdum ve kısa bir tatil için kendimi memleketim Altınoluk’a attım.
Altınoluk, Kuzey Ege’de, Kazdağları’nın eteklerinde bir belde… Küçük, şirin bir balıkçı kasabası demek isterdim ama ne yazık ki burası da son yıllarda öteki pek çok kıyı kasabası gibi betonlaşmaya, bina ve insan kalabalığına yenik düştü. Eski halini bilen biri olarak bu hali içimi burksa da Altınoluk’ta kendimi hala çok iyi seziyorum. Özellikle de eşsiz gün batımlarının, kıyıya usulca vuran dalgaların, dev çınarların altındaki çay bahçelerinin ve küçük çakıl taşlı kumsalların yazlıkçılar tarafından henüz işgal edilmediği, sadece bölgenin yerlileri tarafından tadına varıldığı Mayıs ve Eylül aylarında…
Kafa dinlemek ve doğayla başbaşa olmak için mükemmel bir yer Altınoluk. İstanbul’un kalabalığından, trafiğinden, insanı yorgun düşüren temposundan sonra oradaki yavaşlık ve dinginlik insana öyle bir huzur veriyor ki…
İsterseniz bütün gün öylece oturun deniz kıyısında bir kahvede ya da kumsalda… Ama ben oturmaktan sıkılırım diyorsanız yapılacak bir sürü şey var. Buz gibi soğuk ama inanılmaz berraklıktaki denizinin tadına iyice vardıktan sonra Kaz Dağları’ndaki eski Rum köylerine küçük bir gezinti yapabilir, hatta eski evlerin restore edilmesiyle yapılmış butik otellerde konaklayabilirsiniz. Edremit Körfezi’nin muhteşem manzarasının kuşbakışı ayaklarınızın altına serildiği bu köylerin en ünlüleri Adatepe ve Yeşilyurt. Doğa yürüyüşlerini seviyorsanız, acentalarınKaz Dağları’nın içlerine düzenlediği trekking’lere katılabilirsiniz.Yine dağlardaki şelalelerin kenarına kurulmuş alabalık tesislerinde yemek yiyebilir veya suların içindeki masalarda ayaklarınızı buz gibi kaynak sularına sokarak piknik yapabilirsiniz. Yemek demişken, balık lokantalarından birine oturup körfez balıklarının ve zeytinyağlı yöresel ot yemeklerinin tadına bakmayı unutmayın. Tatilden dönerken de kesinkes bölgenin meşhur zeytinyağından ve çeşit çeşit zeytininden satın alın.
Ben bu küçük tatilimde kendimi insanı çarpan soğukluktaki sulara atmayı, kumsalda uzun yürüyüşler yapmayı, bol bol bisiklete binmeyi, tepelerdeki kahvelerden birinde hamakta sallanırken güneşin batışını izlemeyi, kıyıdaki banklarda oturup balık tutanları izlemeyi ve annemin yaptığı nefis Ege yemekleriyle özlem gidermeyi seçtim..














