Haftasonu
‘Maraton’da esip gürleyen, argosu ve programın her anına hâkimiyetiyle adından söz ettiren Erman Toroğlu’nun Kanal Türk ekranında sesi soluğu kısılmış duruşu dikkat çekici! Serhat Ulueren’in heyecansız yönetimindeki ‘Telegol’de Ahmet Çakar’ın, vaaz verir gibi, üstüne basa basa yaptığı anlatıma karşı cümleleri yarım kalan Toroğlu’nun duruşu hayli pasif. Ortamını yadırgadığı her halinden belli olan Toroğlu, adeta misafir sanatçı! ‘İçi boşaltılmış istakoz’a benzetilen GS gibi tam atağa kalkarken konuşma üstünlüğünü Çakar’a kaptırarak yenik düşüyor. Daha en baştan hakemlik konusunda kendini Toroğlu’nun üstünde gören Çakar, anlaşılan bu üstünlüğünü futbol yorumculuğunda da göstermekte iddialı! ‘Telegol’de, Sinan Engin’den boşalan koltuğu dolduran Toroğlu, arada bir hamle yapıp lafı Çakar’dan kapmaya çalışsa da, kendisini markaja alan Ziya Şengül ve Gökmen Özdenak sözü havada kapıp kaleye ulaşmasına engel olmaktadır.
Kanal Türk’e transferinin ardından, bu çatı altında istediği gibi konuşacağını ve çenesini frenlemeyeceğini, söylemesi üzerine doğal olarak ‘coşkulu’ ve dili eskisinden daha ‘frensiz’ bir Toroğlu beklentisi doğmuştu! Ancak daha birinci günden Toroğlu’nu ‘kuma’ gibi gören Çakar, sahanın tek top çeviricisi olduğunu tavırlarıyla göstermekte. Bu ezicilik karşısında ‘Nereden düştüm buraya’ dercesine bakan Toroğlu da fırsat buldukça birkaç laf etmekte!
‘Son Kale’de de Reha Muhtar desteğiyle Toroğlu’na yüklenen Çakar, eski dostunu ezmeye devam ediyor. Futbol dışı konuşmalarda da, eskiden söylediklerinden dolayı, Toroğlu’nu eleştiren Çakar sanki geçmişten kalan bir hesabın hıncını alıyor! Tabii arada kendisiyle ilgili hatalar da yapıyor. Tıpkı 30 sene sonra 70 yaşında olacağını söylemesi gibi. Bu hesapla şimdi 40 yaşında olması gereken Çakar’ın hatalarını, üstün gelme gayreti içinde, hesapsız konuşmasına bağlamak mümkün. Peki ya, konuşması Çakar ABS’siyle frenlenen Toroğlu’nun medyaya yansıyan görüntülerine ne demeli? Demek, O da böyle frensizleşti!
Anibal Güleroğlu
Söylencelerden tarih yazamayız. Ama inanılmaz söylencelerin altında gerçeğe ilişkin bazı şeylerin gizlendiğini de göz ardı edemeyiz. (C.L. Woolley)
1847 yılında, A.H. Layard adlı 22 yaşındaki bir maceraperest, bir düşün peşinden muhteşem halifeler kenti Bağdat’a doğru yola koyulduğunda; birkaç yıl sonra, Dicle ve Fırat nehirlerinin yitik hazinelerini bulacağını hayal bile etmiyordu. Onu, bedevi eşkıyalarla dolu bu topraklarda yolculuğa çıkaran şey, çocukluğunda elinden düşmeyen ‘’Binbir Gece Masalları’’ adlı kitaptı. Maceralı bir yolculuktan sonra vardığı Bağdat’tan, doğuya giden bir kervana katıldı. Layard, on yıl kadar önce kendisi gibi düş peşindeki bir bAşık Olmaya serüvencinin; H.C. Rawlinson’un keşfettiği Kral Darius’un, Bisütun kayasındaki yazıtları ve henüz çözülmemiş olan Asur, Babil ve Elam yazılarını merak edip Asur kalıntılarını araştırmak için Musul’a geri döndü.
Ertesi yıl yaptığı kazılar sırasında; yeraltındaki sarayların, binlerce yıl önce yontulmuş heykellerin ve yazıtların görüntüleri Layard’ın rüyalarına giriyordu. Kuru güz sıcağında, Dicle’nin çok eski bir tepeciğini kazan Layard; bir ay sonra, kutsal kitaplarda Nuh’un torununun torunu olan Nimrut’un adıyla anılan ve görkemli Asur günlerinden kalan o muhteşem ve büyüleyici Kalah kentini ortaya çıkaracaktı. (*)
O günlerde bilim dünyası, bir ikisi dışında; ne eski Mezopotamya uygarlıklarını, ne onların dinlerini, ne dillerini, ne de Gılgameş destanını biliyordu. Tekvin’deki, insanlık tarihinin en eski söylencesi olan Nuh tufandan birinci defa bahseden tabletlerin bulunmasına bile daha onlarca yıl vardı. Bizler bugün, Mezopotamya tarihine ilişkin bütün bilgilerimizi işte bu iki serüvenciye, Rawlinson ve Layard’a borçluyuz.
Çocukken, hiç unutamadığım bir olaya şahit olmuştum. Evimizin yanındaki toprak yoldan gelip geçen beyaz puşili, çok yaşlı bir adam vardı. Çok ilgimi çekerdi. Giyimi herkesten farklıydı. Beyaz şalvarla, yakasız ve eteği dizlerine kadar uzanan beyaz bir entari giyerdi. Giysileri ve puşisi gibi sakalları da bembeyazdı. Her zaman üzgün görünürdü. Çocuk aklımla hep acı çeken birine benzetir, kim olduğunu merak ederdim. Herkes ondan Yezidi diye bahsederdi. Bir de, şeytana ve ateşe taptığı söylenirdi. Bir akşam, birkaç delikanlı bu yaşlı adamı durdurup ellerindeki çomakla etrafına bir çember çizdiler. Önce kendisiyle alay eden gençlere o çizgiyi silmeleri için yalvaran zavallı adam daha sonra çaresizlikten yere oturup bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Şaşırmış ve üzülmüştüm. Eve koşup babamı çağırdım. Babam gençlerei kızıp kovaladıktan sonra ayağı ile toprağa çizilen çemberi sildi. Yaşlı adam gözlerini silerek babama Kürtçe bir şeyler söyleyip gitti.
O günden sonra Yezidileri merak edip durdum. Kimdi bunlar? Neden şeytana ve ateşe tapıyorlardı? Neden etraflarına bir çember çizildiğinde bir başkası gelip silmedikçe o çemberden dışarı çıkamıyorlardı? Neden (annem gibi) asla ateşe su dökmüyorlardı? Hayatım boyunca, bu sorularıma cevaplar arayıp durdum. Bu konuda yazılan yazıların çoğu Sünni İslam geleneğinden kaynaklanan yakıştırma ve kulaktan doyma mantıksız şeylerdi. O cevapları yıllar sonra, cesaret timsali bAşık Olmaya bir serüvenciden, değerli arkadaşım Kejê Bêmal’den öğrenecektim. şimdi doyumsuz üslubuyla Kejê Bêmal, işte onun kaleminden Mezopotamya’nın en kadim halkı! İşte, (belki de) çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş formunun en eski dini ve o dini yaşatmak uğruna ikibin yıldan fazla bir zaman boyunca katliamlardan geçirilen, kovulan, sürgün edilen, dışlanan, aşağılanan, bin bir çeşitli haksızlığa, hakarete ve iftiraya uğrayan, adları bile çarpıtılıp zalim Arap komutanı Yezit ile bir tutulan Ezidiler! Söz, Kejê Bêmal’in. (**)
Alarmın sinir bozucu sesiyle uyanıyorum. Saat 05.00 Gözüm sırt çantama takılıyor. Son günlerde yüzlerce kez sorduğum soruyu yeniden soruyorum kendime; ‘’Hazır mısın Kejê?’’ Hazır değilsem bile bundan sonra çok geç! ‘’Kervan yolda düzelir!’’ diyerek duşa yürüyorum… Önce balkondaki Begonvilime, sonra evime hoşça kal deyip, dünyanın en güzel Nisan sabahlarının Akdeniz’de olduğuna bir kez daha biat ederek arabaya biniyorum.
Gidiyorum! Düşlerime gidiyorum! Köklerime gidiyorum! Dilime, atalarıma, tarihime, geleceğime, kendime gidiyorum!
Uçak Mezopotamya ovasının üzerinde alçalırken, Adem’in cennetinin burası olduğunu bir kez daha anlıyorum. Bereket ve güzellik fışkırıyor ovadan. Başımı uçağın penceresine dayayıp, yeryüzünün bereketini ve kudretini seyrediyorum göz alabildiğince…
Kadir, anlaştığımız gibi Mardin havalimanında beni karşılamaktadır. Sınırı beraber geçeceğiz. Kadir bu konularda uzman! Görüp görebileceğiniz en sevimli ve entelektüel kaçakçı. Sınırın öte yanını avucunun içi gibi biliyor. Bir sürü dostu var orada. Kürtçeye hâkim. Onun rehberliğinde çok kolay olacak yolculuk…
Arabayla ilerlerken gergin ve heyecanlı olduğumu ayırt ediyor. Bana; endişelenmememi, yol boyunca hep yanımda olacağını, sınırı geçerken yapmam gerekenleri sakin sakin anlatıyor. Nusaybin’e yaklaştığımızda Kadir’in telefonu çalıyor. Kısa bir konuşma yaptıktan sonra yüzü asılıyor. Bana dönüp; ”Kejê, beklemediğim bir sorun çıktı… Maalesef sana eşlik edemeyeceğim.” diyor. Gözlerimi kocaman açıp; ”Nasıl yani?” diyorum. ”Ne yapacağım şimdi ben? Tek başıma nasıl gideceğim? Yolu tanımıyorum, doğru düzgün Kürtçe konuşmayı bilmiyorum! Kadir lütfen benimle gel!” Kadir bana uzun uzun ne yapacağımı anlatıyor. Kapıdan itibaren diyalog kuracağım herkesin telefonunu veriyor telaşla. Anlaşıldı. Tek başıma kaldım! İyice geriliyorum. Vaz mı geçsem acaba? Olmaz diyorum kendi kendime. Buraya kadar geldin… Hem bu senin düşün! Ne olursa olsun devam edeceksin! Kadir, beni Silopi’ye kadar götürüp taksiye bindireceğini ve yolun geri kalanında yapmam gerekenleri sıkı sıkıya tembih ederek hızla yol alıyor… Nusaybin’in girişinde aniden, ”Bir dakika Kejê, şansın varmış!” deyip, lokanta gibi bir yerin önünde duruyor. 73 plakalı bir arabanın yanına gidiyor… Bir kaç dakika konuştuktan sonra gelip, ”Keje, bu arkadaşlar taksici, buradan oraya yolcu taşıyorlar, arabada bir yolcu daha var, eğer kabul edersen yola beraber devam edersiniz, ücreti de paylaşırsınız. Ona sordum sorun yok dedi… Seni İbrahim Halil kapısına götürecek taksici… Oradaki lokantadan arkadaşımı bul… Geri kalan bölümde o sana yardım edecek. Ben aradım, seni bekliyor.”
“Tamam, diyorum, sanki bAşık Olmaya çarem varmış gibi! Sarılıyorum Kadir’e. Vedalaşıyoruz. Arabaya biniyorum. Yola koyuluyoruz. Taksici ağır arabesk bir müzik açıyor. Yanında oturan adam cep telefonundaki resimlere bakıyor. Adamın tam arkasında olduğum için resimleri rahatça görebiliyorum. Adam ve genç bir kadın bir alışveriş merkezindeler, adam ve kadın mağazada, adam ve kadın öpüşürken… Derken adam iç çekiyor. Daha fazlasını görmeyeyim diye başımı çeviriyorum.
Dışarıyı seyrediyorum; ovayı, baharı, mavi ve berrak gökyüzünü, uazaktaki mor dağları, yemyeşil tarlaları… Tanrım, bahar bir ülkeye bu kadar mı yakışır? Ve bir ülke, bu kadar mı uzun süre kış yaşar? Ah benim talihsiz, yalnız ve çaresiz topraklarım! Ah benim, bahtı kendisinden esmer mazlum ve mahzun halkım! Tekerin bir çukura girmesiyle uzaklaşıyorum düşüncelerimden. Tekrar cama yaklaştırıyorum başımı, gözlerimi gökyüzüne dikiyorum. şimdi tam o sırada O’nu görüyorum. Emin olmak için arabanın camını açıp başımı dışarıya çıkarıyorum. Evet, işte O! Mağrur yalnızlığından, rüzgâra meydan okuyan kanatlarından, bana doğru gelişinden tanıyorum. Geleceğini biliyordum. Beni yalnız bırakmayacağını biliyordum. Bu, Baz! Ta kendisi! ”Teyrê Baz! Sevgilim… buradayım, buradayııım!”
Gördü beni! Uzunca bir süre beraber gidiyoruz. Bu harika, bundan sonra yalnız değilim. Kimseye de ihtiyacım yok! O anda, Kadir’in verdiği numaraları aramamaya karar veriyorum. Ben ve Baz! O, düşüme giren esrarengiz topraklara yolculuğu ikimiz birlikte yapacağız. Kimseye ihtiyacımız yok! Hiç kimseye! Hem insan kendi vatanında yabancı mı olurmuş? Her metrekaresi benim! Neden çekinecekmişim?
Bir ara sağ tarafa başımı çeviriyorum. O anda şaşkına dönüyorum. Aman Allah’ım, bütün görkemiyle Dicle! Deli gibi akıyor, bahara nazire yapıyor olmalı, coşmuş… Tam Dicle’nin kıyısında tarihi bir yapı görüyorum. Dikkatle inceliyorum. Bu ne görkemli bir yapı böyle? Çok mağrur duruyor, çok sıra dışı, çok asi, çok büyüleyici, çok eski. Dönüşte oğluma söyleyeyim, burayı bana alsın. Geri kalan ömrümü Dicle’yle konuşarak geçireyim. Evet evet, oğlum bana bu evi almalı.
Silopi’de mola veriyoruz. Şoför pasaportlarımızı istiyor. Küçük bir pastanede adının Ahmet olduğunu öğrendiğim yol arkadaşım, bize çay ve simit ısmarlıyor. Ahmet Arap. Kürtçe ve Türkçe bilmiyor ama İngilizcesi çok iyi. Gülerek resimleri gördüğümü söylüyorum. Utangaç gülümsüyor. Sevgilisiymiş. Onun yanından geliyormuş. ‘’Eve gidiyorum şimdi, ’’ diyor, ‘’karımı ve çocuklarımı özledim.’’ Ah, siz erkekler. Olduğunuz ya da gittiğiniz yerde sabit durmayı asla öğrenemeyeceksiniz!
Yola devam ediyoruz. Habur’da genişçe, ferah ve temiz bir bekleme salonunda, şoför bürokratik işlerle uğraşırken Ahmet’le çay içip sohbet ediyoruz. Kısa sürede işlemler bitiyor. Nasıl da seviniyorum!.. Bu kadar kısa süreceğini düşünmemiştim doğrusu. Şoför bana dönüp; “Abla, bu bölgenin taksicileriyle anlaşmamız gereği Halil İbrahim kapısındaki garaja sizi bırakmam lazım. Şehrin içinde yolcu taşımamız yasak.” diyor. Sonra bir çözüm öneriyor. Ahmet’i garaja bırakıp, tek yolcu getirdiğini söyleyeceğini, benim onu garajın dışında beklememi söyleyerek; beni derme çatma bir dükkânın önünde indiriyor. ’’İçeri girip bekle, 10 dakikada gelirim.’’ diyor. Giriyorum, dükkânın içi sigarayla dolu. Yok, yok, sigaralardan oluşmuş bir dükkân burası! Dört duvar, tavandan yere kadar karton karton, renk renk sigaralarla dolu. Merakla bakıyorum. Hayatımda bu kadar sigarayı bir arada görmemiştim!
Az sonra şoför geliyor. Duhok’a doğru yola çıkıyoruz. Süleymaniye’den gelecek arkadaşlarım oradan beni alacak, beraber devam edeceğiz. Sahi, Dilara’yı arayıp yaklaştığımı söylesem! Telefona bakıyorum, şebeke yok! Ne güzel! N’olacak şimdi? Asıl sürpriz şoförün telefonundan Dilara’yı arayınca ortaya çıkıyor. Arabaları yolda bozulmuş! Dolayısıyla Duhok’ta beni karşılayamayacaklar. Şimdi ne olacak? Gökyüzüne bakıyorum… Baz da görünmüyor! Ama oralarda bir yerde olduğunu biliyorum. Beni asla terk etmeyecek!.. Yakıcı güneşin altında ilerliyoruz. Keskin bir mazot kokusu mu var ne, bu kentte? Ne kadar sıcak! Ya bu toz neyin nesi? Çok yorgunum. Nasıl da uykum var…
Birazdan şoför duruyor ve daha fazla ilerleyemeyeceğini söyleyip, oradaki gençleri çağırıyor. Arap alfabesiyle, Kürtçe gideceğim yeri bir kâğıda yazdırıp, beni bAşık Olmaya bir taksiye bindiriyor… Şimdi yandım işte! Kürtçeyi doğru düzgün bilmiyorum, nasıl derdimi anlatacağım? Ne yöne gideceğimi bile bilmiyorum. Telefonuma bir daha bakıyorum, şebeke yok! Ne güzel! Ben, şoför ve Allah! Baz, sevgilim nerelerdesin?
Yola devam ederken şoför bangır bangır İbrahim Tatlıses’in şarkılarını çalıyor. O an anlıyorum ki her yer bizim köy! Şoföre; ”Mın bibe Beadre” diyorum. Yüzüme baygın baygın gülümseyip ”Tû xalkê Tırkiya’yî?” diyor. ”Na!”diyorum. ”Ez Kurmanci.” 20 li yaşlarda bir genç, kafası, gözü, her yeri oynuyor, pek hareketli. “Navê te çi ye?” diyor. ”Kejê” diyorum. Piç piç gülümsüyor, eliyle ön koltuğu işaret edip; “Buraya gel otur.” diyor. Çattık! “Yok, böyle iyi.” diyorum. Susayım bari… Dağların arasında ilerliyoruz. O anda çok fazla cesur olduğumu düşünüyorum. Yine gökyüzüne bakıyorum. Baz hâlâ yok!
“Nave min Celalê.” diyor taksici. Sonra nerde oturduğumu soruyor. “Antalya.” diyorum. Kısa bir süre gözlerini kısıp ”Tırkiya?” diye soruyor. “Evet” diyorum. ”Türk kızları çok pahalı..” diyor. “Sen karıştırdın galiba, Türklerde başlık parası yoktur.” diyorum. ” Yok, yok başlık değil” diyor, “geceliği çok pahalı, 50 dolar.” Allah’a sığınıp bi tokat patlatacağım, işte o an anlıyorum ki gayet güzel Kürtçe konuşabiliyormuşum! ”Celalo, bajo ez ê poz û guhê te je bikim, qıbrax!” (Celalo, önüne bak, o kulağını burnunu keserim şimdi senin, kerata!)
Yol boyunca bir daha konuşmuyor Celal. Gözünü sevdiğimin şiddeti, her zaman işe yarıyor! Geçtiğimiz yollara bakıyorum, her yanımız dağ, som bozkır. Bir tane ağaç yok! Birazdan sağa doğru dönen bir yola giriyor Celalo. Pek de küçük sayılmayacak bir köy görünüyor. Celal’e hala kızgın olduğum için sormuyorum burası mı, diye. Köyün içinden geçip evleri arkamızda bırakarak yukarı tırmanıyoruz. Duruyor Celal, bir adama elindeki adresi gösteriyor, adam daha yukarıyı işaret ediyor. Köyün en tepesine çıkıp sağa dönüyoruz. Şimdi köy bütün sakinliğiyle ayaklarımızın altında… Duruyoruz. Çok temiz giyimli bir adam ve iki genç yaklaşıyor taksiye. İniyorum. Adam sıcacık bir gülümsemeyle elimi sıkıyor.
”Ez Mir Temir.” diyor. “Ez Kejê.” diyorum. “Seni bekliyordum.” diyor. Yamaçtaki dut ağacının altına kurulmuş sandalyelerle masaya buyur ediyor. Gençler çantalarımı alıp eve taşırken, Celal boynu bükük, geri geri sürüyor arabayı. Arkana bakman lazım Celalo, önüne değil! Yamaçtan aşağı uçacaksın, kadın milleti senden ebediyen kurtulacak!
Az sonra tepside su ve kahve geliyor. Nerden bileceğim, bunun bitmek bilmez ikramlar zincirinin birinci halkası olduğunu! Etrafıma bakıyorum. Solumda yer yer yıkılmış, çok heybetli ve büyük bir yapı var. ”Mir, burası ev mi?” diyorum. Gülümsüyor Mir; ”Evet Kejê, dedelerimin eviydi, daha sonra sana hikâyesini anlatırım.” diyor.
Kahvemi yudumlarken Mir’e bakıyorum, ne kadar şefkatli bir yüzü var. Üstü başı tertemiz, sıcak ve sevecen. Bu bölgedeki insanların zamanından önce yaşlanma huylarını bildiğim için yaşını kestiremiyorum ama otuzların ortalarında olmalı. Ev halkı kalabalık, herkes gelip “Hoş geldin.” diyor. Sevgiyle bakıyoruz birbirimize. Bir an hatırlıyorum buraya neden geldiğimi. ”Çok yakınındayız, değil mi?” diyorum Mir’e. Evet diyor. Ne tarafta diyorum. Sağ tarafa bakıyor gülümseyerek. Hkalitesiz gidelim diyorum, ayağı kalkıp. Mir olanca sakinliğiyle ”çabuk meke Kej Xan, çabuk meke! Arkadaşların gelsin, gideceğiz.” Oturuyorum yeniden. Sağ tarafa bakıyorum uzun, uzun… Ah! Şimdi ben, gerçekten sana bu kadar yakın mıyım? Yaklaşan bir arabanın motor sesiyle kendime geliyorum. Dilara arabadan inip boynuma sarılıyor. Gözüm Dilara’nın oğulcuğu Aris Herekol’a takılıyor. Yorgunluktan bitap düşmüş Aris’i kucağıma alıp sevgiyle öpüyorum. “Ah Dilara, çok yoruldunuz değil mi? Hep benim yüzümden.” diyorum. Dilara yüzüme sevgiyle bakıp:
”Kejê; eğer insanın, düşlerinin peşinden gidecek kadar deli bir arkadaşı varsa, yorulmaktan bAşık Olmaya şansı kalmıyor!” diyor. “Ah Dilara. Bir bilsen… ben düşlerimin peşine düşecek cesareti sizden aldım.”
Hemen yola çıkmamız lazım! Akşam olmak üzere… Vuslat zamanı! Mir’in arabasına biniyoruz. Kalbim öyle hızlı atıyor ki, vücudumun her yerinde seziyorum atışlarını. Bir anda bütün uykusuzluğum, yorgunluğum kaybolmaktadır. Şimdi n’olacak? Acaba, her şey rüyamda gördüğüm gibi mi gerçekten? Ya değilse? Düştük bir düşün peşine geldik taa buralara kadar… Sana da ne oluyor yüreğim? Sen böyle atmayalı uzun zaman oldu. Ve her peşine düşürdüğünde yanılttın beni. Lütfen bu sefer yanılmamış ol! Boş heyecanlara katlanacak kadar genç hissetmiyorum bundan sonra kendimi.
Oldukça dar ve bozulmuş yollardan geçerek ilerliyoruz. Her taraf dağ, taş, bozkır. Sağlı sollu köylerden geçiyoruz. İlk mantığıma gelen şey, burada yaşayan insanların tenlerinin rengini topraklarından aldığı… Tam o sırada, bir köy gösteriyor Mir bana. ”Kej Xan, ” diyor, “Yeryüzünde birinci ateş burada bulundu. Bu yüzden köyün adı…” Aklım fikrim orda olduğu için dikkatimi toplayamıyorum. “Çok var mı daha?” diyorum. Gülümsüyor Mir “çabuk meke, Kejê!” diyor. Şimdi anlıyorum neden ‘’çabuk etme’’ dediğini, sevgili Mir Temir! Orada yeterince algılanmadan yaşanan tek bir an bile, ömür boyu insanın yüreğine dert oluyormuş!
Yolları ve yoksullukları geride bırakarak ilerliyoruz. Kendi kendime, sonucunu asla bulamayacağım bir denklemi yeniden kurmaya çalışıyorum. Hey Tanrım; bu kadar bereketli topraklar üzerinde bu kadar yoksulluk! Nasıl oluyor bu?
Dilara omzumdan çekip arabanın camından koparıyor beni. Yanındaki arkadaşıyla tanıştırıyor ”Kejkê, bu Xêrî”, diyor. “Araştırmacı, yazar. Senin için burada. Öğrenmek istediğin her şeyi sorabilirsin. En sağlıklı ve rafine bilgiyi alabileceğin kişidir.” O anda adamın yüzüne bakmak geliyor aklıma. Tanrım, karikatür gibi, ne sevimli bir adam bu böyle! Sevgiyle bakıyor bana.
”Her şeyi sorabilir miyim gerçekten?” Gülümsüyor. ”Evet Kej Xatun. O ki, sen zahmet edip bu kadar yolu bizim için gelmişsin, emrine amadedir bütün bildiklerim.’‘ Ah tanrım, bu nasıl bir alçakgönüllülüktür, diyorum kendi kendime. Ve nasıl bir nezaket ve nasıl bir evin ev sahipliğidir bu! Sevgiyle teşekkür ediyorum. İlerlediğimiz bozulmuş yoldan sağa saparken araba, birden o eski ve boyası dökülmüş tabelayı görüyorum: ‘‘ZİYARETGEHA LALEŞ” N’olur, biri kalbimi tutsun, sanırım duracak bu kalleş!
Dar bir yol. Silahlı ve üniformalı iki kişi yolu kesiyor. Mir’i görünce yolu açıyorlar. Mir arabayı park ediyor, bize dönüp ayakkabılarımızı çıkarmamız gerektiğini, bundan sonra kutsal topraklarda olduğumuz için çıplak ayakla yürüyeceğimizi söylüyor. O arada ben zaten arabadan inmiş değil de, fırlamış olduğum için hayretle çıplak ayaklarıma bakıyor. Gülerek; “Düşümde de çıplak ayaklıydım!” diyorum. Yürüyoruz. Bir an duruyorum. Ve birden olduğum yerde taş kesiliyorum! Yaşadığım tam anlamıyla bir algı krizi, karmaşa, bir kaos… Beynimin içinde bütün imgeler birbirine karışıyor. Ruhum altüst! Kanım donmuş, kımıldayamıyorum! Gözlerim kocaman açık, sabit bir noktaya dikili, öylece kalakalıyorum. Tanrım! Düşümde gördüğüm yer işte tam da burasıydı benim!
”Hayde Kejê!” diyor Mir. Kendimi toparlamaya çalışıyorum. Dizlerimde derman yok! Bacaklarım bana ait değil sanki… Kopmuş! ”Ben gelemeyeceğim galiba.’’ diyorum. ”Buraya kadarmış! Bir adım daha atamayacağım.” Hayretle bana bakıyor herkes. ”Bakmayın bana öyle!” diyorum, ”Siz hiç gerçek hayatta düşünüzle burun buruna geldiniz mi, benim gibi?”
(*) Nuh Tufanı, W.Ryan ve W. Pitman, sayfa 43, Arkadaş yayınevi, 380 sf., Ankara, 2003
(**) Yazı, tarafımdan kısaltılmış, bazı uzun Kürtçe cümleler Türkçeye çevrilmiş, öteki Kürtçe kelime ve cümleler, Kürtçe’nin aslında Türkçe olduğunu söyleyenler tarafından nasılsa anlaşılır diye aynen verilmiştir.
(sürecek)

İnsan doğar, çocukluğu ve ardından ergenliği aşıp yüksek öğrenime veya meslek edineceği işe başlar, 18 yaşını aşıp ceza ehliyetine ulaşır.
Okul okuyarak veya çalışarak iş başı eğitimle meslek edinir ve bundan sonra yaşam tiyatrosunun orta yerindedir.
Senaristi olmayan oyuncusu giderek artan her oyuncunun kendi rolünü yazdığı, her oyuncunun sonunun net belli olmasına rağmen yine de herbirinin kendini ölümsüz sandığı bir doğaçlama oyundur Yaşam Tiyatrosu.
En zengininden en yoksuluna, en sağlıklısından en zayıfına, en zekisinden en vasatına, en eğitimlisinden en olağanına her bir insan çabalarak yaşar, dahası için…
Keyif mi? servet mi? anı mı? her hangi bir daha için…
Ve eğer kaderi izin vermişse 60 ından sonra (daha önceki bir yazımda ifade ettiğim; hayaller, umutlar, anıların) anılar aşamasına gelir ve her ne için, hangi daha için yaşamıssa yaşasın anılarını tasnif ettikten sonra + lar toplamından – leri çıkardıktan sonra kalandır yaşamın değeri, yaşamışlığın bir anlamı…
30 lu yaşlarda bir arkadaşımla yaşamın geleceğini konuşurken torunlarıma anlatacağım cazibede anıların olsun istiyorum demişti, yaşamın değerinin anılar olduğunu birinci ondan dinlemiştim…
Kültürlerden birinde ebevenlerin çocuklarına yaşam planını programını öğrettiklerini dinlemiştim ve yaşamın değerinin en çok ayırt eden kültür olarak düşünmüştüm…
Aktif oyuncusu olduğum Yaşam Tiyatrosu bana anlatılabilir anlatılamaz çokça çeşitli anılar yaşattı, şimdilik perde gerisine almış gibi…
Her bir oyuncunun değeri olan roller oynayacağı bir Yaşam Tiyatrosu dileğiyle…

Star Tv 22 ağustos 2010, akşam ana haberindeki özel haberinde sokaktaki insanlara, Aşkı Memnu dizisindeki ahlaksızlıktan yola çıkıp şu soruyu sordu: ‘Yengenize aşık olur musunuz?’
Daha bu soruyu duyar duymaz kanalı değiştirdim. Ekranın altında cinsel ilişki yazısı vardı. ‘Aşık olur musunuz?’ derken bu soru gerçekte Aşkı Memnu’daki gibi cinsel ilişkiyi de içeriyordu. Öyle ki bir erkek; ‘ Aşık olunur ama ötekisi olmaz.’ dedi, cinsel ilişkiyi kast ederek. Demek ki işin içinde o da var.
Star tv; Nihat Hatipoğlu’nu ekranına çıkararak Müslümanlık, din taslayan kanal. Ramazan ayında, oruçlu bir ayda, Türk halkına böyle, küfür gibi bir soruyu sorabilen bir kanal. Böylesine ahlaktan, onurdan, mantıktan, insanlıktan, Türklükten, Türkiye’lilikten uzak bir kanal.
Nihat Hatipoğlu’na duyurulur ve o muhabirin aynı soruyu Nihat Hatipoğlu’na sormasını da öneririm. Bakalım ne yanıt alacak. Sağlıklı yaşamak istiyorsa bana sormasın.
Size, yolda giderken böyle bir soru sorulsa ne yaparsınız? Üstelik bu soruyu, üstelik Müslümanlara, üstelik Ramazan ayında soruyor. Sabetaycı mıdır nedir?
şimdi bu kanal, üstelik Ramazan ayında böyle bir sorabilen kanal. Sonra da Ramazan izletileri, dinletileri yapıyor. Kabe’de ağlayan insanları, Muhammed’i, birinci Müslümanları gösteriyor, Kuran okuyor.
Medya bu ülkede hem herşeye burnu sokup hem de üç maymunu(Görmedim, duymadım, söylemedim) oynayan maymun.
Anlaşılan o ki yarın birgün sokakta şu soruyu da sorabilir medya: ‘ Karınızı falanca dizideki gibi satar mısınız?’
Bazan aferimi hak ediyorsun da medya, bazan da gerçekten dayağı hak ediyorsun. Bence medyanın hangi koşullarda dövülebileceğini gösteren ‘ Medya dövme yönetmeliği’ çıkarılmalı.
Başlarım senin fahişe, pezo özgürlük anlayışına.
Ya bu ülkeye layık ol ya defol.
Umarım sizin de hakkınızdan gelecek bir yönetim gelir bu ülkeye birgün ve her soruyu sormamayı öğrenirsin. İletişim fakültesi bitirmekle aydın, çağdaş, uygar, bilimsel, ahlaklı, onurlu olunmuyor ne yazık ki.
Usa(akıla) her gelen şeyi ancak deliler ve ahlaksızlar sorar, söyler…
Müslüman, dinli insan böyle soru sorar mı insanlara?
Necdet Gürçiftçi
Bir Türk bilgesi
2010-Ağustos
(blogcu.com’da ‘ bir Türk bilgesi’ adımla yayınlandı.)
“Sanat, insanın hayattan aldığı bir intikamdan bAşık Olmaya bir şey değildir…” Böyle diyor ünlü bir düşünür. Ve sonra da ekliyor: – Böyle bir intikamı içinde hissetmek, ruhunun bu ateşle tutuştuğunu duyumsamak… Ve bu duyarlılığın çekim gücüne kendini coşku ile bırakmak, yoğun bir yorgunluk birikimi oluşturur insanın kafasının içinde… Ve eğer, bu anamdaki bir yorgunluğun dışına düşmüşseniz eğer, hayatınızın hiçbir anlamı kalmamıştır, şunu anlayın… Ne garip değil mi? Kimi insan oğlu da, bu gibi yorgunluklara yoruyorlar kafalarını… Bu gibi tümcelerle besliyorlar gönüllerini ve “ruh” adını verdikleri iç-dünyalarını (garip bir titizlik içinde) bu tür rüzgârlarla dolduruyorlar… Peki ya bizler… “Sokaktaki adam” olarak tanımlanan alelade insan oğlu olarak, ne halt edeceğiz bu “garip” insanların karşısında?.. Adam sanatı, hayattan alınan bir intikam olarak tanımlıyor… Peki… O zaman… Türk “sanat” müziğimizi, sözü edilen evrensel kültürün hangi kefesine koyacağız?.. Peki ya, “bazı” Te-Ve kanallarında, sayın kültür kokanası paytak sunucularımızın bir üfleyişte “sanatçı” kıldıkları deruni-dilberlerimizi ve saçları kirpi-jöleli “yakışıklı-maganda”larımızı sözü edilen bu “intikam”ın hangi noktasına oturtacağız?.. Durun, öyle hemen bir çırpıda karar vermeyin. Bakın bakalım, bu “sanat” denen acube ne mene bir “iş”?.. Ve sözü edilen “intikam”, ne çeşitli bir gidiş?.. Örneğin, sanat gerçekten hayattan alınan bir intikamsa eğer… Sanatçı, bu intikamın doğrudan doğruya sorumlusu olan bir ele-başı sıfatıyla, pek de hoş olmayan bir makamı işgal ediyor demektir. Ve yine belki de, düşünce tarihi boyunca düşünürlerin ve insanlık tarihi boyunca da sanatçıların, yaşamlarının bir bölümünü zindanlarda ve bir bölümünü ise, kalabalıkların arasındaki yalnızlıkları içinde geçirmiş olmalarının nedenini bu intikam duygusunun yanı başında aramak gerekiyor… Kim bilir?.. Evet, “doğruya doğru; eğriye eğri” bir tutarlılık içinde, kestirme yollara bulaşmadan, kim bilebilir bu sorunun [en] gerçekçi yanıtını?.. Her akşam evinizin kültür sofrasında en belli başlı gündemi oluşturan Te-Ve “dizi”lerimizin, bu intikamla uzaktan yakından hiçbir alaka ve ilintisi yoktur tabii… Bu açıdan bakıldığında: ailemizin en önemli alaka odağı haline geliveren bu sonu ve dibi belirsiz dizileri “çeken” yönetmenlerimizin de, dolayısıyla, “intikamcı” olmadıkları ve bu benzeri tehlikeli huylara bulaşmadıkları, bulaşmaya da hiçbir zaman niyetli olmadıkları; her ay başı geldiğinde kameralarını sallayıp, çeklerini bankalardan tahsil ettikleri… Ve bütün bu nedenlerle de, [nüfus sayımlarında] hali vakti yerinde saygın birer yurttaş olarak kayda geçtikleri [gönül rahatlığı ile] ifade edilebilir… Sanat, sanatçı için, hayattan alınan bir intikamsa eğer… Bu intikamın da bir [karşıt] intikamı olabilecektir, belki de ve elbet!.. Çünkü ilahi adalet, şunu gerektirir. Dilekçesiz, pulsuz, yargıçsız, cavcısız ve avukatsız gerçekleşen, sahici bir adalet… Hayatın sanatçıdan alacağı intikam, işte bu adaletin terazisinde, hassas bir biçimde tartılacak ve böylece ortaya çıkacak olan belirsizlik ancak; hayat ile sanatçı arasında karşılıklı olarak atılacak beşer penaltı ile giderilebilecektir… Hayat bir oyundur. Tehlikeli bir oyun! şimdi bu tehlikeli oyunun intikamı, her halde biraz buruk, biraz acılı ve biraz da, “melodi-dram”lı olmak zorundadır. şimdi bunun içindir bilinçli insanın hayata gülümsemesi… Ve işte yine bu yüzden melodilere yazılan şarkı sözleri, zaman zaman acıklı ve zaman zaman da mıncık mıncık’tır… Acılı aşk şarkı sözlerinin insanın içini kaldırması ve şeytanın kuyruğunu dim-dik… Ve cinsel dürtüleri sırılsıklam yapması, işte hep bu nedenledir [belki de...] Belki de, bizim Te-Ve sanatçılarımıza, dizi yönetmenlerimize ve aslan-parçası jönlerimizle, kadın-budu mankenlerimize sanatçı değil de… Daha çok “zanaatçı” denmesi gerektiği, işte yine bu nedenle bir takım münafıklar tarafından sürekli olarak talep edilip, durmaktadır… Sonuç olarak; eğer kendinize, sanattan, düşünceden, politikadan ve bilimden yoksun bir insan olmak gibi önemli bir hedef ve yüksek bir ideal oluşturmuşsanız… Bu yazıda sözü edilmeye çalışılan nitelikli saçmalıklarla vakit yitirmenize hiç gerek yoktur… – Çünkü, vakit nakittir! Böyle yazıyor bazı “yüksek” ideallerin ve yükselen değerlerin reklam spotlarında. Oysa; – Vakit, gelişmektir; emektir… Yaratmaktır; yaşamaktır!.. Hayatın bir öteki “manşet”inde de bunlar yazıyor. Bizim şu yukarıdaki düşünür de, tutturmuş, “intikam; sanat ve falan ve filan, ” diye… Bilmem ki ne yapsak; hangi sokağa sapıp, yakın bir meyhane arasak?.. Sarımsaklasak da mı saklasak; sarımsaklamasak da mı saklasak?.. Söyleyin hangisi?.. LÜTFEN “TIK”LAYINIZ: http://www.soruyusormak.com/ http://www.dnm-ler.com/ http://www.kitlecizgisi.com/
Bütün başarılı insanların hayattaki yegâne arzusu güzel işler yapmak ve insanlara faydalı olabilmektir. Bütün bir ömür bu ümitle yaşarlar. Öyle ki, verilen vazifeyi en üst düzeyde sonuca ulaştırmak onlar için bundan sonra tek gaye haline gelir.
Başarılı insan oğlu hep meşguldürler, yoğundurlar ve sürekli bir şeyler üretmek için çırpınırlar. Verilen kabiliyetlerini ellerinden geldiğince verimli kullanarak başarı merdivenlerini birer birer tırmanmayı sürdürürler.
Kimileri gizli kahramanlar olarak gönül dünyamızın en müstesna köşelerinde emsalsiz bir yer edinmişlerdir. Attıkları her adımın, sarf ettikleri her sözün hesabını yaparak gönül incitmeden, sessiz sedasız vuslat vaktini beklerler. Her biri paha biçilemez bir incidir, kalplerinde yanan ateşin tesiri o kadar yüksektir ki, uğruna denizleri dağları aştıkları, çölleri yürüyerek geçtikleri bir sevda ile iç içedirler. Asıl hedef bazen rızaların en büyüğüne ulaşmak, bazen gözlerin içindeki o içten gülüşü görmek, bazen de gizlice yapılan gönülden bir duaya dâhil olmaktır.
Kimi insan oğlu ise, elde ettikleri küçük başarıları dev aynasında yansıtma gayreti ile heba olurken, sürekli öne çıkmak için her şeyi yapmaya hazırdırlar. Sürekli bir şeyler yapıyor gibi görünmek onların değişmez taktikleri arasında yer alır. Sadece bu dünyanın telaşesi ile doldurdukları küçük dünyalarında huzur iklimini yaşamadan bAşık Olmaya mevsimlere göç ederler. Kibirleri, hücrelerinin her noktasına kadar sinmiş olsa bile şunu reddedip mütevazılıkları ve çalışkanlıkları ile övünmeyi düstur edinmişlerdir. İçi kof bir meyve gibi sürekli çürüdüklerinin farkında değildirler ve gün gelince hesaplanması mümkün olmayan bir hızla arzın en derin köşelerine düşüvereceklerini tahayyül bile edemezler. İyi olduklarını sandıkları şey aslında kendilerini yok edip bitiren bir ateştir.
Ateş yakıcı, su serindir. Büyülü bir dünyanın ucu bucağı belirsiz ateşinde duman olmak mı, yoksa sonsuz bir kâinatın uçsuz bucaksız semalarında her bir katresi ummanlara hayat veren yağmur damlası olmak mı?
şimdi bu da insanın bu hayatta cevap vermesi gereken en büyük suallerden biri…
FOX TV’nin yeni dizisi ‘Keskin Bıçak’, ‘Çocuklar Duymasın’la aynı gün yayınlanmaya başladı! Yeni yayın dönemi için farklı projeler düşünen Most Production tarafından hazırlanan ‘Keskin Bıçak’ta görev alanlar, dizinin birinci bölümünü izlemek için Mudanya’daki Montania otelinde bir araya geldi. Keremcem’in konuk oyuncu olarak bulunduğu dizi, yolunun açık olması dilekleriyle izleyiciyle buluştu.
Bursa’nın tarihi, kültürel ve doğal güzellikleriyle zenginleştirilen ‘Keskin Bıçak’, tutkulu bir aşk uğruna yaşanan fedakârlıkla hesaplaşmaların iç içe işlendiği bir hikâyeye sahip. Fakat böyle bir hikâyeden beklenen heyecan ruhu yok! Adını ve müziğini Sezen Aksu’nun parçasından alan yapımda en dikkat çeken nokta, oyuncuların rollerini ‘rol gibi’ yapmaları! Eren’in ‘Seni seviyorum’larına ‘den… den’ karşılığı vererek farklılık yaratan Aslı karakterindeki Hande Doğandemir duyguları tam yansıtamıyor. ‘Sadık köpeğin itten farkı, sahibini yolda bırakmaz. Payına düşeni de alır’ diyen Karacabey’i canlandıran Alptekin Serdengeçti de dâhil olmak üzere tüm oyuncularda bir çekingenlik hâkim. Oysa ‘Keskin Bıçak’ adı, birinci etapta sürükleyici bir heyecan beklentisi doğurmakta! Klasik dik başlı ve motosikletli istihbaratçı Kemal, yaşadığı ortam ve dart oynamasıyla, yabancı örneklerine benzemeye çalışmış ama maalesef ruhu yok…
‘Keskin Bıçak’taki körelmiş oyunculuktan bAşık Olmaya göze çarpan bir öteki ayrıntı, konunun anlaşılır olmaması! Yirmi yıldır Karacabey’in yanında olan Mithat’ın hem yaşını, hem de öldürmeye kalktığı adamın yanında neden kaldığını anlamak mümkün değil. Bir de istihbaratçımızın kimliğinde problem var! Polisten aldığı bilgiyle yola çıkan Karacabey’in eliyle bulmuş gibi onun babasına ulaşması çok garip. Yayın gününün hatalı seçimine bir de bu ayrıntılar eklenince başarıyı beklemek hayalcilik… Dolayısıyla oyuncuların acilen üzerlerindeki ölü toprağını atmaları ve konunun çekici hale getirilmesi gerek. Aksi takdirde bu durgunlukla dizinin ömrü uzun olmaz!
Anibal Güleroğlu
FOX TV’nin yeni dizisi ‘Keskin Bıçak’, ‘Çocuklar Duymasın’la aynı gün yayınlanmaya başladı! Yeni yayın dönemi için farklı projeler düşünen Most Production tarafından hazırlanan ‘Keskin Bıçak’ta görev alanlar, dizinin birinci bölümünü izlemek için Mudanya’daki Montania otelinde bir araya geldi. Keremcem’in konuk oyuncu olarak bulunduğu dizi, yolunun açık olması dilekleriyle izleyiciyle buluştu.
Bursa’nın tarihi, kültürel ve doğal güzellikleriyle zenginleştirilen ‘Keskin Bıçak’, tutkulu bir aşk uğruna yaşanan fedakârlıkla hesaplaşmaların iç içe işlendiği bir hikâyeye sahip. Fakat böyle bir hikâyeden beklenen heyecan ruhu yok! Adını ve müziğini Sezen Aksu’nun parçasından alan yapımda en dikkat çeken nokta, oyuncuların rollerini ‘rol gibi’ yapmaları! Eren’in ‘Seni seviyorum’larına ‘den… den’ karşılığı vererek farklılık yaratan Aslı karakterindeki Hande Doğandemir duyguları tam yansıtamıyor. ‘Sadık köpeğin itten farkı, sahibini yolda bırakmaz. Payına düşeni de alır’ diyen Karacabey’i canlandıran Alptekin Serdengeçti de dâhil olmak üzere tüm oyuncularda bir çekingenlik hâkim. Oysa ‘Keskin Bıçak’ adı, birinci etapta sürükleyici bir heyecan beklentisi doğurmakta! Klasik dik başlı ve motosikletli istihbaratçı Kemal, yaşadığı ortam ve dart oynamasıyla, yabancı örneklerine benzemeye çalışmış ama maalesef ruhu yok…
‘Keskin Bıçak’taki körelmiş oyunculuktan bAşık Olmaya göze çarpan bir öteki ayrıntı, konunun anlaşılır olmaması! Yirmi yıldır Karacabey’in yanında olan Mithat’ın hem yaşını, hem de öldürmeye kalktığı adamın yanında neden kaldığını anlamak mümkün değil. Bir de istihbaratçımızın kimliğinde problem var! Polisten aldığı bilgiyle yola çıkan Karacabey’in eliyle bulmuş gibi onun babasına ulaşması çok garip. Yayın gününün hatalı seçimine bir de bu ayrıntılar eklenince başarıyı beklemek hayalcilik… Dolayısıyla oyuncuların acilen üzerlerindeki ölü toprağını atmaları ve konunun çekici hale getirilmesi gerek. Aksi takdirde bu durgunlukla dizinin ömrü uzun olmaz!
Anibal Güleroğlu
2010 Yılının birinci altı ayında, RTÜK’e gelen şikâyetler geçen yıla göre artış göstermiş. Genellikle ‘milli ve manevi değerlere aykırılık’ iddiasıyla şikâyette bulunulan yapımlar, yerli diziler! İlk sırada ‘Aşk-ı Memnu’ gelmekte. Onu ‘Melekler Korusun’ ve ‘Türk Malı’ izlemekte. Geçen yıl izleyici oklarına daha çok hedef olan ‘Direnç yarışmaları’ bu sene gerilemiş durumda. ‘Yemekteyiz’, en fazla şikâyet alan program olurken ‘Evcilik Oyunu’ ve ‘Fear Factor Extreme’ takipçileri. ‘Esra Erol’da Evlen Benimle’, ‘Zuhal Topalla İzdivaç’ ve ‘Müge Anlı ile Tatlı Sert’ de izleyiciden tepki alan yapımlar arasında. ‘Çok Güzel Hareketler Bunlar’, ‘Olacak O Kadar’ ve ‘Haneler’se ‘Türk aile yapısına ve ahlaka aykırılık’ şikâyetiyle üst kurula bildirilen programlar!
Yeni yayın dönemine girerken yapılan bu açıklamaları programcılar dikkate alarak, sergiledikleri yozluklardan kurtulacak mı? Buna cevap vermek için başlayan veya başlayacak olan yapımlara bakmak yeter! Yeni diziler, daha birinci bölümden itibaren, gidişatı belirlerken bu konuda bir ipucu da spor programlarının olaylı ismi Ermen Toroğlu’dan geldi. 11 Ağustos’taki Romanya milli maçıyla Kanal Türk ekranından izleyiciyle buluşacak olan Toroğlu, buluşma öncesi sözleriyle hayli hırslı olduğunu ortaya koymakta! Aleyhinde tek söz etmeyen can dostu Ahmet Çakar’ın yanı sıra, Sinan Engin ve Serhat Ulueren’le birlikte pazarları ‘Telegol’ programını yapacak olan Toroğlu, pazartesileri de Reha Muhtar yönetimindeki ‘Son Kale’de yine Ahmet Çakar’la kendine has yorumlar paylaşacak. Lig TV’de dengeyi korumak için kendisini frenleyen Toroğlu, Kanal Türk’te böyle bir frenin olmadığını ve öç almak için ağzına geleni söyleyeceğini belirtmiş! Toroglu, freni patlak kamyonu duvara toslarken izleyici ne yapacak? Onun tabiriyle, kaçacak delik mi arayacak yoksa hocadan ders mi alacak? Argoyu sporun parçası gören zihniyet sayesinde sıkı bir eğitim alacağı kesin! şunu tasvip etmeyenler mi? Onlar da patlak frenden nasiplenirler ona göre…
Anibal Güleroğlu
ZORUNLU İSKÂNA TEPKİ
Yazın karlı dağların eteklerine çıkan Yörükler, kışın sahillere inerler. Mayısa kadar da sahillerde yaşarlar. Mayıs on beş der demez gözleri yayla yollarına çevrilir. Oba beyleri göç kararı verdiği zaman da hemen hazırlığa başlarlar. Küçük bir hikâyecik sokuşturalım araya.
Kışı Toroslar’ın denizden yüzündeki davarlar için elverişli makiliklerin bol olduğu yerlerde geçiren Yörüklerin beyi, göç konusunda çok titizmiş. karlı dağların eteklerine herkesten evvel ulaşmak istermiş. Aynı titizliği yayla dönüşünde göstermezmiş. Ayağının biri sahile doğru gidiyorsa öteki, yaylada biraz daha kalabilmek için geri geri gidermiş.
Mayıs ayı ile beraber sıcaklar da bastırmış. şunu fırsat bilen oba beyi hiç kimseye sormadan; hemen tellalı çağırtıp obaya ve komşu obalara haberi uçurmuş.” Önümüzdeki cumartesi günü yaylaya göç başlayacak, herkes tedarikini görsün!” diye bağıretmış.
Yaşlı yörük kocaları “olmaz” demişler. Daha yaylaya göç için on beş yirmi gün var. Mart dokuzu çıkmayınan yaylaya göç mü olur? Kendi beğenmiş Yörük beyi;, bu edilen lafları duymuş, karısı da “olmaz çok erken daha. Davarları buyduracaksın, obanın çocukları ağarıntısız kalacaklar, etme eyleme on günce daha göçmeyelim” demiş ama söz dinletememiş.İster istemez hazırlanılıp yola çıkılmış.
Tam yazlağa varıp da yükleri indirirken bir tipi bir fırtına kopmuş ki sormayın. Nuh Tufanı gibi bastırmış.700 kadar davarla 9 tane çocuk o hengamede telef olnuş.. Karısı öfkeden kocasının yakasına sarılmış: “Mart dokuzunu yaz mı sandın Dokuz çocuğu az mı sandın” demiş demiş de ağlamış” diye anlatırdı eski Yörükler. Derler ki; mart dokuzu çıkmadan Yörük yönünü yaylaya dönmez bile”
Osmanlı Döneminde Yörüklerin yazın yaylalarda, kışın sahillerde yaşamalarrnı yasaklamış padişah.Yerleşik düzene geçilmesini istiyormuş. Bilhassa Çukurova civarında kışlayanlara çok dokunmuş bu emir. Padişah bir de Derviş Paşa adında paşayı bu işle görevlendirmiş. Nal der de mıh demezmiş Derviş Paşa. Çok obalar sivrisinek ve sıcaklarda perişan olmuşlar.Derviş Paşa’dan çok yakınır zamanın şairleri. şimdi bunlardan biri:
Derviş Paşa yaktı yıktı illeri
Soldu bütün yurdun gülleri,
Karalar giydik de attık alları
Altınımız geçmez, akça pul oldu. *
Ağlayı ağlayı Dadal’ım söyler
Vefasız dünyayı şu insan neyler
Bir yiğidi bir kötüye kul eyler
Şimden geri yaşaması güç oldu. *
Aşağıdan iskân evi geliyor
Bezirgânlar koç yiğide gülüyor
Kitabın dediği günler oluyor
Yoksa devir döndü, ahir zaman mı? *
Aşağıda akça çığın ötünce
Katar başı, mayaların sökünce
Şahtan ferman, Türkmen eli göçünce
Daha da hey! Osmanlı’ya aman mı? *
Bize haram oldu Çukurovalar
Şahin uçtu ıssız kaldı yuvalar
Türkmen kızı, katarlamış mayalar
Bozuldu katarı, ili Avşar’ın. *
Dadaloğlu, bu iş bize güç oldu,
Osmanlı’dan altınımız Tunç oldu
Gözü kanlı yiğitlerimiz nicoldu
ermedi çakmağa eli Avşar’ın.
Dadaloğlu














