Haber
Başbakan, miting meydanındaki kalabalığa sorular soruyor, toplanan kalabalık da soruya “Eveeeet…” diye yanıt veriyor. Şartlanmış vatandaşa başbakan bir soru daha soruyor: "Şimdi bu CHP genel başkanı başörtüsü sorununu biz çözeriz diyor. İnanıyor musunuz?…"
Miting meydanını dolduran halk her soruya "Evet" diye bağırdıkları ve şartlandıkları, soruyu da anlamadıkları için yine hep bir ağızdan cevap veriyorlar: "Eveeeeeeet."
Tağabey bu cevaba başbakan şaşkın…
Düzelterek ve gülümseyerek tekrar soruyor: "İnanmıyorsunuz değil miiiii?"
Cevap bu kez başbakanın “İstediği gibi” geliyor.
“Eveeeeeet…”
***
Görüldüğü gibi, olay baştan “Sakat” gidiyor zaten ve bu “Sakat” gidişin sonunda da doğacak çocuk elbette “Sakat” doğacak, bunda daha tabii bir sonuç olur mu?
Başbakanın "Şimdi bu CHP genel başkanı başörtüsü sorununu biz çözeriz diyor. İnanıyor musunuz” sorusuna anlamadan dilemeden “Eveeeeet” diye yanıt veren bir topluluğun vereceği oy ile çıkacak sonucun sağlıklı olabileceğine ne kadar inanacağız?
Aslına bakarsanız, meydan mitinglerinin “Hayır” cephesinde de bir farklılık yok.
Soruyor: ”Hayır mııııııııııııı?”
Cevap: “Hayıııııııır…”
Al birini vur ötekine, birbirinden hiç farkı yok aslında…
***
Bu yetmiyor, bir kısım kişiler de anayasa değişikliğindeki oylarının “Rengini” açıklıyor…
Kimi “Evet” tarafında kimsi de “Hayır” tarafında. Bir kısmı ticaret tarafından, öteki bir kısmı ise “Sanat” tarafından… Ha, bir de “Magazin” tarafından olanlar da var.
Onlara da sorsak “Niye evet” veya “Niye hayır” diye…
Ben, her iki yamacın da verdiği cevaptan çok tatmin olmadım. Gördüğüm o ki, hiç biri de oturup derinlemesine değişikliği irdelememiş.
***
Aslında oylama yapmaya da gerek yok…
Soracaksın oy vermeye gelene:
- Tuttuğun takım hangisi?
- Galatasaray…
- Ya partin?
- Ak Parti…
- Yaz oğlum “Evet”, sen de geç yerine…
- Gel bakalım, senin tuttuğun takım?
- Fenerbahçe…
- Partin?
- CHP…
- Tamam, yaz oğlum ”Hayır” hanesine, geç sen de…
Aynen böyle gidiyor ortam…
Takım tutar gibi parti tutma, takım tutar gibi tercih kullanma…
Kimse oturup da kendine sormuyor…
ağabey ya… Bu değişiklik ülkeye ne getiriyor, ne götürüyor…
Hkalitesiz geçtik ülkenin çıkarlarını, sorsana bi kendine; bana ne getiriyor, benden ne götürüyor diye.
***
Son bir enteresanlık daha size, hep işlerimiz böyledir ya…
Şunun şurasında ne kaldı ki oy vermeye…
Ramazan bitecek, bayram gelecek…
Herkes bayram tatiline gidecek ve bayramın son günü olan “Pazar” günü oy verme yerinde olamayıp oy da veremeyecek…
Ya da bayram etmeyecek!…
26 AĞUSTOS 2010

İktidar partisinin, Başbakanından Bakanlarına kadar eleştiriye karşı ne kadar tahammülsüz olduklarını daha önce defalarca gördük. “Ananı da Al Git” ten tutunda, eleştiri yapan herkes, fırça yemekten, karga tulumba polis marifeti ile dışarı atılmaktan, küfür duymaktan, hatta dayak yemekten geri kalmadı. Yetkili konumdaki bu kişiler, soru soran veya eleştiren kişileri dinlemek, haklı iseler şunu net bir şekilde yanıtlamak yerine, fırçalamayı ve dışarı atmayı tercih ettiler.
şimdi son örnek; Milliyet internet sitesinin haberine göre, Devlet Bakanı Zafer Çağlayan Muş’a gidiyor. Belediyeyi ziyareti sırasında Kamil Karslı isminde bir vatandaş; “8 yıldır Ak Partidesiniz Muş’a hiçbir yatırımınız yok. Çimento fabrikası siz gelmeden önce de vardı. Ne yaptınız bugüne kadar? Bir vatandaş olarak soruyorum.” diyor.
Bunun üzerine Bakan Çağlayan sinirlenerek vatandaşa “Sen Muş’ta mı yaşıyorsun” diye soruyor. “Ben Muş’ta yaşıyorum” yanıtını alınca da bu kez “Uzayda yaşamıyorsun değil mi?” diye soruyor. Bununla kalmıyor, 3 kez “Belediye Başkanının anlattıklarını dinledin mi” diye sorduktan sonra işaret parmağını sallayarak; “öğreneceksin, bakacaksın, sonra gelip bana soracaksın.” diyor.
Bu arada bakanın çevresindekiler de vatandaşa laf atmaya başlıyor, hatta birinin “lan s…. git” dediği duyuluyor. Ve her zamanki gibi vatandaş korumalar tarafından dışarı atılıyor.
şöyle ki sayın arkadaşım Kamil Karslı; sen kim oluyorsun da AKP’nin bir bakanına soru sorma, eleştirme cüretkarlığını gösteriyorsun. Sen dua et, fırça ve küfür yemekle kurtuldun. Senin gibi bazı arkadaşlar, bir de yandaş dayağı yemişlerdi. Sen sen ol bir daha AKP’li bir yetkiliyi eleştiremeyeceğini öğren. Bak, “Sayın bakanım siz olmasaydınız biz ne yapardık? Sizin sayenizde kömürümüz, gıdamız geliyor. Büyüksünüz.” deseydin, nasıl da el üstünde tutulurdun…
Gelelim sayın bakanımıza; Sayın Bakanım Çağlayan, unutmayınız ki, sizi eleştiren ve soru soran o halk, sizlere oy vererek bakanlık ünvanınızı sağladılar. Karşınızdaki vatandaş, Belediye başkanının icraat açıklamalarını (ne olduğunu bilmiyorum) duymamış olabilir. Eleştirisinde haksız da olabilir. Benim naçizane görüşüm, sinirlenmeden, parmağınızla işaret etmeden, fırça atmadan, bu arkadaşımıza “Az önce Belediye Başkanımız açıkladı. Duymamış olabilirsiniz. Biz Muş için elimizden geleni yapıyoruz. Elbette ki eksiklerimiz vardır. Eksikleri sizlerden öğrenip, gidermek için çalışıyoruz.” deseydiniz, ne böyle bir tartışma yaşanır, ne de böyle tatsız bir olay olurdu. Ama sizin tavrınız, yanınızdakileri de cesaretlendirip, bu vatandaşımıza hakaret ve küfür etme yetisini sağlamıştır. Belki dayak dahi atılmaya kalkışılabilirdi. Arkadaşın salondan çıkarılması ise ayrı bir hatadır. Lütfen sizleri bu halkın seçtiğini unutmayınız…
şimdi böyle sayın dostlarım. Maalesef ki bizler vatandaş olarak bu durumdayız. Ama bunun mesulü de bizleriz. Çünkü görevdekileri seçen de biziz. Kıssadan hisse, seçimi yaparken daha seçici olalım, değil mi?…

Ne zaman bu denizin sularına daldım hiç mi hiç hatırlamıyorum. Uzun yıllar oldu Homeros‘un İlyada ve Odesa‘sını okuyalı , tarihi ve mitolojik öykülerde kendimi unutalı. Trajedi, entrika, aşk ve onur. Ve tağabey kahramanlar; kah kızıp sevmediğiniz, kah hayran olup sevdiğiniz.
Masal mı, mitolojimi, tarih mi? Bildiğim tek şey yüzyıllarca bu efsanelerin insan yaşantılarını, inançlarını ve düşüncelerini etkilemiş olmaları. Şimdi bile, bir çoğu günlük hayatımızla iç içe. Ancak bu küçük kelimeleri kaçımız ayırt ediyoruz ? Kaçımız bu kelimelerin ardında yatan binlerce yıllık efsaneleri ayırt edip benimseyebiliyoruz ???
Böyle diyerek blogumda bir bölüm daha açmaya karar verdim . Adı “Büyüklere Masallar” olan. İstedim ki şimdiye dek sadece annemle paylaştığım o fantastik , tarihi ve kahramanlarla dolu olan dünyama sizde gelin. Gelin ki hep birlikte şimdi hayatımızda sadece birer kelimeden ibaret olan o küçük kavramların arkasında saklanan, binlerce yıllık hikayelere göz gezdirelim .
Bir çoğunuz tam da bu mevsimde Ege Sahillerinde yatmış yorgunluğunuzu atıyorsunuz. Gözlerinizi yumup dalgaların sesine kulak vermişsiniz. Ilık bir rüzgar tüm bedeninizi okşarken zakkum , kekik ve incir kokularını taşıyor size. Cır cır böceklerinin sesi dalgaların sesini bastırıyor. Ve derken kendinizi serin sulara bırakıyorsunuz. İçiniz ürperiyor , suda ısınabilmek için uzun ve seri kulaçlar atıyorsunuz. Derken kendinizi maviliklerin kucağına bırakıyor , sırt üstü teslim oluyorsunuz denize. Gözlerinizde tuzlu deniz suyu, hafifçe aralıyorsunuz gözlerinizi ama fazla değil, çok az; sadece gözlerinizdeki kristal deniz suyuna yansıyacak güneş ışığını görebilecek kadar . Şimdi buradasınız . Tam şimdi bu anda; bu günden, yaşantınızdan ve sıkıntılarınızdan uzak sakince teslim ediyorsunuz kendinizi canım denizin kollarına bırakıyorsunuz. Şimdi siz EGE ‘desiniz……
……………………………………………………………………
Genç kız son bir kez daha baktı denizin maviliklerine, son kez içine çekti zeytin ağaçlarının gölgesinde kekik kokularını. Az sonra gelip alacaklardı onu, götüreceklerdi , ayıracaklardı sevdiklerinden , denizinden. Nede olsa seçilmişti, bir kurbandı o da tıpkı öteki on üç genç arkadaşı gibi. Ümitlerinden hayatlarının baharında kopartılanlardan sadece birisiydi, hiç kimseydi ya da ya da herkezdi. Son bir kez daha baktı denize uzun uzadıya, gözleri ufku taradı sanki görebilecekmiş gibi o uzak ada ülkesini. Kaderine razı olduğunu ayırt etti tekrar. Ne de olsa o seçilmese bir başkası seçilecekti. On dört kişi olmalıydılar ..
O gün, o yaz akşamında on dört kişiyi götüren gemiye siyah yelkenleri açtılar. O gün bir sonraki yıla kadara acımasız Kral Minos ‘a ödenecek olan tazminat verilmişti. bundan sonra bir sonraki yıl doymaz canavarı beslemek için yine yaslı bir seçim yapılacaktı . Yine rıhtımda kalan aileler çaresizce saçlarını başlarını yolacak, elbiselerini parçalayacak ve bellki de tek evlatlarının seçilmesinden ancak son anda kurtulan şanslılarsa rahatlayarak rıhtımdan ayrılan siyah yelkenli gemilere bakacaktı .
Kral ağlamadı , ağlayamazdı da zaten …. Nasıl ağlayabilirdi ki o bir kraldı !! Kader ve tanrılar ona oyunlarını oynamasa o sarışın başını hiç eğer miydi acımasız Kral Minos ‘un isteklerine. Dişlerini sıktı olmasından korktuğu şey başına gelmişti. Son üç yıl yaşanmamış gibiydi sanki. Her yıl o korkuyu yaşamış sonra rahatlamış. Sonra tekrar yaşamış ve rahatlamış ancak nihayetinde yakalanmıştı. şimdi şimdi o da rıhtımda yas tutan kalabalığın arasına bu kez kendi canını, oğlunu göndermek üzere katılacaktı. Son kez oğluna baktı. Çaresizce eğdi başını , ağlamadı . Ama bakamadı da oğlunun deniz mavisi gözlerine.
Theseus babasına yaklaştı. Önce önünde diz çoktü saygıyla. Sonra yavaşça oturdu yaşlı adamın dizlerinin dibine .
“ Kaderime teslim olamam baba !! . Öldüreceğim ve sana şerefim üzerine söz veriyorum döneceğim Atina’ya . Şimdi belki kara yelkenli bir gemiyle uğurlayacaksın beni ama, tüm Tanrılarım adına söz veriyorum bembeyaz bir yelkenle müjdeleyeceğim sana dönüşümü ve son kez ayrılacak bu limandan kara yelkenli gemi bu gün“
Kral yavaşça okşadı kemikli elleriyle oğlunun omzunu . Önce bir süre kaldı güçlü genç omuzlarda elleri sonra kavradı , sıkıca . Aniden bıraktı , geri çekildi oğlunun yanından. O bir kraldı . Ve sadece biriydi talihsiz ana ve babalardan.
Her yıl Girit ‘e on dört genç gönderiliyordu Poseidon ‘un Girit ‘e hediyesi Minotaur ‘u beslemek için .
Theseus karşısında duran büyük , tehlikeli ve çirkin yaratığa yenilmeyecekti. Kasları heyecan ve korkudan seğiriyordu ama o bir kral oğluydu . şunu kanıtlaması için nice macerayı geride bırakmıştı ve şimdi tam babasına ulaşmışken ölemezdi. Bu nefesi çürümüş balık kokan , kıllı gövdeli boğa başlı yaratığa yenilemezdi. Yaratık insan gibi ilerliyordu. Güçlü bedeni insan bedeniydi ama aç gözleri dışında insanlığa dair en küçük bir emare yoktu bedeninin yüksek tarafında. Gözler acımasızca parlıyordu . Boynuzlu başını eğip Theseus ‘a saldırmadan önce kulakları sağır eden bir böğürmeyle bağırdı. Sırasını bekleyen kurbanlar korkudan nefeslerini tuttular, göz yaşları bir an için yanaklarında kurudu hepsinin . Boğa hızla saldırdı …. Ama Thesus … Adalelerindeki son güce kadar savaştı Minotaur ile. Ay gökyüzünde yükselirken o ve yaratığın bedenleri birbirine karıştı . Minoutor’un kıllı bedenine bulaştı Theseus ‘un ay ışığında altın gibi parlayan bedeninden süzülen terler. Ve son kez sapladı kılıcını Minoutor ‘a …………… ……………………………………
Kahraman Theseus ‘un hikayesi burada bitmez tabiî ki. Aynı Odeseus ‘un İthaka’ya sevgili karısına dönmek için verdiği savaş gibi savaş verir Theseus ‘da Atina’ya dönebilmek için.
Ancak gemilerine döndüklerinde bir tek şeyi unuturlar . Neden sonra evlerine ulaşacak olmanın zafer sarhoşluğu içinde Theseus ve öteki on genç unuturlar seyahatlerinin başında kar gibi yıkanıp , hazırlanmış ve umutla bir kenara konulmuş beyaz yelkenleri gemilerine asmayı.
Uzun zaman geçmiştir aradan ama Kral umutla beklemeye devam etmiştir oğlunun dönüşünü . Zaten o umutla her gün yenilenerek kalkıp giyinmiş ve limana girişi görmekte olan yüksekçe bir tepeye çıkıp denizi gözlemiştir. Ufku binlerce defa , yüzlerce gün taramıştır gözleri. Kral başını tekrar mağrurca kaldırmasını sağlayacak olan oğlunun zaferini simgeleyen kar gibi beyaz yelkenli geminin gelişini beklemektedir her gün .
O gün …..
O gün gider tepesine tekrar. Neden sonra gözleri ufukta küçük bir noktaya takılır. Heyacanla soluğunu tutar . Bekler , bekler ve bekler. küçük nokta zamanı durduracak denli yavaşça büyümektedir. Kral gemiyi tanır tanımasına ama. Tanıdığı anda aynı Minoutor’un oğluna saldırırken attığı gibi bir çığlık atar. Acılı sesi şehrin dört bir yanından duyulur. Yaşlı Kral Aegeus tepenin üzerinden bırakır bedenini . Atar kendisini mavi ve soğuk sulara…….
…………………………………………………….
Şimdi EGE ‘desiniz sevgili dostlarım . Serin sular vücudunuzu okşuyor.Tıpkı binlerce yıl önce adını aldığı Kral Aegeus’un vücudunu sarmaladığı gibi sizide şefkatle sarmalıyor EGE……
22 Temmuz 2007 seçimlerinde bir okulun müdürü idim. İlçe Seçim Kurulu tarafından Emrimdeki stajyer, ücretli ve acemi öğretmenlere, sandık kurullarında görev verildiği halde şahsıma görev verilmedi. İlgili yere başvurduğumda doyurucu bir yanıt alamamıştım. Herkes derki; iki kişiden biri bu hükümete oy verdi. Seçimden sonrada; beş kişi bir araya gelse o beş kişi arasında bu hükümete oy verdiğini söylemekte olan iki kişiden fazlasını bulamazsın. Bu nasıl oluyor? şunu söyleyenlerin doğru söylediğine inanmadığım gibi 22 Temmuz seçimlerinin, gerçek oy oranları olduğuna da hiçbir zaman inanmamışım. Toplumdaki siyasi profilin adil olarak mecliste yansımadığına inanıyorum. Ancak demokrat terbiyem gereği sonucuna da saygı duyuyorum. 22 Temmuz seçimlerinden sonra yer yer çıkan seçim hileleri üzerine mevcut siyasi partilerin, “sonucu değiştirmeyecek” savı ile üzerine gitmeyişleri bile düşündürücü bir durumdur. Ancak; Bundan sonrası için çok endişe ediyorum. Sonuçların birbirlerine yakın olarak sonuçlanması akabinde çeşitli tartışmaları da getirecek. Hile, entrika ve öteki konularla ilgili iddialar bitmeyecek. Hele bir iki yerde hatalı sayım, şike ve kusur bulunmayı versin. Siz görün ondan sonraki curcunayı. Bir taraf şimdiden seçimi boykot etme çalışmalarına başlamış bile. Seçimden sonra bir iki sandık ve ya bölgeden oyların gelmediğini, boş sandık teslim edildiğini veya kaçırıldığını düşünün. Seçimin geçerliliğinden şikelerin çeşitlerine kadar bir sürü iddialar ortalıkta dolaşacak.
Buna imkân vermemek için;
Sandık görevlileri ile ilçe seçim kurullarının yapacağı toplantının dışında, Siyası parti teşkilatlarının da toplantı yapıp gerekli bilgilendirme çalışmaları yapmalıdır.
Sandık başı kavgalarına imkân vermemek için gerekli önlemler alınmalıdır.
Sandık başına gitmekten çekinmelere yol açacak her çeşitli iş ve işlemlerden uzak durulmalıdır.” Toplum olarak zaten pek demokrasi kültürü almış sayılmayız. Bizden olmayanı, bizim gibi düşünmeyeni kabul etme anlayışımız henüz gelişmemiştir.”
Sandık başı hilelerine karşı uyanık olunmalıdır. Sandığa gelmeyen, hasta ve yeni ölmüş olanların yerine oy kullanma, kullandırma gibi yanlış uygulamaların önüne geçilmelidir.
Sayım ve döküm esnasında yapılacak hata ve yanlışlara karşıda uyanık olunmalıdır. Oy pusulalarının okunuşunda hızlı geçilerek kasıtlı ve amaçlı bir şekilde hak etmeyen tarafa fazlalık yazılabilir. Günün vermiş olduğu stres ve yorgunluğun sonunda sayım ve döküm esnasında bir sürü hata ve yanlışlara dikkat edilmeyebilir. Hele orada amaçlı olarak birileri bu işi yapmak üzere bulunuyorsa bu daha çok kolay olur.
Sandık başına gitmeden yol kesip her çeşitli tehdit ve şantajların önüne geçilmelidir. Çoğu insan oyunu kullanmadan yoldan geri dönebilir.
Sayım yapılırken dikkat edilmesi kadar oy pusulalarının ilçe seçim kurullarına teslimi, bilgisayar ortamına aktarılışına kadar parti teşkilatı gözlemcilerinin refakat etmesi çok önemlidir. En çok hata, oy dökümlerinin bilgisayar ortamına aktarılırken olur. Bir rakamın eksik ya da fazla girilmesi sonucu etkiler.
Nerde, hangi blog’ta olursa olsun, herkes kendi ekseni etrafında ki insanlarla ile pekâlâ dalgasını geçer, geyiğini yapar, bol bol hayata gülümser. hele ki tuzu kuru da olduğu zaman değme keyfine. Kişinin ciddi veya ciddiyetsiz insanlarla grup kurmasına kimse karışamaz!
Ama şu akıldan çıkmamalıdır! Kuyruk acısı olan insanlar, içindeki irini akıtmak için hanginizin yazdığına bakmadan böyle geyik; gülümsemeli yazıları bekler! Bunlara bu fırsatı verdiğiniz zaman, bu kuyruk acısı olan insanların yazdığının vebaline ortaksınız demektir. Ayrıca bu karşı taraftaki söz konusu kişi ile gemileri yaktığınızın resmidir!
Şahsen bana böyle bir yorum gönderen en yakın dostum dahi olsa, bunun yanlış olduğunu söylerim. Daha önceleri şunu yapmıştım!
Yazım ile üstü kapalı alay edip sonra hiçbir açıklama yapmadan sessizliğe bürünmek, benim gözümde dürüst bir davranış değildir. Dürüst insan başkalarına günah işlesin diye zemin hazırlamaz. Bilakis yapıcı, uzlaştırıcı yazılar yazar.
Yorum konuyla alakalı olur. Konuyla alakası olmayan yorumlara yorum denmez. Ve bu yorumları cevapsız bırakmakla kişi kendini aklayamaz. Sorumluluk sahibi insan; bu yorumun karşı tarafa söz hakkı doğuracağını bilir ve hiç yoktan kişinin gücenmesini istemez. Bunun yanlış olacağını düşünüp, yorumu cevaplamayacağı gibi yayınlamaz ve yayınlamamalıdır!
Benim şu ana kadar en çok dikkat ve önem verdiğim konudur bu. Şahsımla husumeti olanlar benim yaptığımı örnek alıp; direk bana yazabilirler. Başkalarının yazılarını kendi egoları için kullanmazlar.
Karşılıklı diyalogdan kaçanların bAşık Olmaya yazıların altında diyalog aramaları, o’ kişinin ne kadar pasif olduğunu gösterir. (Buna yazdığım yorumları yayınlamayıp, başkalarına tam tersi uzlaşından kaçtığımı söyleyen zati muhteremler de dahil)
Benim arşivim bu pasif ve beceriksiz insanların yaptıkları saçmalıklarla doludur. Bu tür yazıların altına, bedava mal için koşan zihniyet fukaraları; bir parçada ben kurtarabilirmiyim diye telaş içinde olurlar. Ben, bunlarla karşılaştığım zaman en son söyleyeceğimi en başta söylerim! Bazen tephanginizin aşırı olduğu gözlense de inanın bunun öncesi ve birikimleri vardır.
Bu hemen yeni olan, olmuş bir şey değildir.
Herkesi dikkatli olmaya ve bu tür yazılardan uzak durmaya davet ediyorum… Kişiye yaranmak için konuya hâkim olmadığınız bir konuda, kesinlikle karşı tarafın alınacağı kinayeli bir yorum yapmayın!
Eninde sonunda bunun getirisi ile karşılaşabilir, etrafınıza; sanki sizin hiç suçunuz günahınız yokmuş gibi, "imdat saldırı var tgüçsüz var" feryatları yakmak zorunda kalabilirsiniz…
Not: Beni raydan çıkaranlar yüzünden, çizgimden zaman zaman uzaklaştığım için sürekli yazıştığım, diyalog içinde olduğum dostlarımdan özür dilerim. En az kötüler kadar yürekli olmazsak bu dünyada huzur ve sükûneti sağlamamız hayal olur!
Saygılar…
Bdp’nin referandumu “boykot” kararı yargının daha demokratik bir yapıya kavuşturulmasını sağlayacak olan anayasa değişiklik paketine gizli bir “hayır” idi ve Kürtlerin sandığa gitme iradesini de ipotek altına alma çabasıydı aslında. Ama buna rağmen şunu tam olarak anlamak istemeyen ya da göremeyen çevreler Bdp’nin boykot kararının aslında “evet”e yarayacağını savundular. Bu ya çok iyimser ya da sahtekar bir yorumdu bana kalırsa.
Zira Chp-Mhp’nin süreci tamamen Akp karşıtlığına oturtacağı belli olan bu kadar kritik bir anayasa referandumunda sandığa gitmeme kararının tam da ulusalcı-devletçi 12 Eylül rejimini koruma yanlılarına, Ergenekonculara “belki anlaşabiliriz” anlamına gelebilcek şekilde üstü örtülü bir yanaşma ve selam çakma olduğu çok belliydi. Bu selamı alan ulusalcı çevre her zaman Pkk’nin sözcüsü gördüğü Bdp’yi yere göğe sığdıramadı, kürt oylarını kendi taraflarında görüp, "gördünüz işte Bdp bile Akp’ye karşı" sonucu çıkardılar işgüzar bir biçimde.
Baykal’ın komplo kasediyle devrilip Dersim’li Kürt Alevi Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı sürecinden Ergenekon yapılanmasına olduğu kadar kendilerine ve Pkk’ye de pay düşeceğini uman Bdp, bu durumu “Solda yeni bir dönem başlıyor” şeklinde dillendirmişti. Zaten Apo, Dtp kapatıldığından bu yana Pkk saldırılarının tırmanacağını işaret ederken hükümete “Ya beni de sürece dahil edersiniz, ya da günah benden gitti” anlamında ültimatomlar veriyordu.
Ancak Bdp’nin “boykot” kararı Diyarbakırlı sivil toplum kuruluşları, özgür Kürtler arasında korkakça bulunmuş olmalı ki boykotun aslında Ergenekonculara yarayacağını görmüş olanlar kararı eleştirdiler.
Boykot kararını onaylamayıp referanduma "evet" denmesine yönelik bu çıkış demokrat Kürtlerin başarısıdır. Kendini “Kürtlerin Genelkurmayı” yerine koyan Pkk lider kadrosu ve (ulusalcılara yanaşmaya çalışan) Bdp, bütün Kürtlerin iradesine ipotek koymaya çalışırken birden sürecin kendi aleyhlerine döndüğünü gördü ve çark edip ağız değiştirdiler.
"Boykot kararı alan Bdp’liler, hani "boykot aslında evet’e yarıyor"du?
Bir çocuk kandırmacasıyla, sandığa gidecekleri engellemeyle halkları bu çağda fazla oyalayamazsınız.
Umuyorum sağduyulu ve vicdanına ipotek koydurmayan Kürtler, Pkk’nin “sandığa giden bizden değildir” tehditine pabuç bırakmayacaklar ve bu paketi “Evet”leyecekler. Küçük de olsa bir adım atılacak ise her gelişmeye "evet" denmesi gerekiyor çünkü Türkiye’nin demokratik talepleri ertelemeye -bAşık Olmaya bir iktidarın keyfini beklemeye- zamanı yok.
Öteden beri Apo’yu eleştiren herkesi devletin ajanlığıyla ya da hainlikle suçlayan pkk’nin lider kadrosu aslında Kürtlerin Genelkurmayı gibi davranıp hem Kürtlere karşı dezenformasyon yapıp hem Ergenekon’la Jitemle derin ilişkilerini gizlemeye hem de halkın sırtına binmeye bu anayasa değişikliğinden sonra devam edemeyecek.
halk oylaması öncesi boykotun delinmesiyle insiyatifin Apo ve Pkk’den barış yanlısı demokrat Kürtlere geçmesi çok sevindirici.
Ancak bu demokrat Kürtler önümüzdeki dönemde de önce karşılarında şiddet yanlısı Kürtleri bulabilir ve “biz burada sizin için savaşıyoruz siz de rahat evinizde demokrasiden bahsediyorsunuz” diyen savaşçıların tehditleri ve baskılarıyla karşı karşıya kalabilirler. Nitekim iyi niyetli, barış yanlısı bir demokrat olan ve Bdp’nin boykot kararını eleştiren Diyarbakır Barosu başkanı Sezgin Tanrıkulu, Kck açıklamasında boykot kararına uymadığı için neredeyse kürtlere ihanetle suçlanmış. Siyasi yasaklı hale getirilip meclis dışına atılan ve demokrat çizgiye yakın duran Ahmet Türk’ün "Evet" , Apo’cu Emine Ayna’nın ise "Hayır" diyecek olması bu ayrışmayı gösteriyor aslında.
Bütün askerler her zaman politik nedenlerle insanları öldürdükten sonra halkın içinde ayrıcalıklı bir paye ve ilelebet bir önderliği hak ettiklerini zannederler. Ama aslında bir önderlik her zaman ve her zaman halkın iradesinden güç aldığı kadar ilerleyebilir. Önderlik halkın gerisinde kaldığı an, insiyatif ikincilere, üçüncülere, hatta ismi bilinmeyen kahramanlara geçer.
Bir savaş ya da askeri görev bittiğinde askerler mütevazi bir biçimde halkın içine karışmakta, alelade kalabalığa tahammül etmekte çok zorlanırlar. Ne de olsa canlarını ortaya koymuşlardır ama bu fedakarlıkları onları her zaman, her durumda haklı göstermez.
Neyse ki halk her zaman, -geç de olsa- bunun böyle olmadığını, bıçak kemiğe dayandığında hanginizin önder olduğunu onlara hatırlatır.
Haber çok önemli..
Mizah değil…
Kimine göre ,
Aktüalite değil…
Yani…
alelade bir haber…
İnsan ölümünü kanıksamak kadar vahşi bir yapılanma olabilir mi ?..
Sözün bittiği yer ;işte tam burası !..
Ali Öğretmen,
Yaz aylarında maaş alamadığı için hamallık yapıyordu ..
Ecel onu öğretmen olduğu okulda kötü yakaladı…
……..
Maaşsız öğretmen hamal olmuş…
Hamal öğretmen dayanamamış…
Kalbi durmuş ve…
Ne kadar basit bir kelime değil mi ?..
Ölmüş…
Bir hafta önceki siyasetçi muhabbeti ,cinayeti sanki bilmiş…
Milli Eğitim Bakanı buyurmuş :
Böyyük laf etmiş…
Kişiler ,yaşam tercihleriyle anılırlar…
Genç öğretmenler tepkili konuşunca…
-Sözleşmeli hocalık sizin kendi tercihiniz…
Demiş ve şöylecene eklemiş…
-Biz ,size diretmedik ki …
-şunu siz istediniz…
-Kadrolu hoca olmak istediniz de vermedik mi?..
Makamıma geldiniz de çay ısmarlamadık mı ?..
………
Zaman tüneline giriverdim birden…
-şöyle ki benzin vardı da biz mi içtik ?..
-Yolları işgal etmeyin…Yollar yürümekle aşınmaz…
-Benim memurum işini bilir.
-Gerekirse hamallık da yapar…
Ücretli öğretmenlerin de tercihleri kendi özgür iradeleriyle oluşuyor…
Okul Aile Birlikleri ödüyor maaşlarını…
Onların da kendi tercihleri…
Sekiz ay,maaş : Yediyüz lira…
Bozdur bozdur harca…
Kalan dört ay,maaş yok…
Bakana göre belki de…
Tasarruftayız…
-Vatandaşın çoğunluğu bu olaylara Evet demeye devam ediyor..
-Bakın ,okullara bedava kitap gönderiyoruz…
-Kim taşıyacak bunları?..
-Elbette hamallar…
-Hamal kim?..
-İşte….Harun Hoca,Reşit öğretmen, Ali Hoca vs…
-Yevmiye:40 tl…
- İyi para…Bakın meslektaşım olan avukatlar işsiz…
-Şükredin halinize…
-Her üniversite mezununa iş bulmak zorunda mıyız?..
-Tağabey ki bizimkiler hariç…
-Ramazan gelmeden…
- İmamların kadro işini hallettik hamdolsung…
-Bakın 4 çeşit öğretmenlik mesleği var…
-Sizi düşünük…Çoktan Seçmeli Koyduk…
-Beğen beğendiğini…
-Kadrolu..
-Kadrosuz…
-Sözleşmeli…
-Ücretli…
Müdür çeşitlerimiz de fiks menü…
Torpilli
Torpilsiz..
Senden…
Benden…
Partiden…
Bürodan…
Haladan…
Yengeden
Yeğenden…
Hava sıcak; sımsıcak…
Açıkta 60 derece…
Beyin sote…
Kalp krizde…
Hamal Ali öğretmen yerde…
Çocuklar yetim…
Ülke yetim ve öksüz…
……….
Hamal öğretmen ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin
Hey Emre’m vatandaş biçare
Bulunmaz derdime çare
Var imdi gez şardan şara
Şöyle garip bencileyin..
……..
Son günlerde çoğunlukla referandumla yatıp kalkıyoruz. Arada sağolsun savcılar, Balyoz’u gündeme alıyorlar da gündem değişiyor. O konuya hiç girmeyeceğim, çünkü söyleyeceklerim muhtemelen hoşlarına gitmeyecektir birilerinin.
Gelelim anayasa değişikliklerine. Tabiki Hayır. Peki neden hayır? 12 Eylül’ü savunduğum için mi yoksa darbe savunucusu olduğum için mi? Ya da faşist olduğum için mi, liboşların dediği gibi?
Maddeleri uzun uzun yazmayacağım. Madde 10, 20, 23, 41, 53, 74 akepe tarafından tuzak olarak konmuş maddeler. şöyle ki aklı başında hiç kimsenin hayır diyemeyeceği, suya sabuna dokunmayan maddeler.
Ama 84, 125, 144, 146, 156 ve 159 son derece tehlikeli ve faşist bir yönetimin iş başına gelmesi, aynı zamanda ülkenin geleceğini ipotek altına almaya çalışan maddeler. Geçici 15. madde de aynı şekilde tuzak madelerden biri. Güya 12 Eylül Cuntasını yargılayacaklar. Bakın arkadaşlar; bazıları hayatını kaybetmiş, bazılarının ise yaşları 90′lara gelmiş bu insanları nasıl yargılayacaklar? Bu aynen CHP’nin iç hizmet kanunu 35.maddeyi kaldıralım saçmalığına benziyor. Ahmet Balcı’nın dediği gibi darbe yapmak istemekte olan madde mi dinler? Yapacaksa yapar. şöyle ki bundan sonra darbe yapmak istemekte olan askerler olursa şöyle mi diyecekler: "Arkadaşlar madde 35 yürürlükten kalktı, bundan sonra kanunen darbe yapamayız." Darbe kanun dinler mi?
Neyse gelelim tuzak maddelere. Hepsini teker teker vererek canınızı sıkıp, sabrınızı tüketmek istemiyorum.
Madde 84: Milletvekiliğinin düşme esaslarını yeniden belirliyor ve Ahmet Türk gibi Kürt ayrılılıkçılara/bölücülere yeniden milletvekili olma hakkını veriyor. Aslında asıl hedeflenen kendi paçalarını kurtarmak. Laklik karşıtı bir parti olduğu Anayasa Mahkemesi tarafından kesinleşmiş bir parti olur da kapatılırsa, kendilerini meclis garantisi altında tutmaya devam etmek istiyorlar. Gerçi HSYK ve Anayasa Mahkemesini ipotek altına alacak maddelerle kapatılmalarının da önüne geçebileceklerini düşünüyorlar.
Madde 125 daha da ilginç. Tek amaç ordudan özellikle şeriat yanlısı oldukları için atılanlara yargı yolu açmak. Şu bir gerçek ki ordudan, onların söylediği gibi, kimse namaz kılıp, oruç tuttuğu için atılmaz. F tipi organizasyonlara katılanlar atılır. Ne demektir peki bu?
F tipi organizasyonda ağabey yönetim şeması vardır. Bu ağabey diyelim ki bir teğmen. şöyle ki bu teğmenin üstü olan yüzbaşı ya da binbaşı bu abiyi dinlemek zorundadır. Bu da askeri hiyerarşiye karşıdır. Bu insanların eşleri kapalı olup, kanunen orduevi gibi yerlerden yararlanamazlar. Onlar da sık sık şunu gündeme getirip emirleri zorlarlar. İskender Pala gibiler şunu yapmıştır, ki kendisi kitabında yazdığı gibi son derece başarılı bir subay değildir. Sürekli ordunun emirlerine karşı gelmiştir. Yazdığı dilekçe ve aldığı cevaplar şunu çok güzel açıklar. Türban ordu tarafından laiklik karşıtı siyasi bir simge olarak tanımlanmaktadır – sedece ordu tarafından değil, onların arkasına sığındıkları Avrupa İnsan Hakları mahkemesi tarafından bile. Ama buna rağmen, askerlerin yemin törenlerinde, ziyaretlerinde çarşafa bile hoşgörü gösterilir. Ama eşler için aynı şey söz konusu değildir. Ordu ailelerin de kanunlara uymasını gerektiren bir yerdir. Bir subay nikahsız olarak bir bayanla beraber yaşayamaz, Bu da ahlak açısından uygun değildir ve kanunen yasaktır. Ya da birden fazla icra takibine uğrarsa bu da kanunen sorundur ve ihraca kadar gider. Ordu düşünüldüğünden çok daha katı ve sivil bir çok kimsenin önemsemediği ahlaki değerlere son derece bağlıdır. Askeri bir personel resmi kıyafetle sokakta sigara içemez, pavyon vb yerlerde içki içemez. Üniformasının şerefini düşünmek zorundadır. Askeri İç Hizmet maddeleri eğer dikkatlice okunursa subay/astsubay olmak göründüğünden çok daha zordur. Ama bu şerefli mesleğe alınması mümkün olmayan bir sürü zavallı dışarıdan ahkam keser.
BAşık Olmaya bir örnek: bir bayan subay/astsubay dini inancı nedeniyle başını örtmek isterse askeri üniforma dışında bir kıyafet mi giyecektir?
Konuyu dağıtmadan, orduya zarar vermek peşinde olan yobazlar kanunen kendilerini aklayacaklar mı? Bu anayasa geçer ve de bu hükümet devam ederse evet.
Anayasaya hayır demek bazılarının sürekli gündemde tuttuğu gibi faşistlik ya da 12 Eylül taraftarı olmak değildir.
Asıl evet demek faşist bir gelecek ve muhtemelen islam cumhuriyetine evet demektir. Türk halkı düşünüldüğünden daha akıllı ve Kemalisttir. Hep beraber HAYIR, ulus, laik bir Cumhuriyet olarak sonsuza kadar devam edecek bu ülke için hayır, hayır, binlerce kez hayır.

HABER :Yunan Mitolojisi(narcissus Efsanesi Projelendi)
Araştırmacı Gazeteci Yazar Neşet Öztekin 5000 Yıl öncesine uzanan NARCİSSUS Efsane Pınarını buldu ortaya çıkardı.Son aşamaya getirdi.Yüksek Teknoloji Üniversitesi Rektörlüğü 148 Dönüm alanı içine alan MİLLİ PARK Mitolojik Müze halihazır haritasının Karaburun Kadastro Müdürlüğünce hudutları belirlendi. 2. Proje olarak İZMİR Valisi Sayın Cahit Kıraç’ın özen gösterdiği Efsane Pınar alanında Çevre Düzenlemesi için Talimatla İl Özel İdare Müd.’ ne çevre düzenleme projesi yapılması için harekete geçildi.İL Genel Meclisi Başkanlığına onayı için havale edildi.Bu arada Yüksek Teknoloji Üniversitesi Rektörlüğüne bir ek Proje daha yapılması için Neşet Öztekin istekte bulundu.Bu arada Mordoğan Belediye Meclisinde Meclis üyelerinin israrı ile gündeme getirildi.Mordoğan Belediye Başkanı Sayın Ahmet Çakır Belediye Meclis üyelerine bir komisyon kurarak daha yakından takibini yapmak üzere Komisyona Neşet Öztekin’de dahil edildi.Komisyon üyeleri 2 Meclis üyesi, 2 Muhtar birde Neşet Öztekin komisyon toplantısı yaparak aldıkları kararla konun hızlandırılması için Karaburun Mal Müdürlüğüne giderek yazışmaları takip ettiler.Mal Müdürlüğü, Milli Emlak Şefliğine talimat vererek bedelsiz 148 Dönüm araziyi Mordoğan Belediyesine devrinin yapılması için yazısını yazılıp Valilik yolu ile Bakanlığa gönderilmesine karar verildi.Bu alanda NARCİSSUS Mitolojik Milli parkında Suya bakarken kendine aşık olduğu pınarın olduğu yere Dilek Havuzu yanında 7 adet heykel ve 50 araçlık otopark ile 3 adet Nergis Bahçesi , 1 Mitolojik Müze , 1 Konferans salonu ve Çam Fıstığı dikilmesi ile eski 3 adet Yel Değirmeni restore edilerek Yelken takılıp Park alanları ve halkın gezip oturabileceği Milli Parkın güzelleştirilmesi Proje kapsamına alındı.Bakanlıktan gelen olumlu yazı ile İzmir Kalkınma Ajansına girmesi için Komisyon Üyeleri Valiyi makamında ziyaret ederek bu bilgileri vererek Kalkınma Ajansına kabulünü rica edecekler , İl genel meclisinden de yardım isteyecekler.Daha önce Valiliğin ve Turizm Müdürlüğünün Neşet Öztekin’i gönüllü turizmci duyuru ederek Turizm Haftasında Plaketle ödüllendirdi.Ayrıca ‘’10 milyon yıl öncesinden günümüze’’ kitabını ödül olarak Valilik bastırdı.Ve bu kitaptan İl Genel Meclis üyelerine Yazar Neşet Öztekin meclis üyelerinin hepsine 1’er kitap dağıttı.Bu arada Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a Projeden 1 nüsha Neşet Öztekin takdim etmişti.Ertuğrul Günay’ı komisyon üyeleri heyet olarak Bakanlıkta ziyaret ederek bu alanı Turist çekebilmek için Turizm Alanı duyuru edilmesini isteyecekler.
Hürriyet’in verdiği ilginç habere göre bir kadın bAşık Olmaya bir kadınla resmen evlendi, üstelik kadınlardan biri bir ülkenin başbakanı. Evlilik olayı şöyle:
İzlanda’da eşcinsellerin birbirleriyle evlenmeleri yasallaşınca aynı ülkenin kadın olan başbakanı Sigurdardottir, bir süreden beri eşcinsel hayat yaşadıkları Jonina Leosdottir adlı bir bayanla hayatını resmi olarak birleştirdi. Bayan başbakan 68 yaşında, öteki bayan ise ondan 12 yaş küçük.. Bayan başbakanın daha önceki evlilikten 2 çocuğu var.
ŞEMSETTİN MURAT














