Arama Yapın

Gündelik Yaşam

Sağ tarafımızda Kınalı Adasının pırıldayan gece görüntüsü, kocaman ışıklı bir gemiye benzetiyorum adayı, sol tarafımızda Caddebostan-Suadiye-Bostancı sahili, üstümüzde dolunay, altımızda deniz, önümüzde ayın gümüş aydınlığı. Denizin ortasındayız, karadan gelen rüzgar sayesinde sahilden birbirine karışan insan sesleri ve müzikler geliyor kulaklarımıza. Kulaklarımız doğaya açık, hayat-ölüm-yaradan ve biz. Görünürde iki kişi görünmeyende dört sayısını teşkil ediyoruz, karnımdaki kızlarla birlikte. Biri kız olursa adı Elif diye anlaşmıştık çok önceden şimdi onun yanına sade-sakin-abartısız-ince-zarif bir kız ismi daha arama derdindeyiz. İkisinin de iki ismi olsun diye ısrar ediyor denizin ortasında ona duyduğum güven sayesinde korkmama engel olan kaptanım. Tamam babaanne ve anneannesinin isimlerini koyalım diyor. Arkadaşım Fezmiye’nin ölen büyüklerin isimlerinin doğan çocuklara konulmasının saçmalığı ile ilgili konuşmaları geliyor aklıma. Herkes kendi kaderiyle yaşasın diye itiraz ediyorum. Gönlümde İnci yatıyor bir de. Elif ve İnci, isimleriyle birlikte seviyorum, değişebilir bu isimler ama şimdilik öyleler gönlümde ve sessiz dualar ediyorum, doğduklarında güzel kaderleri olsun diye.

Ayın aydınlığının düşmediği her yer karanlık, korkutucu görünüyor gözlerime. Dalgalar derinleşiyor güvensiz bir şekilde, korkuyorum ama korkuların hiçbir anlamı olmadığını biliyorum olacaklar karşısında. Bilinçli bir teslimiyet hissi var içimde, aynı duyguyla güven geliyor beraberinde, bu dünyaya kazık çakmaya gelmedim bir sonu var biliyorum hanidir. Yeri ve zamanını bilmiyorum sadece, her yer olabilir şu an bile… Bilinçli bir bilmek kadar net ve güzel olan bir şey yok bu dünyada. Bu anında sonsuz olmadığını bilmenin getirdiği bir buğu geliyor anın güzelliğine. Bunca güzellik karşısında yine şükre vuruyor yüreğim içeriden gümbür-gümbür dışarıdan sessizce. Uzun süredir özlemiştik üşümeyi iyi geliyor denizin serinliği, çaylarımızı sessizce içiyoruz, ikimizde kendi düşüncelerimizi sıraya koyuyoruz anlaşılan.

Bebek ağlaması mı yoksa martı çığlıkları mı olduğunu kestiremediğimiz sesler geliyor kulaklarımıza, birbirimize gülerek vay geldi başımıza diyoruz. Martı yavruları da hemen uyumak istemiyorlar galiba, çığlık çığlığa ağlıyorlar. Biz, bizi ilgilendirmeyen martı uğraşlarını oldukları yerde bırakarak dönüyoruz kendimize. Bir kişi hariç bütün arkadaşlarımızın, şirketin iftar yemeğinde bundan sonra iyice belli olan karnımla ilgili tebriklerini konuşuyoruz. Sevincimizi paylaşan gülen gözler, yapılan şirin yorumlar, güzel dilekler-dualar, daha iyi hissettiriyor yaşanacakları gözümüzde gönlümüzde. O bir kişinin, maksadını aşan, bana neden daha önce söylemediniz cümleleri içeren, bitmeyen itirazlarına anlam vermeye çalışıyoruz onu kırmamaya özen göstererek verdiğimiz cevaplarla ama o anlamsız bir biçimde itiraz etmeye devam ediyor garip kızgın bakışlarla. Bu kadar mahrem-özel-iki kişilik- bir konuda onu niye haberdar etmemiz gerektiğini anlamıyoruz aynı şaşkınlıkla. Yemek sonrası, hkalitesiz gidelim servisi kaçırırız diyen bAşık Olmaya bir arkadaşımıza hala geçmeyen kızgınlığıyla servisi kaçırırsa eski müdürünün onu götüreceğini söylüyor kaçak ve emrivaki surat ifadesiyle. İnsanların bazı durumlarda ne kadar garip davranışlar sergilediğine bir kez daha şahit oluyorum hiç şaşırmadan. Bazı davranışları hala anlamıyorum bu yaşımda bile ve umarım hiçbir zaman da anlamam. Konuşmamız tüm çocuklarımızın gelecekleriyle ilgili güzel planlara kayıyor.

Rüzgar biraz daha hissettiriyor kendini, döndüm daldan düşen kuru yaprağa, leylim ley diye başlıyor nağmelerim kendiliğinden, keşke sözlerinin tamamını bilseydim diyorum ama yüreğimde saz eşliğinde bu cümleler geliyor kulaklarıma Zülfü Livaneli’nin sesiyle.

Ayin savki vurur sazin üstüne, leylim ley
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne, leylim ley
Gel ey hilal kaslim dizim üstüne, leylim ley
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni, leylim ley,
Leylim ley, leylim ley

Dönüş yolu daha serin ve huzurlu, ruhun kendini, kendi kendine, doğanın içinde bulmasının güzelliği her zamanki gibi büyülüyor beni bir kez daha. Doğanın kendisiyle kapsadığı tüm güzellikleriyle beraber hem de.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Bugün yan büroya girdim acil bir işim vardı. Orada o sırada televizyon açıktı. Ancak izleyeni yoktu. Dinleyeni var mıydı? Bilmiyorum ama olabilir de. Sonuçta oradaki herkesin kulakları sağlıklıydı… Evrakları karıştırıyordum. Kafamı nerdeyse klasöre sokmuştum. Kulaklarım ise dış dünyayı dinlemeye devam ediyordu, gayri- ihtiyari. Ne kadar tuhaf, televizyonu dinlemeyi seçmiş kulaklarım ve benim bundan haberim yok! Gözlerim mis(!) gibi kokan klasörün içinde aradığımı bulmaya çalışırken, kulaklarımdan birinci sesler beynime girmeye başlamıştı. Yaklaşık şöyle bir şeydi; “İlgiliz mahkemeleri tarafından yolsuzluk suçundan dolayı hakkında 1993 te yakalama kararı çıkartılan Asil Nadir İlgiltere’ye dönmeye karar verdi. İlgiltere hükümeti tarafından Havalimanı’ında durdurulacak olan Asil Nadir’e elektronik kelepçe takılacak. Böylelikle aynı zamanda İngiltere vatandaşı olan Asil Nadir’in nerede olduğu bilinebilecek. 17 yıldır Kıbrıs’ta yaşayan Asil Nadir…”


Kulaklarımın balaka aktarmasını kesmişti bundan sonra beynim. Çünkü yine bir şaşkınlık yaşamaktaydı. Şaşkınlıklarda bendeki balaka alışı kısa bir anlığına kesilir böyle. Elektronik kelepçeydi şaşkınlığın nedeni. Elektronik kelepçe… Tağabey ya! Tahmin edebiliyordum nasıl birşey olduğunu. Bileğe takılan birşey olmalıydı. Evet, evet öyle çok ağır birşey de değil. Çok uzak mesefelerden sinyal verebilen bir şey olmalıydı. Merkezdeki alıcı eğer bilekliğin kendisinden uzaklaştığını anlarsa, hemen ötüyor olmalıydı alarmları. Böylece uzaklaşması istenmeyen şahıs için birşeyler yapılabilecekti zahmetsizce. Kafamı klasörden çıkardım. Televizyona bakıyordum. Ancak kanal, spor haberlerine geçmişti. Ben ise yeniden elektronik kelepçeyi ve ondan önemlisi İngiltere’yi/Avrupa’yı düşünmeye devam ettim.


Evet, bu güne kadar hiç elektronik kelepçe görmemiştim. Üstelik bunun Türkiye’de kullanılıp kullanılmadığını bile bilmiyordum. Önümdeki internetten baktığımda yakın zaman içerisinde Türkiye’ye gelmiş olduğunu öğrendim. Ama sonuçta onun hakkında birşey bilmiyordum. Onun sadece hayalini kurmuştum. Hayalini kurmuştum sebebi adliye ile olan yakın çalışmalarımda, insanların önemsiz davalardan dolayı haklarında tahdit girildiğini, yakalandığını, devlete borcu var diye yurt dışına çıkamadıklarını, denetimli serbestlik yüzünden her Allah’ın günü aynı saatte aynı karakolu ziyaret etmek zorunda olduklarını görüyordum. Bunları gördükçe, ‘nasıl uygulamadan kaldırılır acaba’ diye düşünüyordum. Çünkü herkes için hafiften zahmetliydi bu işler. Bu güne kadar gördüklerim çağa uygun çağda çağa uygun bir devletin adalet işlerinde uyguladığı insancıl uygulamalardı. Ama bugün duyduğum ise daha insancıl bir uygulamaydı. Neden? Çünkü sırf geçici tanımında ‘şüpheli’ diye yazıyor diye, bir insanın bağımsızlığına ufacıkta olsa ama göstere göstere tecavüz etmiyordu elektronik kelepçe. Elektronik kelepçe bana sadece bir gelişmiş teknolojiyi ya da teknoloji geliştiren milletleri değil, yeni doğan her teknolojik gelişmeyi, daha anne sütünü bile içmeden demokrasi ve insan haklarının hizmetine sokmaya çalışan bir üstün uygarlığı ve bu uygarlığın ufuklarını da gösterebiliyordu. Benim hayalini kurduğum, saçmalık olarak addedip, sanalın da sanalı gerçekliğinde çözümler ürettiğim birşeye; adamlar gerçek bir teknolojiyi kullanarak, gerçek bir uygulamayla ve yine hayranlık uyandıracak gerçek bir çözüm üretmişlerdi. Ve bu olalı da uzun zaman olmuştu.


Hep böyle oluyordu bu işler. Tarihin son safhalarında bu insan oğlu bizden insan hakları ve demokrasi konusunda hep daha ilerideydiler. Ne zaman ilkelliğimizi bir kademe daha bırakıp, uygarlaşma ve demokratikleşme yolunda bir adım daha atsak, ne zaman onların bulunduğu basamağa çıksak, görüyorduk ki onlar bizden en iyi ihtimalle bir basamak daha yukarıda oluyorlardı. Onları hep takip ediyorduk. Hep onları yakalamaya çalışıyorduk. Atatürk de böyle vasiyet etmişti ‘Bu gibi konularda Avrupa’yı örnek alın’ diyerek. Devletimiz de çoğu zaman bu vasiyeti uygulamıştı tarihte. Uygarlaşma yolunda hep onların peşindeydik… Ve hala da peşindeyiz. Bu çok güzel bir şey. Bu konuda sürekli hedef alabileceğimiz bir yer var. Güzel bir şey ancak bir soru yaklaşıyor; Bu ne zamana kadar böyle devam edecek? Bu takip nereye kadar sürecek?Avrupa, demokrasi ve insanlık konusunda hep fersah fersah ya da o bile olmazsa bir arpa boyu bile olsa, bizden önde mi olacak? Bu, onur kırıcı bir durum değil mi?


Kötümser düşüncelerimle yılların soğuk suratlı duvarları bir uyum içendeydiler şimdi. Oturakalmışken zamanı saymamışım, çok akmış. Herkes ise paydos telaşındaydı. Ben ise; ne kadar sıçrasak da sıçrayalım, ne kadar merdivenleri koşarak çıksak da çıkalım, hiç bir zaman onların mertebesine yetişemeyeceğimize ve hiç bir zaman onlar kadar gelişmiş bir tür olamayacağımıza daha çok boyun bükerek inanmaya başlayıp, kafamı yeniden mavi klasörlere soktum.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Hayır,olmadı başaramadım,yapamadım,olmadı deyip mırıldanmaya başladı. Bir taraftan da odadan salona oradan mutfağa oradan bahçeye hızlı adımlarla yürüyordu. Dudakları habire mırıldanıyordu.’’Ben ne için çalıştım, bir yıl kafamı test kitaplarına gömdüm, doğru düzgün kitap okumadım, müzik dinlemedim , odamda köstebek gibiydim.Kafamı çıkardım mı odamın kapısından çay, kahve almanın ve yemek yemenin dışında. Köstebek gibiydim, ama yetmedi işte başaramadım. Evet evet başarısız biriyim ben. Eğitim bilimlerinden tüm deneme sınavlarında 100 netim kalıyordu, nasıl oldu anlamadım 82 net nasıl olur ya, nasıl bu kadar aptal olabilirim. Salağım ben, hem de süzme salak.’’

O dolanıyor ben onun peşinde dolanıyordum. Dahası elim ayağım dilim de dolanıyor onu nasıl sakinleştireceğimi bilemiyordum .Ne söylesem beni duymuyor, duyamıyordu. Bende şaşkındım. 30 bin öğretmen atanacaktı, kesinkes bu sene atanır diye hesaplamıştık. Geçen senenin puan hesaplamalarına göre 76’nın üzerinde geliyordu puanı, geçen yıl Türk dili ve Edebiyatı atanma puanı 75 te kalmıştı. Bu sene daha da düşebilirdi.Ama tahminlerimizin hiç biri tutmadı.Evet puanlar düşmüştü ama, onun hesapladığı puan da gelmemişti. Tam aile bütçesine katkıda bulunacak, kimseye muhtaç olmadan kendi yaşamını devam ettirecek diye düşünürken, kurduğumuz küçücük hayaller birer birer yok oldu. bundan sonra sadece onun ruh sağlığının yerinde olmasını diliyordum.

Sustu bir süre sonra, konuşmadı. Başını ellerinin arasına alıp düşünmeye daldı. Belli ki bu konuyu kafasından atmaya çalışıyordu ama bir türlü olmuyordu. Ağlayarak saçlarını yolmaya başladı. Olmaz olamaz ya, bu olmamalıydı deyip hüngür hüngür ağlıyordu. Ellerini kollarını tutup sıkıca sarılıyorum,bu sonucun hiçbir önemi yok desem de onu yatıştıramıyordum. O şunu başarısızlık sayıyor, buradan yola çıkarak yaptığı her şeyi başarısız buluyordu. O ağlamaya , dizlerini döverek söylenmeye devam ediyordu.

‘’ Evet annecim, başarısızım işte görüyorsun. Ne yapmışım ki ben, Anadolu ya da Fen lisesi kazansaydım şimdi böyle mi olurdu. Kazanamadım işte sevmeseydim okumayı, Edebiyatı, belki bAşık Olmaya tercihlerim olurdu. Çalıştım ama yetmedi işte yetmedi, o zaman sorun bende .
Sorun bende…Başaramadım olmadı.’’

BAşık Olmaya bir ülke var mı böyle bizim gibi gençlerini başarısızlık sendromlarına sürükleyen bilmiyorum. Çocuk daha ilkokula başlar başlamaz kırmızı kordelayı kazanacak mıyım kazanamayacak mıyım yarışı ile başaramama korkusu yüreğine dolduran. Daha sonra liseler sınavıyla bir kez daha korkunun yüreklerinde yer etmesini sağlayan. Hele hele üniversite sınavı ile başarma ve başaramamayı sırat köprüsünden geçer gibi yaşamalarını bir türlü isimlendiremiyorum. Her şey tamam sırat köprüsünden de geçip üniversiteyi bitirdikten sonra mesleğini yapamamak ne acıdır ki ne acı.

BAşık Olmaya bir ülke var mıdır, bizim gibi gençleri en verimli çağlarında ,dinamik ve enerjileri yerindeyken, idealistken, tutup kenara koyan, işe yaramaz ve atıl duruma getiren. BAşık Olmaya eğitim sistemi var mı acaba?

Velhasıl anlatamadım kızıma bunun bir sistem sorunu olduğu.’’Annecim sonuca bak dedi, bana süslü laflar söyleme. Atanabilecek miyim? Hayır. O zaman hiçbir şey söyleme,beni teselli etmeye çalışma’’

O dizlerini döverek ağladı, benim dizlerim acıdı…
Leylim 2010

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Hayır, olmadı başaramadım, yapamadım, olmadı deyip mırıldanmaya başladı. Bir taraftan da odadan salona oradan mutfağa oradan bahçeye hızlı adımlarla yürüyordu. Dudakları habire mırıldanıyordu.’’Ben ne için çalıştım, bir yıl kafamı test kitaplarına gömdüm, doğru düzgün kitap okumadım, müzik dinlemedim , odamda köstebek gibiydim.Kafamı çıkardım mı odamın kapısından çay, kahve almanın ve yemek yemenin dışında. Köstebek gibiydim, ama yetmedi işte başaramadım. Evet evet başarısız biriyim ben. Eğitim bilimlerinden tüm deneme sınavlarında 100 netim kalıyordu, nasıl oldu anlamadım 82 net nasıl olur ya, nasıl bu kadar aptal olabilirim. Salağım ben, hem de süzme salak.’’ 

O dolanıyor ben onun peşinde dolanıyordum. Dahası elim ayağım dilim de dolanıyor onu nasıl sakinleştireceğimi bilemiyordum .Ne söylesem beni duymuyor, duyamıyordu. Bende şaşkındım. 30 bin öğretmen atanacaktı, kesinkes bu sene atanır diye hesaplamıştık. Geçen senenin puan hesaplamalarına göre 76’nın üzerinde geliyordu puanı, geçen yıl Türk dili ve Edebiyatı atanma puanı 75 te kalmıştı. Bu sene daha da düşebilirdi.Ama tahminlerimizin hiç biri tutmadı.Evet puanlar düşmüştü ama, onun hesapladığı puan da gelmemişti. Tam aile bütçesine katkıda bulunacak, kimseye muhtaç olmadan kendi yaşamını devam ettirecek diye düşünürken, kurduğumuz küçücük hayaller birer birer yok oldu. bundan sonra sadece onun ruh sağlığının yerinde olmasını diliyordum. 

Sustu bir süre sonra, konuşmadı. Başını ellerinin arasına alıp düşünmeye daldı. Belli ki bu konuyu kafasından atmaya çalışıyordu ama bir çeşitli olmuyordu. Ağlayarak saçlarını yolmaya başladı. Olmaz olamaz ya, bu olmamalıydı deyip hüngür hüngür ağlıyordu. Ellerini kollarını tutup sıkıca sarılıyorum, bu sonucun hiçbir önemi yok desem de onu yatıştıramıyordum. O şunu başarısızlık sayıyor, buradan yola çıkarak yaptığı her şeyi başarısız buluyordu. O ağlamaya , dizlerini döverek söylenmeye devam ediyordu. 

‘’ Evet annecim, başarısızım işte görüyorsun. Ne yapmışım ki ben, Anadolu ya da Fen lisesi kazansaydım şimdi böyle mi olurdu. Kazanamadım işte sevmeseydim okumayı, Edebiyatı, belki bAşık Olmaya tercihlerim olurdu. Çalıştım ama yetmedi işte yetmedi, o zaman sorun bende . Sorun bende…Başaramadım olmadı.’’ 

BAşık Olmaya bir ülke var mı böyle bizim gibi gençlerini başarısızlık sendromlarına sürükleyen bilmiyorum. Çocuk daha ilkokula başlar başlamaz kırmızı kordelayı kazanacak mıyım kazanamayacak mıyım yarışı ile başaramama korkusu yüreğine dolduran. Daha sonra liseler sınavıyla bir kez daha korkunun yüreklerinde yer etmesini sağlayan. Hele hele üniversite sınavı ile başarma ve başaramamayı sırat köprüsünden geçer gibi yaşamalarını bir çeşitli isimlendiremiyorum. Her şey tamam sırat köprüsünden de geçip üniversiteyi bitirdikten sonra mesleğini yapamamak ne acıdır ki ne acı. 

BAşık Olmaya bir ülke var mıdır, bizim gibi gençleri en verimli çağlarında , dinamik ve enerjileri yerindeyken, idealistken, tutup kenara koyan, işe yaramaz ve atıl duruma getiren. BAşık Olmaya eğitim sistemi var mı acaba? 

Velhasıl anlatamadım kızıma bunun bir sistem sorunu olduğu.’’Annecim sonuca bak dedi, bana süslü laflar söyleme. Atanabilecek miyim? Hayır. O zaman hiçbir şey söyleme, beni teselli etmeye çalışma’’ 

O dizlerini döverek ağladı, benim dizlerim acıdı… 

Leylim 2010 

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Yaşadıklarımdan öğrendim ki; bazı durumlarda ASLA empati kurulamıyor.

Bu durumlardan biri engelli olmak ya da engelli bir çocuğa sahip olmak.

Ve ben engelli olmayı ya da engelli bir çocuğa sahip olmayı hep piyangoya benzetirim.

Her an hepimize çıkabilir…

**

Bodrumda kaldığım bir hafta boyunca her denize girişimde bir Anne engelli çocuğunu kucağında denize sokuyordu.

Yüzünde kocaman bir gülümseme, gözleriyle seviyordu çocuğunu.

Bir yandan öpüyor bir yandan şarkı söylüyordu. Her ne kadar duymuyorsam da söylediğini muhtemelen deniz ve rüzgara diyordu ki:

beleyin cocuğumu sevgimle…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

O değil de;

Hava raporu gibi kadınım… ahan da yağmur yağdı. Balkondaki çamaşırları ıslatmasa iyiydi de…

O değil de;

Keşke hiç ‘keşke’ demeden yaşamanın bir yolu olsaydı…

O değil de;

Kızılcıklar oldu mu/selelere doldu mu/gönderdiğim çoraplar/ayağına uydu mu?

O değil de;

Minik Emir’imin verdiği cep telefonum farklı atraksiyonlar yapmaya başladı. Ekran bembeyaz oluyor, hanginizin aradığını göremiyorum… Minareden at beni, in aşağı tut beni… diyor. Bilgisayarım da çataa diye kendiliğinden kapanıyor. Bataryası mı bitmiş neymiş… Hiç sıra falan bilmiyolar hiç… Bozulan bozulana…

O değil de;

Yarın Pazartesi. Hemen arabeske bağlamayacağım. (Pollyanna Allah tependen baksın emi!) Yarın yeni bir gün yeni bir başlangıç. Herşey güzel olacak (Sakın gülmeyin!)

O değil de;

Ah ulan ah!,

O değil de;

İyi bayramlar.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Arthur Weegee’nin olay yerinden fotoğraflarını seviyorum. Ama ille de Ara Güler. İstanbul. Ve Ara Güler’in alelade görünen insanların sıra dışı hayatlarından karelerine bakmak beni yaşamadığım, ama o zamanlar yaşamayı istediğim devre götürüyor.

Bu kareyi de netten görsellerden rastgele seçtim. Tamam itiraf ediyorum pek de rastgele değil işte. Hoşuma gitti Galata Köprüsü’nde yürüyenler, Silivri yoğurtçusu ve gizemli bi çift ve sahanlıkta duran adam.

Ya Yeni camiinin tüm haşmetiyle insanları ibadete çağırmasına ne demeli?

Şimdi Ramazan davulcusu mani söyleyerek geçiyor, belki de sırf bu yüzden seçtim bu fotoğrafı kimbilir, bilmiyorum.
Hkalitesiz bakalım, bu kareye dair bi öykü kur dedim, kendime. Tamam kuralım, bakalım nereye kadar gideceğiz.

Kasım ayı olmalı. İnsanlar yeni yeni sandıklardan pardesülerini çıkarmışlar. Hava hemen kararmaya başlamış. En kısa günler başlıyor. Nırı nırı nımmm. Yeni yağmur yağmış. O zamanlar hava tahminleri tutmadığı için yanlarına şemsiye almamışlar. Ama yağmurda yürümekten hoşlanıyorlarmış. Hoşlarına da gitmiş bu durum. Yoğurtçu dışında.

Sahanlıkta duran gizemli adam: birini mi bekliyor yoksa sıkılıp, hava almaya mı çıkmış. Evde duramayan, hafakan ruhlulardan mıymış? Belki de köprü altına inecek, iniyor. Görmediğimiz elinde, içki şişesi var. Efkâr basmış, orada içecek. Bi yandan da sigarasını tüttürecek. Denizin iyot kokusunu, havanın ayazını kemiklerinde hissetmek istiyor belli. Sonra bi dolmuşa atlayıp, Fatih’teki evine gidecek. Karısı içki içtiği için hafif bozulacak ama renk vermeyecek. Surat asmakla yetinecek. Adam dumanlı kafayla pek de iplemeyecek. Vurcak kafayı yatacak.

***
Ya o çift nereye gidiyorlar?
Nişanlı olmalılar? Ailelerinin yanında oturup konuşamıyorlar. Damat kayınpederden izin almış, bi pastanede oturmak için. Her ikisi de Galata’da yürümeyi seviyorlar. Karaköy’e geçip, tünelden Beyoğlu’na çıkacaklar. Çok iyi anlaşıyorlar ve birbirlerine huzur veriyorlar.

***
Silivri yoğurtçusu. Erken inen karanlıkta evine dönecek o da. Rami’de oturuyormuş. Geçim derdinde ama çok da kötü durumda değil. Şükrediyor… kızı bu yıl okula yeni başlamış. Zehir gibi. Seviniyor yoğurtçu. Erkek evlat istemesine rağmen, dört kızı olmuş. bundan sonra kanıksamış. Evlat evlattır yeter ki hayırlısı olsun diyor. Şimdi Yeni camiye gidiyor. Akşam namazını burada kılacak. Abdest almak zor oluyor, ayakları üşüyor. Ne yaparsın? Camiden içeriye girdiğinde, o uhrevi hava onu dünyadan koparıyor. İbadet etmenin, inanmanın gücü ona iyi geliyor. Güvenli ve rahatlamış hissediyor kendisini.

***
Hepsi dağıldılar şimdi. Köprüden tek tük de olsa başkaları geçiyor. onların da benzer ama kendi içinde farklı öyküleri var.
Peki fotoğrafı çeken Ara Güler ne yaptı o gece, işte onu bilmiyorum:)

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Iğsız Paşayı Kara Kuvvetlerine atamamışlar; hal böyle olunca yine bolunduk. Bu ülkenin bölünmez bütünlüğünü boşuna antlara koymuyorlar; yoksa bölünecek. Simdi Iğsız Pasa; Hasan Iğsız Kara Kuvvetleri komutanı olmayınca; hakkında davalar olan Başbakan’da gündeme geldi. Gündem su ki; soruşturman varsa ne olursun ne olamazsın; Başbakan olabiliyorsun; Kara Kuvvetleri komutanı olamıyorsun; ama su da bir gerçek ki ne olursa olsun sana halktan sahip çıkan birileri hep var olmaktadır.


Bunun nedeni belli; kimse adalete güvenemiyor; böyle olunca soruşturmaların gerçekliği de; sonuçları da tanınmıyor; zedelenmiş adalet duygumuz; Yargı kararı kimsenin umurunda değil; zaten herkes istediği gibi karar alabiliyor.

Burada ben Hasan Iğsız atanmamasını doğru; bu yapılırken de soruşturmanın bahane edilmesini yanlış buluyorum; açık açık biz bunun darbeci olduğuna kanaat getirdik deyin. Bu hükümet son yıllarda askerden en az korkan hükümet sebebi asker hep mağdur eden konumunda; simdi birde Taraf gazetesinin yayınları orduya olan güveni azaltıyor. Bu kadar şehit varken ordunun bu kadar siyaset içine girmesi tepki çekiyor. Baksanıza Kemal Kılıçdaroğlu bile isyan etti; Ordunun siyasete müdahalesine.

Zar zor ama daha sivil iradenin hakim olduğu günlere doğru ilerliyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’ün Temsili de olsa Başkomutan olmasını içine sindiremeyenlere önerim; hemen rejimi diktaya cevirsinler. Ha hükümetin diktacı politikaları derseniz; onu da Kılıçdaroğlu’nun çömelmeyip dik durması çözebilmeli; AKP’den kurtulmak istiyorsanız 2011 seçimleri var; halk neden AKP diyora gelince mesela ben benim seçimlerim elitler tarafından kaile alınmıyor diye AKP diyorum.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Tartışmayı Bilmiyoruz – 2 (Tartışmada Seviyeler)


Daha önceki yazımızda tartışmayı bilmediğimiz konusunda bazı tespitlerde bulunmuştuk. Yazımızda kısaca tartışmanın odağının doğrular ve yanlışlar olması gerektiği, bu doğruların yerine gururumuzu koymamamızın doğru olmadığı üzerinde durmuştuk. Çünkü önemli olan doğruya ulaşmaktır demiştik.


Bu yazımda ise “tartışma seviyeleri” ya da “kaliteli/seviyeli tartışmalar” üzerinde durmak istiyorum. Seviyelerine göre tartışmalar, en ideal olan “doğruya ulaşmak” ile en alt seviyedeki “fikrimizi karşımızdakine kabul ettirmek, dayatmak” arasında şekillenmektedir. Burada özellikle tartışmacıların üslupları tartışmanın kalite seviyesinde belirleyici olmaktadır. Dolayısıyla tartışmayı iki temel öğe nitelemektedir;


i) Amaç: Tartışmanın kişiler için amacı


ii) Üslup: Tartışmada kişilerce kullanılan üsluplar.


Bu iki temel öğenin kombinasyonları da tartışmanın seviyesi olarak karşımıza çıkacaktır.


Kaliteli – Seviyeli Tartışmalar: Amaç bakımından taraflar konunun niteliğine göre “doğru bilgiye” veya “adaletli seçime/karara” ulaşmanın yollarını ararlar.


Örneğin iki arkadaş tuttukları takımlardan hangisinin bu mevsim daha başarılı olacağını tartışabilirler. Bu tartışmada amaç iki arkadaş içinde gerçekten doğruya en yakın tespite ulaşmak ise öncelikle “başarılı olmanın” kriterleri üzerinde anlaşmaya varan bu iki arkadaş, daha sonra tuttukları takımın aleyhine de olsa sonuçları değerlendirerek hangi takımın daha başarılı olacağı üzerinde fikir birliğine varabilirler. Yine iki farklı parti mensubu bir amaç doğrultusunda değerlendirme yaparlarken aynı yöntemle objektif tespitleri paylaşarak doğru kararlara ulaşabilirler.


Orta Kalitede- Seviyede Tartışmalar: Tartışmanın seviyesinin düşmesinin birden fazla sebebi olabilir;


a- Taraflardan birisinin amacı, kendi doğrularını tartıştırmaya fırsat vermeden karşısındakine kabul ettirmektir.


b- Yine taraflardan birisinin (amacı iyi niyetli şekilde doğrularını anlatmaya çalışmak olsa bile) üslubunun gereğinden sert, öfkeli, duygusal olması veya konuyu kişisel kabul görme düzleminde ele alma durumudur. Bu üsluptaki tartışmalarda kişi (özellikle aşırı duygusallıktan dolayı);


- Gerektiğinde yalana başvurma,


- Karşısındaki kişinin bu konuyla alakalı olmayan zayıf noktalarını gündeme getirme (bel altı vuruşlar),


- Sözle kişisel özelliklere vurgulama ve imalar (kızardın, bozardın, gözün seğiriyor vb.),


- Aşırı tepkiler göstererek (masadan kalkma, masaya vurma, kapı çarpma, elindeki kalem vb. eşyayı fırlatma vs.) kendini kabul ettirme,


- Tartışmanın gidişatıyla hiç dengeli olmayan ani rest çekmeler (satmıyorum, almazsan alma ya da başkasına müdahale ederek, bırak yapmazsa yapmasın vs.) vb. davranışlar gösterebilir.


Tartışmanın kalitesiz değil de orta seviyede olmasının sebebi; tartışmadaki öteki taraf(lar)ın hayretle, şaşkınlıkla ya da bilerek durumu gözlemlemesi, ancak bu olumlu olmayan davranışlara katılmamasıdır. Kalite sadece bir taraf için en alt seviyeye inmişken öteki taraf şunu dengelemeye çalışır ya da tartışmadan çekilir.


Kalitesiz-Seviyesiz Tartışmalar: Bu tip tartışmalarda yukarıda belirttiğim olumlu olmayan amaç ve üsluptaki söylem ve davranışları tartışmanın her iki tarafı da kullanmaktadır. Bu tip tartışmaların seviyesizliğine genelde taraflardan ziyade izleyiciler tanıklık ederler. Taraflar bu durumun farkında değildirler ya da çıkarları gereği bilmezlikten gelmektedirler.


Özellikle karşıt çıkarlar söz konusu olduğunda tartışmaların seviyesi düşmeye başlar. Bu seviyeyi korumak tarafların elindedir ve özel çaba gerektirir. Çıkarlarla-Kalite/Seviye arasında tercih yapmak ise bilinçli bir karardır ve çoğu zaman çıkar kaybı hissedilmeye başlandığında kaliteden ödünler başlar. Burada yine tartışmanın seviyesiyle ilgili karar kişilerindir.


Örneğin televizyonlardaki tartışma programlarını bu gözle değerlendirirsek, ağırlığın maalesef orta kalitede ya da kalitesiz tartışma programlarında olduğunu görürüz. Ama bu durum kaliteli programların olmadığı anlamına gelmemelidir. Dolayısıyla tartışma kalitesi/seviyesi, program seçiciliğimizde en az tartışma konusu kadar önemli olmalıdır. Bu durum doğruyu ararken tartışacağımız kişiler için de aynı geçerliliktedir.


Seviyeli tartışmalar dileğimle,


Sevgiler.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Yaklaşık son yirmi gündür onsuzdum ve nihayet çok şükür, bugün kavuştum ona. Yeniden doğmuş gibi oldum gördüğümde. Yokluğunun bıraktığı boşluğu gidermek için neler yapmadım ki, kendimi hep bAşık Olmaya şeylere adamaya çalıştım. Her mantığıma gelişinde ya bir kitaba sarıldım, ya kumandaya, ya da buzdolabına koştum oyalanmak için. Daha bir kilolu muyum son günlerde ne? Haa çoğu zaman da telefona sarıldım, eşi dostu arayıp ordan burdan muhabbetlerle avunmaya çalıştım. Ama bir yanım hep boştu, eksikti ve bedenim yarım gibiydi.


İlk defa sigara bağımlılarını anladım sanırım. Hani tam aklınıza düşer, eliniz arar onu ama yoktur. Çünkü evdeki tüm sigaraları yok etmişsinizdir bırakmak bahanesiyle. Küçük bir bağımlılık krizi gelir, bAşık Olmaya şeylerle avunmaya çalışır insan. Gün içinde bir daha düşer aklınıza yine hatırlarsınız yokluğunu. Anladım işte o hissi. Dönüşü ayın yirmibiri olacaktı sözde, uzadı işi üç beş gün daha. Son üç gün içinde kaç kere arayıp sordum “bitti mi işi ne zaman gelecek” diye. Ve bu sabah sürprizzzz! Beklemediğim bir saatte ofise geldi. Hayatım normale dönecekti nihayet ve bu bundan sonra daha dikkatli olacaktım, daha bir özenle davranacaktım ona. Bir daha benim hatam yüzünden gitmesine dayanam. Nasıl geçti yirmi günüm bir ben bilirim çünkü. Ve beni endişelendiren şu gerçeği anladım ki abartısız, ben bir laptop bağımlısı olmuşum.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks
Sayfa 1 de 71234567»