Genel

Hem yaşlı hem de bilgisiz, beceriksiz ve tembel insan oğlu (saygı) sayesinde epeyce durumu idare ettiler. Çünkü örneğin yaşlı olan birine kesinkes saygı gösteriliyor ve bu nedenle yaşını başını almış diye kimse ona bilgisiz demiyordu. Bunlar ayrıca tecrübeli ve görmüş geçirmiş denilerek beceriksiz ve tembel de olmuyorlardı. İnsanlar onlara yaşlı diye eğilerek selam veriyor, hatırını sayıyorlardı. Nolurdu sanki? Ne vardı bunda? Zaten bu kimselerin hayatlarının son zamanlarında böyle suçlamalarla iş, çalışma, sorumluluk stresine sokulması doğru muydu? Şöyle ya da böyle yıllarca zaten çalışmış uğraşmış bu insanların üç beş gün de kendi hayatlarını yaşamaları hakları değil miydi? Valla bu sorulardan sonra yüzüm pancar gibi kızardı. Yerin dibine girdim. Bu kör olasıca herif sanki kendisi gençmiş gibi yaşlı insanlardan ne istiyor? Tabii ki yazının muhatabı sadece yaşlılar değil. şimdi belli bir mekiide olanlar, etiketi olanlar, adı sanatçı olanlar, bir zamanlar gerçekten değerliyken bundan sonra çaptan düşenler ama aynı işi yürütmeye çalışıp aynı itibarı bekleyenler vs vs.
Şimdi yaşlı insanlara bu kadar yüklenilmesi elbette doğru değil. Hem bilgisizlik, tembellik, beceriksizlik genç insanlarda da var. Hatta bunlara gençler için uyanıklığı da eklemeliyiz. Ama Korkut’u bu konuda haklı yapan bir tablo var ülkemizde. Sorumluluk, bilgi, çalışkanlık, tecrübe gerektiren en önemli işler hep yaşlı dediğimiz bu insanların elinde. Neymiş, tecrübeleri varmış. Adam yaşlı olduğu, yıllarca güya bu işe emek verdiği için ondan sözde yararlanıyormuşuz. Ama adam bilgisiz. Bir başkası tembel. Uzanmış koltuğuna esneyip duruyor. Hatta bazen uyuyor. Allahım Allahım. Ama onun adı bilmem ne bey. Bir şekilde, en çok da yaşlı, tecrübeli ve güya bilgili diye o koltuğa oturuyor işte. Elbette istisnaları var. Bir hastane kuyruğunda yaşlı hanım memur yüzlerce kişinin işini yetiştirebilmek için tek başına kendini parçalıyor. Kuyrukta beklemekten sıkılan aşağılık biri” şimdi böyle yaşlıları koyuyorlar…” deyince adamın boğazını sıkasım geldi. Önce bir duruma bak. Kuyrukta 100 kişi, tek bir insan. Görmüyor musun insan oğlu beklemesin diye kendini parçalıyor. Bir de beceriksizler var. İki eliyle bir şeyini doğrultamıyor yaşlı diye sorumluluk vermişler.
Futbolcu, güvenlik elemanı 36 yaş yüksek sınır. Annelik 42 yaş yüksek sınır. Beden işi çobanlık, kadın erkek ilişki gücü var olduğu sürece. Akıl ve fiili çalışma gerektiren çok önemli işlerde 50 yaş yüksek sınır. Şov sanatçılarında vücudunun güzelliği kaybolduğu an. Ses sanatçılarında hem görünüşü bozulmaya hem de sesi değişmeye, azalmaya kısılmaya başladığı an yüksek sınır. Sinema sanatçılarında her çeşitli insana göre rol olduğu için sağlığı ve gücü bozulduysa yüksek sınır. Öğrenci 6–21 yaş arasında toplamı 1-2 yılı geçmeyecek zorunlu okuma, yazma, hesap gibi zorunlu şeyleri öğrenmek için bir süre. İş, meslek ve sanat için 16–21 yaş sabah 9.00–15.00 arası 5 yıllık bir süre. Pilot hekim vs de 16 yaşından itibaren 10 yıllık bir süre. Bunların yüksek sınırı pilot 40 hekim 50.
Önemli işlerin başında 60–70–80 yaşında insanların olması son derece sakat bir durum. Neymiş, büyük adammış. Ya 80 yaşında adam ordinaryüs olsa ne yazar? Bilmem ne genel müdürü prof murof hekim moktor bilmem ne. Adam 70 yaşında. Koltuğunda akşama kadar uyuyor. Adamın kırkından sonra güya erkekliği bitiyor, moruk oluyor, sinemaya gitse sapık diyorlar ama 80 yaşında genel müdür.
Bizim ülkemizde, özellikle kırsal kesimde kişi adıyla adamdır. Ona birileri bir isim vermiştir ve bu kişi o isimle önemli ya da önemsiz olmuştur. Kişinin kendine ve topluma faydası, insanlığı, dürüstlüğü pek göz önüne alınmaz. Çocuk hızlı konuşur, bildiğini söyler, lafını çekmez, acelecidir ona “aklıevvel Cemal” demişlerdir. Oysa çocuk çok yeteneklidir. Başarılıdır. Saygılıdır. Ama işte bu ad onu dalga geçilen biri olarak gösterir. Bir başkası oturaklıdır. Az konuşur. Ciddidir. Buna “Cemal oğlumuz” denir. Aslında az konuşur söylediği de bir halta benzemez ama işte insanları güya yücelten bir tarzı vardır. İlahi ve toplumsal kavramlara kişi ve karakterlere güya değer veriyor gibidir. Bu Cemal saygı görür öteki Cemalle dalga geçilir. Bu Cemal müdürdür; akşama kadar rüşvet alır, zengindir bu nedenle. Öteki Cemal sığır çobanıdır; yüzlerce hayvan elinde büyür. Yine de müdür Cemal’in tırnağı kadar olamaz. Ülkemizin insanları kişilere gerçek değerini verme konusunda çok yeteneksizdirler.
Şimdi işte bu yaşlı ve hele de önemli bir mevkideyse kişinin yaptığı işe bakılmıyor. Halkın içindeki bilgisi kültürü eksik insan oğlu ve bir de bu anlattığımız çoğu beş para etmeyen “büyük adamlar” Türkiye’nin en büyük sorunları. Zaten birbirlerini besliyorlar. Ben bu adamların önünde eğilir miyim? Ama bir köylü eğiliyor işte. İnsanlarımız yeteneksiz biri bile valilik koltuğuna getirilebilir diye düşünmüyorlar. Valiyse büyük adamdır, güçlüdür, akıllı bilgilidir diyorlar. Büyük adamlar uyanık. Bu cahil kesimi hep cahil bırakıyorlar. Çünkü istikballeri onlara bağlı. Okuyup külçeşitli bilinçli olurlarsa kendi saltanatları biter. Türkiye halkının %100’ü lise üzeri balaka ve kültür seviyesine sahip olsun bugünkü şekliyle yaklaşık 300.000 kişiyi bulan bu sözde büyük adam denilen idareci kadrosunu koltuklarıyla beraber Kâğıthane’ye kâğıt toplamaya gönderirler. Ve ben diyorum ki bütün kurumlardaki teknik kadro hariç bu sözde yönetici kadrosunu topluca tatile gönderin. Maaşlarını da verin. Kurumların daha iyi işlediğini göreceksiniz.
Bir insan yaşlı diye her şeyi biliyor olabilir mi? Ama Türkiye’de böyle. Çoban Rıza’ya sor demiyorlar; Mehmet emmine sor diyorlar. Köyde Mehmet emmiler, hacı Hüseyinler; şehirde vali hazretleri, gaymekem, müdür geçerli. Kim ne derse desin belli kişilerin önünde ülkenin %95’i eğiliyor. Ortaçağda yaşıyoruz. Başımızda kılıç kalkan devleti. Ve haşmetli padişah efendimiz. Ve bu ülkenin 10 milyon okumuşu var. Zaten sorun bu 10 milyon okumuşta. Böyle bir ülkeyi ve böyle bir düzeni bu 10 milyon okumuş kabul ediyor.
Bugün böyle 100 tane yazı yazsak insanlarımızın saygı konusundaki tavrını değiştiremeyiz. Ben diyorum ki saygı ile kazandığımızdan çok kaybediyoruz. Sen saygı göstererek gerçekten değerli olan kimselere hakkını teslim ediyorsun ama öteki saygı nedeniyle değersiz insanların kölesi olmaktadır. Ve ülkemizdeki kölelik düzeninin sürmesinde bunun çok etkisi var. Ülkedeki mevkilerin çoğuna insan oğlu hak ederek gelmiyorlar. Torpille geliyorlar. Yaşlı tecrübeli diye getiriliyorlar. Zengin, şöhretli diye geliyorlar. Ama ülkeyi biz onlara teslim ediyoruz. Bunun için IMF’ye yalvarıyoruz.
Saygının felsefi yönünü kesinkes inceleyeceğiz. Bir insanın üzerine çamur sıçrattınız. Bu nedir? Saygısızca bir davranış. Ama aslında sadece kötü bir davranış, yanlış bir davranış. Ne zaman saygısızlık oluyor? Çamur fırlattığınız kimse çok zengin, iyi giyimli, önemli mevkide, şöhretli bir insan olursa yaptığınız saygısızlık olmaktadır. Zaten çamurun içinde olan hamala sıçratsanız bu saygısızlık olmaz. Hkalitesiz yürü dersiniz. şimdi burada insan ayrımına dayanan aşağılık bir düşünce var. şimdi burada bazı kişi ve kavramların kölesi olduğumuzu ispatlayan bir sakat düşünce var. Her durumda, kime yapılırsa yapılsın çamur sıçratmak kötü bir davranıştır. Bazılarına olursa saygısızlık olur; bazılarına olursa o zaten çamurdur, hiçbir şey olmaz.
Çocuklara, kadınlara ve özellikle bilgisiz, kültürsüz aşağı tabaka fakir insanlara saygı gösterilir mi? Sizler bu ülkede bunlara saygı gösterildiğini hiç hatırlıyor musunuz? Vali köylüleri makamına çağırdı da ayakta mı karşıladı? Devletin memuru fakir gecekonduluya işini yaparken efendim diye mi hitap etti? Benim bu dediğim kesim şöyle ki sizlerin, bizlerin ülkedeki nüfusu kaç? Ben 50 milyon diyorum. Siz kimseden saygı görmediğinize göre saygı sizce nedir? Ben söyleyim, bizler 50 milyon Türkiye insanının zengin takımındaki kalan 22 milyon kimseye bir şekilde önlerinde eğilerek kölelik ettiğimiz bir davranış şeklidir saygı. Saygı o kadar değerliyse fakir insanlara da saygılı davran. Onlara gelince lan, birbirinize karşı beyefendi, hanımefendi. Zehra teyze hanımefendiliğe layık değil mi? Hep süslü kokanalar mı hanımefendi olacak?
Çocukken evimize misafir gelirdi. Yemekler hazırlanır sofralar serilirdi. Bu iş zaten uzun sürdüğü için biz el kadar çocuklar çok acıkırdık. Sonra bir de bize “ Siz misafirler gittikten sonra yiyeceksiniz” derlerdi. Misafirler de işte malum muhabbet, çay, sohbet derken biz açlıktan ölürdük. Oysa onlar koca koca adamlardı. Biz çocuktuk. Açlığa susuzluğa dayanamazdık. Bizleri bir iki çocuk bir kenarda önümüze bir şeyler koyabilirlerdi. Zalim babamız işte bakın bu evde benim sözüm geçer kadını çocuğu susta durdururum diyerek sırf misafirlere hava atmak için şunu yapardı. Cehalet kokan aşağılık bir davranıştı bu.”Büyüklerine saygılı ol. Önce büyükler yer” diyorlardı her seferinde. Büyüklerden de bu saygı kelimesinden de nefret etmiştim.
Yine babamız evdeyken yanında rahat oturamazdık. O gelir gelmez yatıyorsak toparlanmak zorundaydık. Yoksa dayaktan gebertirdi bizi. O gelir yastığa mindere sırtüstü uzanır bize de “Terbiyeli oturun kırarım bacaklarınızı” derdi. Biz de korkuyla duvarın dibine çöker iki büklüm saatlerce otururduk. Bacaklarımız kırılırdı ağrımaktan. Bir gün konuşuyorlardı. Söze girecek oldun. Babam bir vuruşta ağzımı kan içinde bıraktı. Şimdi bile sinirden titriyorum. Bu saygı denen şeyi kim icat ettiyse Allah belasını versin!
Saygı konusundaki düşüncelerim, kötü bir hayat yaşadığım için böyle değil elbette. İnsanları ve hayatı izliyorum. Kişilerin birbirlerine karşı bazı yanlış davranışları saygı kavramı altında ifade ediliyor. Yanlış davranış denilse sorun çıkmayacak. Ama saygı denilince hemen farklılaşma, ayrım, yargılama, sorgulama ortaya çıkıyor. Yapılan davranış değil yapanın kişiliği gündeme geliyor. Saygısız bir serseri sözü çok normal de saygısız bir imam sözünü hiç duydunuz mu siz? Demek ki imamlar saygısız olamazlarmış. Serseri insanların hepsi saygısızmış. Böyle bir şey olabilir mi? Bu, insan oğlu arasında ayrıma neden oluyor.
Tabii ki sadece bu değil. Ayrıca bazı normal davranışlar tutucu, psikopat eski kafalı bir kısım insanların anlayışları yüzünden saygısızca davranış olarak niteleniyor. Büyükler dururken küçükler oturmazlarmış. O çocuk ya, sen elli yaşında adamsın hanginiz daha dayanıklı olur? Bazen saygısızlık olmasın diye söylememiz gereken şeyleri söyleyemeyiz. Örneğin borcumuzu isteyemeyiz. Ben saygının nerede işe yaradığını hala anlamış değilim. Bir de okumuş insan oğlu daha saygılı diyorlar ya şunu diyenler TV’lerde tartışma programlarına baksınlar. Adam lafı senin ağzına sokuyor ya, yuh artık!
İnsanların hakkını kabul etmek, almalarına izin vermek, görevli ve yetkiliysek bizzat haklarını kendilerine vermek belki saygı olarak kabul edilebilir. İnsanları rahatsız etmemek, kaba konuşmamak, temizliğe dikkat etmek, insanların kutsalına ve özeline değer vermek şeklinde davranışlar saygı olarak nitelenebilir. Saygı, karanlık çağların ilkel anlayışlarıyla birleşerek insanlarımızı köleleştiren kötü bir davranış haline gelmiştir. Sakallı bir hacıyı hırsız olarak görsek hemen saygı duruşuna geçeriz. Hâlbuki bu kimse hacı da olsa, sakallı da olsa sonuçta hırsızdır. Bence saygı yerine “doğru davranış” demeliyiz. O zaman hırsız hacı, sadece hırsız, saygısız serseri de sadece serseri olur.
Saygı bazı davranışlarımızı da değiştirir. Örneğin yaşlıların eli öpülür. Hani içinizden geçti tatlı bir ihtiyar amca ya da teyze isteyerek öptünüz ellerini. Ama bu öyle değil; bir yere misafirliğe gittiniz çocuklar oranın yaşlılarının elini öpmek zorundadırlar. Anne babaları zorlar buna. Güya çocukları şunu yaparlarsa saygılı çocuk olarak kabul edileceklermiş. Saçma, aptalca zorlama bir davranış. Hiç değilse benim isteğime bırak. Çocukken pis bir sarhoşun elini öptürdüler bana iki gün yemek yiyemedim. Hem böyle pis insanlardan hastalık da bulaşabilir. Ayrıca anne babaya ve özellikle kadının kocasına gösterdiği saygı da abartılıyor. Çocuklara saygı gösterilir mi? Olur mu öyle şey, çocuk onlar. Büyükleri sayarız, küçükleri severiz diyoruz ya. O zaman biz büyükleri sevmiyoruz demek ki?

İnönü Stadyumu’nda inanılmaz bir atmosferde oynanan Beşiktaş-İstanbul B.B. maçı aslında tam bir sinir harbine dönüştü ve bu harpten İ.B.B. 0-2 gibi net bir skorla galip ayrıldı. Öncelikle İ.B.B. takımı oyuncularını gösterdiği mücadeleden ötürü kutluyorum. Sonuçta değerlendireceğim takım Beşiktaş olduğu için İ.B.B.’nin hakkını yememek için oyuncuları tebrik etmek gerekir.
Ne oldu da sezona çok iyi başlayan Beşiktaş bu denli acı bir mağlubiyet aldı? Aslında bunun birçok nedeni var diyebilirim. İlki hiç kuşkusuz Bernd Schuster’in Türkiye Ligi’ni henüz bilmiyor oluşu. Tağabey akla da bu noktada Tayfur Havutçu’nun Schuster’e hem İ.B.B.’yi hem de öteki takımları anlatmaması veya anlatmış olup da Schuster’in şunu göz ardı etmesi geliyor. Bu noktadan yola çıkarak Türkiye Ligi’nde oynanan bir maçta bu kadar yumuşak bir orta sahanın varlığının Beşiktaş’ın başına ne gibi işler açacağını umarım bu maçta çok net görmüştür Schuster. Ernst’in orta sahada direnç göstermekte ne kadar yalnız kaldığını ve savunmadaki stoperlerin de bu nedenle çok zorlandığını net bir şekilde gördük sahada. Necip gibi orta sahaya direnç kazandıran, rakip üzerinde baskı kurup top kapan ve ileri çıkışlarıyla rakip savunmanın dengesini bozan bir oyuncunun rotasyon nedeniyle yedek kalmaması gerektiği düşüncesindeyim. Rotasyon demişken bu takımın düzenli gol atan tek oyuncusu olan Bobo ile son maçlarda performansı yükselen Zapo’nun 18 kişilik maç kadrosunda dahi olmamasını anlayabilmekte de şaşırdığımı söylemem gerekiyor. Ersan’ın oynadığı futbol her ne kadar umut verse de Ferrari’nin ağır kalması ile o çabuk stoper boşluğunu dolduramadı. Erhan Güven’in de sağ kanatta çok kötü oynadığını ve o kulvarın İ.B.B. ataklarının birçoğunda boş kaldığını görünce Ekrem’in oraya acilen tekrardan monte edilmesi gerektiği ortaya çıktı.
küçük bir paragraf da Beşiktaş savunmasının uygulamaya çalıştığı ofsayt taktiğine açmak istiyorum. Çok tehlikeli bir uygulama olmasının yanında Ferrari ve Ersan gibi boylu ama ağır oyuncularla bu taktiğin gerçekleşmesinin Beşiktaş’a bu maçta olduğu gibi ilerleyen haftalarda da olumlu olmayan sonuçlar getirebileceğini unutmamak gerekir.
Bu mağlubiyetin öteki nedenleri olarak ise zemini ve şanssızlığı görüyorum. Karşılıklı olarak hücumlarla geçen birinci yarıda İ.B.B. de nasıl ki gol bulabilecek hücumlar yaptıysa Beşiktaş da aslında gol bulabilecek pozisyonları yakaladı. Biraz şanssızlık biraz beceriksizlik ile gol gelmedi, gelmedikçe de maç sinir ve stres içinde geçmeye başladı, İ.B.B. kontra atakta golü buldu. Beşiktaş gibi topla çok oynayan ve teknik oyuncuları ile sonuca gitmeye gayret eden bir takım için zemin şartları da gerçekten çok önem taşıyor. Her ne kadar ağır kış şartlarında öyle beklenen iyi zeminleri Anadolu’nun birçok kentinde bulamayacak olsa da Beşiktaş en azından evinde iyi bir zeminde oynamalı diye düşünüyorum.
Birçok Beşiktaş taraftarı verilmeyen penaltı ve tartışmalı kırmızı kart pozisyonunun arkasına sığınmak isteyebilir ama lütfen unutmayalım ki Quaresma, Guti gibi transferler bu tür bahanelerin arkasına sığınmamak adına yapılıyor. Beşiktaş gibi kaliteli bir kadroya sahip takımın bundan sonra bu tür hatalarla meşgul olmaması ve rakiplerine sahada üstünlük kurması gerekiyor diye düşünüyorum.
Spor Toto Süper Ligi’nin 2. haftasında alınan bu mağlubiyetin telafisi vardır. Önemli olan hatalardan hem teknik ekibin hem oyuncuların ders çıkarması ve tribünlerdeki coşkunun sürmesi diye düşünüyorum. Umarım Beşiktaş kurduğu bu kadroya layık futbol oynamaya ve vefalı taraftarlarını mutlu etmeye kaldığı yerden devam eder.
Serhat ÇETİN
22.08.2010
anket master anket yapma sitesidir. e kitabı alıyosunuz.size büyük anket şirketleri anket gönderiyor. neden mi? söyleyeyim çünkü firmalar ayakta durabilmek için müşteri memnuniyetine ihtiyaç duyarlar. o yüzden de anket yaparlar.ve para öderler. hemde yüksek ddüzeyde.herkesin yapabileçceği bir iştir.size bir kaç anket sitesi adresi vereceğim.anketlistesi.com,anketmaster.com,anketle.com,yorumyap.com

Geçende önce kendime sonra güvenilir arkadaş ve arkadaşlarıma şu soruları sordum.
1- Bu güne kadar hiç, tağabey olduğum Anayasayı okudum mu?
2- Tağabey olduğum medeni kanununa göre Vatandaşlık Haklarımı biliyor muyum?
4- Mensubu olduğum devletin kurucusu. Atatürk hakkında ne kadar doğru bilgiye sahibim?
5- Nutuk’u okudum mu?
7- Kuran’ı okudum mu?
8- Nutuk u okumadan Atatürkçü, Kuranı okumadan Müslüman olunabilir mi?
9- Tüketici haklarımı biliyor muyum?
10-Vatandaşlık haklarımı biliyor muyum?
Sonra bir süre karşılaştığım bir çok kişiye şu iki soruyu sordum.
-Mevcut anayasanın birinci maddesini biliyor musunuz? Elli kişiden ikisi doğru yanıt verdi. İkisi yarım. Gerisi ise hiç bilmiyordu.
-Nutuk u okudunuz mu? dedim. Ellisi de ‘lisede iken okumuştuk’ diye cevap verdi.
-Kuran? dedim. Türkçesini okuyan öyle azdı ki. Şaştım kaldım.
-Nutuk un sonunda Atatürk hangi deyişle bitirir dedim. Buna da pek cevap veren olmadı.
Peki böyle konularda sohbet edilirken pek de heyecanlı fikirler beyan edilip ahkamlar kesmenin temeli neye dayanıyor ki öyleyse?
Sebebini takip eden zamanlarda anladım. Çoğunluk hiç ama hiç okumuyordu. Gazete ve tv ise yegane balaka kaynağı olmuştu. Halbuki büyük çoğunluk bu kaynakların, maksatlı olarak yanlış bilgilendirmeye yönelmiş hatta aralarında kavga eden, farklı görüş ve ideolojilerin kavgasını yapan kişisel fikirlerini topluma zorla empoze ettiğini biliyordu. Tartışılan balaka doğru olabilir mi? Fikir tartışılır.
Öte yandan örneğin; askerlik yapmamak için çeşitli çeşitli yollara başvuran gençler vatanını ne kadar seviyor olabilir. Paralı askerlik yapmak için zavallı anne babalar kıt gelirlerinden ne fedakarlıklar yaptılar. Bu denli kötümüdür askerlik yapmak. Eskiden askerlik yapmayana kız vermezlerdi. Alay ederlerdi.
Tuzla piyade okulunda öğrenciyken vizite onbaşısıydım. Kırsal kökenli bir arkadaşım sağlık kontrolü sırasında askerliğe elverişsiz olduğu ortaya çıktı. Sorguya çekildi. Neden gizlemişti bu engelini. “Bizim memlekette askerlik yapmamak ayıptır. Yapmazsam olamazdı.” dedi.
Öyleyse bu görevi yapmamak için bucak bucak kaçanlar için vatan sevgisinden bahsetmek nasıl olacaktı. Ama görüyorum ki onlar da lafa gelince mangalda kül bırakmıyor.
Haklılık payı şuydu. Askerliğin acemilik dönemi kentli için gerçekten çok zordur. Apartman çocuğu olarak yetişmiş genç için konforsuz ortam pek kötüdür. Sabah sporu ise çok ağır gelir. Sabah erken kalkmak zulüm. Sıcak yuvadaki anne yemeğini bulamamak berbattır. Hele emir almak zaten onların tabiatına aykırıdır.
Yere yatmak, yerde sürünmek, toprağa değmek, çamura bulaşmak, üşümek, terlemek o denli kötüdür ki kent çocuğu için. Çoğu hiç spor bile yapmamıştır. Doğayı tanımamıştır. Sporla tanışık olanlar şartları daha kolay kabullenirler.
Hep “tuvalet temizlettiler bana” muhabbeti vardır. Yahu sizin evde tuvalet temizlenmiyor mu? Evet ama anne temizler hep. Anne için normaldir bu iş. Yirmili yaşlardaki gençler pek yadırgarlar.
Toprağa eli değdiği zaman annesi hep aman evladım hemen elini yıka demiştir ona. Halbuki Kral Edvard İstanbul a geldiğinde yatından Dolmabahçe sarayına motorla yanaşmış ve inerken dalga sebebiyle yere tutunmak zorunda kalmıştır. Yaveri süratle mendil uzattığında ise Atatürk “Gerekmez Vatanımın Toprağı Temizdir.” diyerek ne güzel söylemiştir.
Bakınız askerlik te illaki ölünmez. Örneğin on yıl zarfında Askerlik yapan kişi sayısını şehit olan asker sayısı ile oranlarsanız. Sonra;
Aynı zaman zarfında otomobil kullanma hakkı taşıyanlar ile trafik kazasında ölenlerin oranını hesaplarsanız, yüzlerce kere daha fazla çıkacaktır. Trafik kazası kayıpları.
şöyle ki şu çıkıyor; Askerlik yapmak, otomobil kullanmak dan daha güvenli…!
şunu bir düşünün lütfen gençlerin eline otomobil verirken. Askerlikle kıyas yapın lütfen. Risk bakımından, basın haberlerini esas alsanız yeter.
Bu kentlilik yaktı başımızı. Topraktan uzak etti gençleri. Ne çapa’yı görmekte olan vardır. Ne kazmayı tutan. Bunlar ne ağırdır bilmez ki! işçinin köylünün halinden anlasın.
Ama insan kaynakları müdürü olur ve bu aletlerle çalışan insanları yönetir. Çünkü okuyup adam olmak ve önerildi. Ama hiç taşı toprağı tanımak öğretilmedi onlara.
Şimdi trekking (doğa yürüyüşü) veya paintball (boya atan silahla savaşçılık oyunu) ile gidermeye çalışılıyor eksik kalan! bu gereksinim ya da duygular…!
İTÜ de öğretim üyeliği yapan bir mühendis arkadaşım yazlık bir yerde mısır bitkisini gösterdiğimde. “A! mısır böyle bir şey mi” demişti de pek gülüşmüştük. Bu eski bir olaydır.
Daha geçen gün, yirmi dört yaşında üniversiteden mezunu bir genç ile konuşurken, söz açıldığında İnsanoğlunun aya gittiğini bilmemesi beni hayrete düşürmekten öte endişeye sevk etti. Ne olacak bu gençlerin hali dedim kendi kendime. Onları çok seviyor ve çok güveniyorum. Atatürk’ün vatanı emanet ettiği gençlik bu değil.
Hep kentliliğe bağlıyorum ben kabahati. Ama şükür ki çocukların suçu yok gerçekten.
Gün geldi “eğitim cehaleti örter eşeklik baki kalır” demekten alamadım kendimi.
Tüketici yasasında bankaların kredi kartı ücreti almaları uygun görülmüyor. Ama senenin birinci aylarında gelen ekstrelerde yıllık kart aidatı var. Kimse itiraz etmez. şunu ya bilmez ya da boş verir “kim uğraşacak”.
Yüzlerce kişiye itiraz dilekçesini ve kaymakamlığa verilecek dilekçeyi de ilettim. Ama baktım ki kullanan üç kişi. Bu bilsek de boş veriyoruz anlamına geliyordu. Daha nice itirazlar için de aynı durum geçerliydi.
Alış veriş merkezi denen dev pazar yerlerine girerken kapıdaki bilgisiz güvenlik elemanı “çantanızı açar mısınız lütfen” dediğinde bakıyorum bütün hanımlar, erkekler kişisel eşyalarıyla dolu çantalarını ağzına kadar açıp içini gösteriyorlar. Elemanda elini sokup şöyle bir iki şeyi dürteliyor. Ne anlıyorsa? Niye gösteriyorsunuz ki çantanızın içini. Niye sakıncalı bir şey taşıma ihtimali ile kuşkulanmalarını yakıştırıyorsunuz kendinize. Biliniz lütfen buna hakları yok.. Öte yanda misafirlikte küçük çocuğunuz teyzesinin çantasına elini sürünce çok ayıp yavrum. Sakın ha diyorsunuz. Ne bu perhiz ne bu lahana turşusu. Çocuğunuza doğruyu öğretiyorsunuz da . Orada niye ağzına kadar açıp gösteriyorsunuz. Bu ayıp değil mi?
Çok mu şart o alış veriş merkezine yarım dakika evvel girmek. Yok evladım ayıp bakamazsın hakkın yok demek çok mu zor.
Evet siz şunu söyleyince “efendim biz görevimizi yapıyoruz. Sizin güvenliğiniz için” cevabını alırsınız. Bir adım daha atıp yok ben baktırmam diyemiyorsunuz. Çünkü en kısa zamanda içeri girmek ve alışveriş çılgınlığına dalmak gerek. Vitrinlere bakarak terapi olmak gerek. Orhan Veli nin şiirindeki gibi.
Bakmak “Bedava” çünkü! Çok istersen kredi kartı var nasılsa! Alıverirsin gider. Onu da beş takside böldürür beş ay sonraki gelirini de harcarsın. Sonra hgüçsüz kapıya dayanınca ise isyan edersin sisteme.
Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava; (bundan sonra değil)
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.
Orhan Veli Kanık
Evet bu hürriyetin ihlalidir aslında ama sen sahip çıkmazsan kendi hakkına kime ne senin hakkın, hürriyetinden. Çantanı ağzına kadar açar gösterirsen. Hatta “dedektör öttü efendim üstünüze bakabilir miyiz.” diyen aynı elemanın karşısında kollarını havaya kaldırır da potansiyel tehlike muamelesini kanıksarsan senin özgürlüğünü kim koruyabilir.
Devlete laf etmek saçma, kendi hakkını koruyamayan sahip çıkmayana devlet ne yapabilir. Her birinin başına memur mu dikecek. Onu da yaptı dikti de;
Koruma güvenlik işini özel teşebbüse verdi. Şartlarını ise kanunla belirledi. Ama uyan kim. Uymayana ise itiraz eden olmayınca yakında bAşık Olmaya yerlerimizi de aramaya kalkarlarsa şaşmamak gerek.
Hakkımız varsa bunları kullanmak bizim sorumluluğumuz. Kullanmayıp sonra sızlanmamak gerek.
Bülent Selen

Beşiktaş, her konuda anlaşmaya varmış!
- Kiminle?
-Robinho ile…
-Ne zaman geliyor?
-En geç haftaya perşembeye!
-Kim diyor?
-İddia ediliyor?
-Kim iddia ediyor?
-Kimse kim, sana ne? Sen habere bak!
@
Habere baka baka bir garip olduk. Kıskanır olduk. Beşiktaşlı olmayanların, kıskançlık duymaları normal. Beşiktaş, Robinho haberleriyle sevinirken, eloğlu geliyor, seni kendi sahanda mağlup ediyor.
Robinho geldi, öyle diyelim. Beşiktaş’ın İstanbul Büyükşehir Belediyespor mağlubiyeti unutulacak mı? Beşiktaş taraftarı Robinho’nun yola çıktığı haberine mi sevinecek, yoksa giden üç puana mı yanacak?
Ne tezat değil mi?
Robinho, gelse de, Beşiktaş taraftarı da kurtulsa, bAşık Olmaya taraftarlar da kurtulsa.
Eğer, Robinho gerçek gelmezse, vay Beşiktaş yönetiminin haline. Tepkilerden nasıl kurutulacaklar? Robinho gelmezse, İstanbul Büyükşehir Belediyespor mağlubiyetini unutturmak için böyle yapıldığı anlaşılacak.
Robinho, gerçekten gelirse, Beşiktaş yönetimini kutlamak gerekecek.
Bitsin bundan sonra Robinho hikâyesi!
Beşiktaş camiası, bu hikâye ucu açık olarak devam ederse, ayrıca puanlar giderse ne hallere düşer?
O puanları da kimse geri getiremez.
Yola çıkan bir gün gelir, bunun yanında bir gün gidenler de olur…

Heron gördü görmedi, yok haber verdi vermedi, teröristler karanlıktan faydalandı, şehitler ölmedi vatan bölünmedi ve daha devam eden bilindik cümleler. Giden ise bizim gencecik canlarımız, belki 20 belki de 21 yaşındaydılar. Senden benden de hiç bir farkları yoktu. Belki de tek eksikleri arkalarını kollayacak zengin ve siyasetçi tanıyan dayıları olmamasıydı. Onlara kurşun yağdırıldığı saatlerde Başbakan çocukları A.B.D’de askerlikten dahi uzaktaydı. öteki siyasetçilerin evlatları da altlarında arabalarla yine şehir turlarındaydılar. Güneydoğu’dan çıkan siyasetçiler ise aşiret zenginliğinin sefasını büyük şehirlerde sürüyorlardı. Benim saf halkımın civanları ise elde tüfek 2000 metre’de nöbet tutuyordu. Dağların başında vatan bekleyen Mehmetçik, tüm cesaretiyle vatana gelebilecek saldırıyı önlemekle görevlendirilmişti. Bu gencecik askerlerimizi koruyacak ise gökyüzünde umut beklediğimiz İsrail malı Heronlardı.
O Heron denen aletlere dünya kadar paralar verildi o dağları tarasınlar diye. Yok siste görmezmiş o zaman görenini kendin yapacaksın. Rüzgarda uçmazmış, e o zaman sen de önlemini alacaksın. Benim kardeşimi orada kurda kuşa yem mi edeceksin? Sen yarın gerçek bir savaşa girsen A.B.D malı uçaklarla mı bizi koruyacaksın? Benim elimdeki füzeyi bana dünya paralara satanları mı zengin edeceksin? Heronları alırız İsrail’den, uçakların en önemli parçaları A.B.D’den, füzeler de Rusya’dan, ondan sonra dünyaya meydan okuyacağız. Ordumuz tarih boyunca hep gücünü bu toprağı sevenlerden aldı ve bu sayede fetihler topraklar kazandı. Tarihin hiç bir döneminde bAşık Olmaya uluslara bu kadar bağlı da olmadı. Tüm bu yaşananlardan sonra size bunlar garip gelmiyor mu?
Dağlarda sağdan soldan saldıran teröristleri 30 senede bitiremedik bundan sonra daha 30 sene ve 40 bin insan daha mı kaybedeceğiz? Ben 6 yaşındayken aldığımız haberleri 30 yaşıma gelmeme rağmen almaya devam mı edeceğiz? Doğu bölgelerimizde yaşanan ayaklanmalar ve dış güçlerin etkisiyle ezilecek miyiz? öteki bir baskında da mı karanlıktan yararlanıp kaçacaklar? Rüzgar olunca Apaçiler uçmayacak mı? İçerde kral dışarda hava mı olacağız? yoksa tüm kurumlarımızla silkinip kalkınacak mıyız? Atatürk bugün Heronları yabancı ülkeden aldığımızı görseydi hepsini yakardı. Biz onu hiç mi hiç anlamamışız. Yazık. Şimdi alın Heronunuzu gere gere uçurun. Biraz gözünüzü açın da dünyaya bakın.
Bakın Çin orada neler yapıyor. Size bir kaç örnek.
- Ülkede teröre karışanlara idam cezası var.
- Basınına ve medyasına dünya karışamaz.
- Kendi uçak yazılımlarını geliştiriyor.
- Hayalet uçaklara sahip.
- Nükleer enerjisi var.
- Uçak gemisi ve modernizasyonunu kendi yaptığı ordusu var.
- 2020 yılında en büyük uçakları kendi üretmek için düğmeye bastı.
- Uzay teknolojisini yakaladı.
- Birçok yabancı firmayı satın aldı.
- Afrika’da ki yeraltı zenginliklerini kontrol ediyor.
- Dünyanın en büyük 2. ekonomisi.
- Döviz rezervlerinde dünya lideri.
- Hızlı trenleri ülkeyi boydan boya katediyor.
Biz de tartışalım anayasa Evet mi Hayır mı? Münevver cinayetinde kim suçlu? Konya’da kapkaç? Var mısın Yok musun? Ana avrad söven bir başbakan, bıyıklı bir sürü siyasetçi, Edirne- Hakkari arasına sıkışmış hayaller ve altımızda Almanın arabası Çinlinin ayakkabısı. Şimdi uçsun heronlar.
Saygılarımla
Rıfat Karlova

Eğer, 1960 Darbesi Türkiye’de yapılmamış olsaydı, seçimle gelen Demokrat Parti yine seçimle muhalefete düşmüş olacaktı ki;
Bugünde ne refarandum yapılırdı, nede bu kadar çok asker için darbeci muamelesi yapılmazdı. Türkiye’de yoluna devam eder her on yılda bir darbelerle boğuşmazdı. O günkü zihniyet sahipleri, Atatürk’ü bir nebze olsun anlamış olsalardı, (sivil bürokrasi, elit tabaka (Aydın) ve askeri zevat) seçimleri yaptırırlardı. Türkiye’de boynuna bir yafta gibi asılan, Başbakan’nını ve iki Bakanını asan ülke durumuna sokulmazdı. Seçimle gelenin seçimle gittiği bir ülkede demokrasinin gelişmesi, oturması ve dolayısiylede insan hakları kavramlarının da buna paralel olarak yükseldiği gözlemlenmektedir.
Sicili bozulmuş bir ülke durumuna sokulduk, barbar Türkler olarak yıllardır Avrupa kapılarından çevrildik. AB süreci on yıllardır sürüncemede beklemektedir. İhtilaller sayesinde ne yasamız ne anayasamız kaldı yap boz tahtasına döndü. Ülkeyi nalıncı keserine döndürdük, her gelen birşeyler yontar oldu. Darbeler sayesinde Demokrasi hep güdük kaldı. Her darbe sonunda yeni bir Anayasa ortaya çıktı. Ülke gelişimini tamamlıyamadı, anti demokratik oluşumlar partiler içindede devam etti. Parti içi demokrasi hiçbir zaman olmadı, lider sultası bugünlere kadar geldi.
Ne bir partiler yasası, ne dokunulmazlıklarla ilgili yasalar nede seçim barajını düşürmek gibi yasaları çıkarmak hiçbir partinin işine gelmedi.
Kısacası elli yıldır bu ülke darbelerle yönetilir hale geldi. Bununda sorumlusu 27 Mayıs 1960 darbesidir….
Buda Türkiye’nin muassır medeniyetler seviyesine çıkmasını engellemiştir.

Bölüşüm insanlığın binlerce yıldır çözemediği bir sorun. Tanrı evreni yarattığında bu sonsuz dünyalarda yaşayacak canlılara şüphesiz eşit bir paylaşım öngörmüştür. İskoçya senin, And Dağları benim; Çinliye bir kulübe, kör zenci dilensin. Semavi dahi deseniz böyle bir bölüşümü öngörmekte olan inancı reddediyorum.
İnsanoğlunun karşı koyamayacağı tek şey ilahi güçtür. şunu bilen vahşi köpekler bölüşüm kanunlarını ve eşitlik ilkelerini dine dayandırmışlardır. Ayetlere göre herkesin yaşadığı dünyada kendisine verilen rızık kadar hakkı vardır. Bu, dünyayı tek başına yemek istemekte olan aç köpeklerin elini güçlendirmektedir. “Senin malın mülkün neden fazla?” dediğinde “Allah bana bu kadar vermiş” diyor. Allah’ın kime ne verdiğini bilemeyiz. Ama işte ne ayırt eder, seni beni kandırıyor ya. Din, iman, Allah deyince neden küt diye boynumuzu eğiyoruz? Biz Allah’a boynumuzu eğiyoruz ama şeytan da bundan yararlanıyor. Hakkı kullanarak haksızlığı kabul ettiriyor.
Hocanın sakalının altına gizlenerek ayetleri çarpıtıp menfaatleri doğrultusunda fetva verdirenler şunu bilsinler ki Korkut ayaklarının çamuruyla camiye girer ve yakaladığı şeytanları kulaklarından asar! Şunlara bak şunlara! Allah’ın rızkı buymuş. Kimine kuru ekmek, kimine bal börek.
Bölüşüme itiraz ediyoruz. Dağ, taş, toprak herkeste aynı olacak. Altında Ferrari, kümesinde besili kaz, kucağında çifter çifter hatun, hepsi senin olsun. Lakin toprak eşit paylaşılacak. Hıncal’ın Abuzittin bağırdı feşmekân. ”Mümkün değil begem. Allah bize rızkımızı verir” Ula zittin misin nesin, Allah veriyo amcam alıyo, görmüyon mu? Çukurova kimin? Bulalım saabını. Abu Abuzittin , hikmet yumurtlar köpüklü ağızdan” Kimsenin nasıbını kimse alamaz” Ula Korkut’u deli etme! Sen Tanrının üvey kulu musun? Adama Çukurova, sana helâ çukuru.
Bir de “Adil” diye bir kelime ürettiler. Şişmana on teneke buğday, zayıfa beş teneke. Elli çocukluya saray yapmamız lazım o zaman. Adam beline kuvvetliyse elli çocuk daha yapsın diye. Düzeni kurarsın. Halka sorarsın. Okey alır uygularsın, tımam mı canım!
Öyle rızık mızık anlamam. Hesabımız matematiksel, hakkımız fiziksel olacak. Sofraya koyup yiyeceğiz icabında. Ardından bol köpüklü kahve eşliğinde cennette hurileri hayal etmek güzel olur. Adama bak ya! Ona dünyanın nimetleri, bize doksan dokuzlu tespih.
Bölüşüm konusu Türkiye’de güya kapanmış sebebi bölüşmüşler; şöyle ki alan almış, satan satmış. Şu anda herkes malının sahibiymiş. Vay uyanıklar vay! Ben niye bir şeyin sahibi değilim? O zaman nüfustan kaydımı silin. Kaddafi babadan biraz çöl isteyip buğday ekeyim. Siz beni salak Nuri mi sandınız? Öldüğümde mezar yerim bile bulunmayan bir ülkenin vatandaşı olamam herhalde. Babam kırk yıl yaşadığı yerin mezarlığına alınmadı.
Evet bölüşmüşler. Bağları dayılara, dağları ayılara vermişler.780 bin km’den hesabıma göre bana 11 dönüm düşmesi lazım. Denizlerden 50 kilo balık, madenlerden hiç değilse bir cumhuriyet, iki inek bir öküz. Ulan kıçı bo… lu bir oğlak bile mi düşmez be! Bir de 4 ay süründük Denizli’nin tozunda. Babadağı marş marş! Bir dedem Yemen’de, diğeri Galiçya’da kaldı. Sen kanını canını ver memleket kur, el sefa sürsün. Oh ne güzel! Suyundan da koy. Haram zıkkım olsun inşallah! Bolu dağında adam beni ağaçların dibine oturtmadı ya. Sahibi varmış. Bu ülkede dağların bile sahibi var.
Ekmeğinden mi doyduk, suyundan mı kandık? Kum para, kumsal para. Yol para, bel para. Böyle para verdikten sonra Sofya’lı Bulgar Nikos ülkenin tapusunu verir bana. TC Vatandaşlığı hiç cazip değil. Getirisi yok, götürüsü çok.
Şimdi vatanı bölüşeceğiz desen ciyak ciyak ötmeye başlarlar. Sanki haklılar. Babamı dövmüş sövmüş elinden almışsınız. Dedemi üş kuruşla kandırmışsınız. Büyük dedemi tabanca zoruyla dağlara sürmüşsünüz. Ondan önceki satmış. Ondan önceki sırtüstü yatmış. Peki de kardeşim, benim suçum ne? Babamı dedemi ben seçmedim. Hiç birinin sakalından bir tel bile miras kalmadı. Atan ben değilim, satan ben değilim. Sırtüstü yatan ben değilim. Hasan dağında divan kurulsun. Bir hayırlı karara varılsın. Ölümüz ortada kalmasın. Ağrı dağının tepesinden bir mezar yeri verilsin. Dirimiz gitmedi ama ölümüz gider. Çaresizlik adamı çama çıkarır.
Bölüşümün adil olmadığı yerde ölümler Tanrı emriyle olmaz. Mutfakta kör bıçak sade domates, ekmek doğramaz. Bölüşümün adil olmadığı yerde insan oğlu katil olur.

Var bir tanem var,
Senin de dikenlerin var,
Karanfilim deme bana.
Dikenlerin var,
Yüzüme gözüme battılar,
Delik deşik oldu
Kevgire döndü yüreğim.
Masmavi denizimin yelkenlisi
Türkü rüzgarlarına aldırmıyor,
Yol almıyor, gitmiyor umuda doğru.
Ufkumun perdelerini perişan ettiler,
Bir tanem anlamıyorsun.
Dikenlerin, boyalı veresiye günlerime,
Düşlerime batmaya başladı!
Korkarım ki, bir gün de dilime batacaklar,
Peşin günleri geri vermek zordur.
Farkında ol dikenlerin var,
Hem de bal gibi dikenlerin var!..














