Felsefe
Merhaba arkadaşlar;
animasyon ve sinemayı çok seven birisi olarak sizinle bir proje paylaşmak istiyorum.Animasyonla ilgilenmeyi çok mu seviyorsunuz? Bir şeyler yapmak istiyorsunuz ama şunu öğrenecek yeterli kaynağınız yok mu yada her atölyeye katılamıyor musunuz? Olağan üstü bir site keşfettim. http://www.canlandiranlar.com/dynamicpage.aspx?code=1
Canlandıranlar Berat İlk tarafından yapılan bir projedir. Bu proje İstanbul kültür Başkenti kapsamında desteklenen bir projeymiş. Siteye girdiğinizde detaylı bilgiyi okuyabilirsiniz ve o zaman ne kadar olağan üstü olacağını ayırt edeceksiniz. Açıkçası bu kadar geç ayırt ettiğim ve ücretsiz yapılmış bir sürü atölye ve eğitime katılamadığım için çok üzüldüm. Ama sitenin olağanüstü özelliklerinden biri de yapılmış atölyelerin hepsinin sitede ücretsiz olarak yayınlanması ki bu konuda şimdiye kadar gördüğüm en güzel kaynak. Aslında bu kadar uzatmaya da gerek yok ilgilenen insanların orada ki isimleri gördükten sonra site sık kullanılanlarınızın başına geçecektir.
Tanrının Ruhu Benim Üzerimdedir iyi haberi yoksullara iletmek için beni SEÇTİ tutsaklara özgür olduklarını körlere yeniden göreceklerini bildirmeye ezilenlere kurtuluşa erdirmeye ve tanrı halkını kurtaracagı zamanı geldigini müjdelemeye beni yolladı…
KUTSAL KİTABIN BU SÖZLERİ BUGÜN GERÇEKLEŞTİ

Postmodernizm kılıfıyla, aydınlanmanın tüm nimetlerinden, geçmişte Marksizmin yaşadığı talihsizlikler nedeniyle vazgeçmeye zorlanıyoruz. Stalin bürokrasisi Marksizm için ciddi bir talihsizliktir. Kapitalizmin ezilen sınıflara bir nebze olsun rahatlık sağlaması da devrim umutlarını ve motivasyonunu kıran bir öteki faktör olmuştur. Biraz da haksızlık ederek gömmeye çalıştığımız Marksist ideolojinin yokluğunda “dönüştürücü” olmayan felsefe ve ideolojilere saplanıp kalıyoruz. Bu, küçük burjuva entellektüelleri için tam bir afyon etkisi yaratmaktadır. Ve küresel sermayenin işine gelir. Çünkü statüko korunmuş olmaktadır. Ama diyalektik, etkisini ergeç gösterecektir diye düşünüyorum. Herşey kar içinse ve daha fazla kar için üretim araçları(emek, doğal kaynaklar vs) pazarlanıyorsa, alternatif maliyet giderek artar. Çünkü kaynaklar azalmaktadır. O zaman günün birinde, hem de postmodernizmin uyutucu telkinlerine rağmen toplumsal bir uyanış, bilinçli kişilerin örgütlü hareketleri oluşacaktır. Buna Attila İlhan “Dip Dalgası” diyor. Bu sonucu erteleyecek faktörler arasında din, iradesi zayıflatılmış yığınlar ve tek kutuplu dünyanın askeri gücü vardır. Ancak bu unsurlar sonsuza kadar konumlarını sabit tutamayacaklardır. Ayakbağı olmaya başladığında sıra dine gelecek. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” zihniyeti ile “Komşusunu sömürmeyen bizden değildir” zihniyeti bir yerde karşı karşıya gelecek. O zaman Postmodernizmin fikir babası Nietszche’nin nakaratı söylenecek;”Tanrı öldü!”. Şimdilik küresel sermayenin işleri tıkırında. Tek kutuplu dünyada küresel krizler bu durumu değiştirir mi bilinmez. Ama günün birinde eskisi gibi iki ya da daha çok süpergücün varlığında insana odaklı, öznenin kıymetli olduğu “modern” ya da “para-modern” bir düzene tağabey olabiliriz . İnsanın zayıflatılmış iradesi güçlenmeye başladıkça daha “insanca” tepkiler sergileyecek ve örgütlü muhalefet yapabilecektir. “Daha çok kar” demek zaten statükoya aykırı bir yorum. O zaman bir yerde tıkanacaktır. Eşyanın tabiatı gereği yani. Tarihsel süreç zaten yükselen ve azalan değerlerden oluşur. O zaman komünizm için olmasa bile “sosyal adalet” yönünden “Can çıkmadan umut kesilmez” diyorum. Saygılarımla.

Yazarım demiştin…
Giderken bana…
Ümit Besen’in “Posta kutusu”adında şarkısından sözler…
MAALESEF YİNE BU BİR BLOG YAZISIDIR…
Bazıları benim “blog” türünde yazmayıp, daha doğrusu hiç yazmamamı istiyor…
Çünkü; (onlara göre) alelade konularda yazıp, yazılarımın okunmamasından dolayı…
Yazmak için geçerli sebeblerimin önemli bir bölümünü son zamanlarda kaybetsem de…
Yazmama konusundaki “müjdeli”haberi şimdilik veremiyorum…
***
Temel ve üç arkadaşı, kendi aralarında kavga ettikten”hakim”karşısına çıkar…
Olay, denizde buldukları”hazine sandığı”nın eşit şekilde bölüşülemesi…
Sonunda hakim sorar…
-Peki sandık nerede?
-Mesela, demiştik hakim bey…
Kimileri için Milliyet Blog, meselaların kavga yeri…
Olmamalı…
Blogda, kaybettiklerimiz bölümü var…
Hakkın rahmetine kavuşanların isimleri…
Varsa kazandıklarımız da olmalı…
Kariyeri olup da burada yazanlar değil…
Yazıp da kariyer sahibi olanlar…
Benim bilmediğim başkaları varsa söyleyin bilelim…
Ya da kazandıklarımız bölümü olursa eğer, orada kitabı basılıp, fotoğraf sergisi açılan, tiyatro oyonculuğu gibi faaliyeti olanlar sayfada kalıcı olarak yer alabilir…
Bizler de okuyucu olarak gurur duyarız…
***
“Sebil” adında bir blog yazısı yazmıştım.
Blog işinin (şimdi bundan sonra pek kalmasa da) karşılıksız su dağıtılması için kurulan sebillere benzediğinden söz etmiştim.
En azından önemli bir kısmımız için.
Sebilin kavgası olmaz, olmamalı…
Suyu isteyenin içeceği gibi…
Yazıyı da ancak isteyenler okur…
Kimini 1000, 5000, 250000…
Kimini de 50 kişi…
***
GLADYATÖR YAZARLAR:
Az da olsa gladyatör yazarlar var…
Olabilir… Buna da eyvallah…
Ancak benim gördüğüm gladyatör yazarlar “arena”yerine tribünlere…
öteki gönüllü gladyatörler yerine de tribünde duran”kendi halinde”kilere saldırıyorlar…
Gladyatörlerin arenadaki amacı , her ne kadar yok etmek üzerine kurulu olsa da…
Arenada…
Yok olmak da söz konusu…

Mevsimlerin Gücü
Armies cannot stop an idea whose time has come.
Victor Hügo, “Zamanı gelen bir fikrin gücüne hiçbir ordu karşı koyamaz” der.
Her gün, daha önce rüyada görsek inanamayacağımız yeni gelişmelerin olması ancak bununla izah edilebilir.
Her zaman bir akış vardır, bizim dışımızda. Ve bir an gelir bu akış değişiverir.
Mevsimlerin gücüne kimse direnemez. Bahar geldi mi, kış gider.
Tersi de doğrudur. Kış ortasında baharı getiremezsiniz. Bekleyeceksiniz baharın gelmesini. Bu bekleme uzun sürer. Bu beklemeler haşindir, ezer, harcar geçer adamı. Bu nedenle beklerken 2 şey yapacaksın:
1- Kış ortasında “kendi baharını” getireceksin, şöyle ki sobanı kuracaksın. Dünyaya baharı getirmek senin işin değil, bunun için sadece bekleyeceksin.
2- “Beklerken besleneceksin.” şöyle ki bir sonraki aşama için, beklediğin bahar için hazırlanacaksın. Zamanı geldiğinde edeceğin sözler için, yazacağın kelimeler için çalışacaksın.
Mevsimlere direnme; onlarla inatlaşma; mevsimini bekle.
Mevsimi geldiğinde beni daha çok anlayacaksın.

Merhabalar gönül dostlarım.
Şöyle bir etrafımıza baktığımızda, herkesin giyinik olduğunu görürüz. Ama peki doğru mu giyiniyorlar? Nasıl göründüklerine dikkat ediyorlar mı? Çevrede nasıl bir etki bırakıyorlar?
Giyim deyip geçmeyelim lütfen..Bir kişiyle birinci tanışmamızda, işe alınmamızda, saygı ve itibar görmemizde, akıllarda nasıl kaldığımız konusunda o kadar önem taşır ki; bize olumlu veya olumlu olmayan neler getirebileceğini tahmin bile edemeyiz.
Öyleyse gelin nasıl giyinmemiz gerektiğini öğrenelim ve bundan sonra doğru giyinelim…
Tüm vücut tipleri için en genel ipucu; dik durmaktır. Kimse çökerek iyi görünmez. Başınızın üzerinden görünmez bir ipin, sizi yukarı çektiğini hayal edin. Bu durum; başınızı ve boynunuzu kaldıracak, sırtınızın düz durmasını sağlayacaktır.
Uzun boylusunuz ve bundan bazen rahatsızlık mı duyuyorsunuz?
1. Paçalı pantolonlar seçin.
2. Bacaklarınızı daha kısa göstermek için; uzun, bol bluz ve tişörtler giyin.
3. çok renkli giysilerden kaçının.
4. Dikey çizgili giysiler giymeyin.
5. Üzeri büyük desenli giysiler tercih edin.
Boyunuz kısa ve uzun görünmek mi istiyorsunuz?
1. Kalça ve basenlerinize oturacak şekilde, dar paçalı pantolonlar tercih edin.
2. Bluz ve tişörtlerinizi pantolonun içine sokun.
3. Dikey çizgili giysiler giyin.
4. V-yaka üstleri tercih edin, boynunuzu uzun gösterecektir.
5. Topuklu ayakkabılar ve kısa etekler de uzun görünmenizi sağlar.
İnce görünmek mi istiyorsunuz?
1. Üst giyimlerinizin ve gömleklerinizin boynu biraz açık olsun.
2. Daima tek renk üst giyin ve altınıza biraz daha açık tonunu düşünün.
3. Koyu renkler her zaman ince gösterir.
4. Kadınlar için; çapraz kesim, hafif elbiseler, erkekler için; tek veya çift düğmeli ceketler de ince gösterir.
5. Geniş paçalı pantolonlar; kalçalarınızı düz gösterir.
6. Pantolon seçerken; en küçük kıvrımı bile ortaya koyacak ipek ve ince pamuklu kumaşlar yerine, hatlarınızı biraz daha kapatacak kalın kumaşlar seçin.
Geniş omuzlarınız mı var?
1. Belde sıkıca bağlanmış bir kemer gibi kalçalrınız ve omuzlarınız arasındaki tezadı ortaya çıkarabilecek herşeyden kaçının.
2. Kabarık yaka, vatka gibi dikkati omuz bölgenize çekecek giysilerden kaçının.
3. Omuzlara rahatça oturan, yumuşak kumaşlar seçin.
4. Üst giysilerinizi daima koyu renk tercih edin.
5. Saçlarınızın uzunluğu omuz hizasında olmasın.
6. İnce çizgiler, dikkati geniş omuzlardan almak için idealdir.
Evet dostlarım; kokular konusunda hassas olduğum kadar insanların nasıl göründüğü konusunda da hassasımdır. Neden çok güzel bir insan; yanlış giyiniyor diye çok çirkin sıfatı alsın veya neden her insan güzel görünmesin..?
Tavsiyelerimi uygulayın, doğru ve güzel giyinin; bakın çevrenizin size bakış açısı nasıl da değişecek? Bu bakımlı görünme konusunu da ayrı bir blogda bizzat yazacağım zaten. Kaçırmayın derim!
Nasreddin Hoca’nın “ye kürküm, ye” adlı fıkrasını da unutmayalım..!
Hepinize şık ve bakımlı günler diliyorum.
Sevgiler, , ,
SEVİLAY
"Kendimi keşfettim!" diye haykıran bir filozof ve keşfedileni yüzyıllardır anlamaya çalışan insanlık! Ephesos’un (Efes’in) gizemli güzelliği kadar derin sözler!
Hermann Diels, 1867 yılında Herakleitos’a (*) ait olduğu kesin -ve bazıları da ona atfedilen- 139 fragmanı bir araya toplamıştır (1). Bu çalışma felsefe dünyası için heyecan verici, esinlendirici niteliğini canlı bir şekilde koruyan bir gelişmeydi. Üzerine yüzlerce sayfa yorum ve onlarca kitap yazılmışdır. Ama onlar hep özgün kalmayı başardılar. Bu fragmanlar Yunanca asıllarıyla birlikte 2005 yılında dilimizde de yayımlandı (2). Üstelik her fragmana dair yetkin ve dilden / kültürden beslenen yorumlarla…
şimdi bu, sözcüklerin derin anlamlar kazandığı, felsefenin hayatla buluştuğu, kültürlerarası köprülerin kurulup üzerinde herkesin eşitlendiği kitabın çevirmeni ve yorumcusu ile yapılan bir röportajda kendisine şöyle bir soru yöneltiliyor:(3)
"…Felsefe tarihinde Herakleitosçu bir gelenekten, ekolden söz edebiliyor muyuz? "(4)
- Yanıt: "…Platon’un yazdıklarına göre Herakleitosçulardan söz edilebiliyor. Fakat benim araştırmalarımdan çıkardığım sonuçlara göre onun ekolünü sürdürenler olmadı. Bu kötü bir şey değil. Çünkü Herakleitos kendini sürdürenler, müritler istemiyordu. O sadece uyarmakla yetiniyordu…" diyor.
Asıl, bu diyaloğun ardından -bağlantılı olarak- gelen kışkırtıcı soru ve ona karşın oturaklı, anlamı olan yanıt çok ilginç. Şöyleki;
-Soru: "…Yorumlarınızdan Herakleitos’un Homeros ve Hesiodos gibi şairleri niçin tutmadığını anlıyoruz, fakat filozof Ksenefones ve Phytagoras gibi filozofları da dışlıyor, ne demeli?"
-Yanıt:"…Ben Herakleitos’la diğerlerini şöyle ayırıyorum: Herakleitos, deniz fenerine benziyor, ortalığı aydınlatıyor, gemiye nerelerin kıyı ya da kayalık olduğunu gösteriyor, ama dikkat ederseniz yanına çağırmıyor. Öbürleri ise çan kulesini andırıyor, şöyle ki sürekli kendilerine doğru çağırıyorlar. Dolayısıyla bu ikinci tür tavır Herakleitos’un benimseyebileceği bir tavır değildir…" (5)
Bu örneği niye verdim?
Politika, ekonomi, spor, eğitim vb. aklınıza hangi alan gelirse gelsin, ülkemizde tüm popüler -ya da medyatik- otorite odakları hep " Çan kulesi" gibi hareket etmekteler. Yalan yanlış bilgilerle, sayıları her geçen gün artan müritlere ihtiyaç duymaktalar. Bu durumun oluşmasında her bir görüş, yaklaşım ya da ekolün bireyci ihtiyaçlar temelinde, katmanlar halinde piyasalaşmış ve böylelikle de eklemleşmiş olmasının payı bence büyük.
Sonuç: Çan çaldığında bilinçsizce toplanıp haykıran -ve yeni bir işarete kadar susan- müşterileşmiş müritlerden oluşan parça parça topluluklar.
Bu balaka ve gözlemler ışığında,
İdealist yanım şöyle demekte; Sorunlarımızın gerçekten çözümü için, özgür, bağımsız ve aydınlatıcı bireyler gerek! Hem kendi hem de toplumsal sorumluluğunu cesurca üstlenebilecek, bilinçli, amaç ve idealleri uğruna risk alabilecek aydınlara her zamankinden daha çok ihtiyaç var! Tıpkı, "Deniz feneri" simgesiyle betimlendiği gibi…Tıpkı, "Her şey akar. Aynı ırmakta iki kere yıkanılamaz" diyen Herakleitos’un 2500 yıl öncesinden görüp uyguladığı gibi…Keşke her birimiz gücümüz yettiğince, kendi çapımızda birer deniz feneri olabilsek!
Gerçekçi yanımsa; Terazinin bir kefesine bilimi koyarsak karşı kefeye de bilin(e)mezliği, ona bağlı doğal korkuları ve teslimiyet kavramını koymak gerek diyor. Yine terazinin bir kefesine aklı koyarsak karşı kefeye de -akılsızlıktan çok- duyguları koyup, aklın kötü, yanlış ve tehlikeli kullanımına karşı duygunun dengeleyiciliğini sorgulamak gerek diyor.
Ve yine bu yanım; "bilgelik" meselesini, hatalardan arınmış, çıkarlarını birincil planda tutmaktan sıyrılmış, sağduyulu ve hoşgörülü bir akıl-duygu bileşimi olarak görmekte…Günümüzde bu işin artık- bilginin ne de olsa sınırlı olduğu- eski ve yakın çağlardaki kadar kolay olamadığını da bilmekte. Dijital sağanaklar halinde yağan balaka tufanları altında ancak geniş çaplı kurumsal, grupsal ya da kümesel çabalar içeren, bir tür " kollektif bilgelik", "kollektif aydınlanma ve aydınlatma" gereğini hissetmekte.
Çok sıkça konumlanmış "Deniz feneri kümeleri"yle yolumuzu ancak bulabilirmişiz diye düşünmekte…
Bilmem sizler bu konuda ne düşünürsünüz?
İ.Ersin KABOĞLU,
24 Kasım 2009, Ankara
Kaynakça ve Blognotlar:
(*) Okunuş ‘Heraklit’ dir.
(1) Fragman: (Alm. Fragment; Lat. Parça anl.) Yarım kalmış, tamamlan(a)mamış ya da yazarı tarafından bilinçli olarak o biçimde, şöyle ki yarım yaratılmış eser. Özellikle "Romantizm Akımı"nın sanat felsefesine çok uygun düşen fragman tarzı, düşüncenin sonsuzluğu karşısında duyuların yetersizliği ilkesine dayanır. (Aytaç,1999). Felsefede ise örneğin "Yoksulluk çemberinden geçtim ve hızlı ayaklarla ulaştım özlenen çengele…" sözü bir fragman olup burada ilkel kavramlar yeniden değerlendirilmektedir. Çemberden geçmek ölümlülüğün yoksulluğundan kurtulmaktır.
(2) Herakleitos "Fragmanlar". Çeviri ve yorum: Cengiz Çakmak. Kabalcı Yayınevi. İstanbul 2005.
(3) Cumh. Kitap Eki. Sayı 850. Syf.28.
(4) Herakleitos: İÖ.540 civarında Efes’te doğduğu tahmin edilmektedir. Bu site devlete kral-rahipler veren bir aileden geldiği anlaşılmaktadır. Bu görevi kullanma sırası kendisine geldiğinde, bu hakkını kardeşine bıraktığını söylenir. Çağdaşları ile karşıtlık içinde bulunduğunu görmüş ve topluluk içinde yaşamaktan uzaklaşmıştır. Fenomeni mitsel oluşumlara başvurmadan doğal nedenlerle açıklamaya girişen ‘Doğa felsefesi’ eksenli erken dönem Yunan felsefesinde değişim sorunu denilince birinci akla gelen filozoftur. Metafizik, epistomoloji, epik ve politika üzerine düşünüp yazmıştır. Temel eserinin adı "Doğa Üzerine" dir. "Varlık kuramı", "Karşıtların Birliği ve Savaşı"kuramı," Akış Öğretisi", "Logos Yasası", Görelilik, Balaka ve İnsan Kuramları felsefede çığır açmıştır. Özellikle yeniçağda Goethe, Hölderlin, Hegel ve Nietzsche Herakleitos’u örnek almışlardır.
(5) Hegel, Nietzsche ve Hölderlin çizgisi… " Mürit olmayın kendiniz olun diyor " üstat…Bu durum biraz da Shopenhauer’in Hegel’e şarlatan benzetmesine benziyor. Çünkü ikisi de aynı üniversite de ve aynı saatte ders veriyorlardı. Hegel’in sınıfı dolup taşarken ( çünkü Hegel egemenin ideolojisini öğretirken K.Marks emekçinin ideolojisini yazıyordu) diğerinin sınıfında ise sadece üç öğrenci vardı.
**İki yıldan beri Öğretmenler Günü’nde Lionların konuğu oluyoruz.Geçen yıl 22 emekli öğretmen İkinci Karagözler’deki bir otelde LİONSLAR’IN konuğu olmuştuk. bize çok iyi ev sahibeliği yapan Lions temsilcileri; bu yılda Köy Enstitülü ağırlıklı öğretmenleri öğle yemeğine davet etti. Geçen yıl ki ilgiden çok memnun olduğumuz için severek katıldık.
** Fethiyeli öğretmenlerden Hicran Balaban, Şaban Cüceoğlu, Aksu Köy Enstitüsü mezunu ve eski milletvekili Sami Gökmen, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Başkanı Emekli öğretmen Hasan Gürhan ve emekli öğretmenlerle samimi bir hava içinde yemek yendi. Köy Ensttitüleri, Öğretmenler Günü, Köy Enstitülerinin kapanış aşaması bu yemeğin başlıca konularıydı. Lionslular bu konuya alaka duydular.Köy Enstitüleri Derneği genel başkanı Kocabaş’ın da katılacağı bir toplantının yapılmasından memnuniyet duyacaklarını belirttiler. Teşekkürler Lions Kulübü yöneticileri, sağ olun.
** Bir 24 Kasım Öğretmenler Gününü daha geride bırakırken; Fethiye Kültür merkezindeki etkinlik çok enfesti. Programı soluk almadan izledik. Karslıoğlu İlköğretim Okulunun kusursuz programı beğeni topladı. Yöneticilerini, öğretmenlerini ve “Gel Öğretmenim” şiirini çok güzel sunan Canözü soyadlı kızımızı alkışlıyorum.
**Aksu Köy Enstitüsünden öğretmenim Zeliha Karakapıcı’nın cep telefonunu Muğla’da yaşayan sınıf arkadaşım Rüştü Karakoç’tan öğrendim. İzmit’te imiş, hemen arayıp Öğretmenler gününü kutladım. Geçen yıl geçirdiği ameliyattan sonra, kızı onu Istanbul’a göndermiyor, kendisi bakıyormuş. Arkasından Ahmet Akalın öğretmenimizi arayıp öğretmenler gününü kutladım. Akalın çok sevindi. Eğitimci yazar Yazar Abdülkadir Güler, Eğitimci yazar Muhsin Durucan, Korkuteli’nden sınıf arkadaşım öğretmen Mehmet Gündüz, yazar Nanıt Kılınç, Aksu’ya beraber gittiğimiz emekli öğretmen Kemal Kara ve değerli eşi Meryem Hanım aradı, öğretmenler günümüzü kutladı. .Ortacalı yazar Günür Karaağaç da arayanlar arasındaydı. Öğretmenler Günümüzü kutladı. Yeni kitabı ORTACA’yı bitirmiş, önümüzdeki ay içinde tanıtımını yapacağını ve o gün beni de çağıracağını söyledi.
** Öğretmenler Gününde arayanlara, Nöbette olduğu için Öğretmenler Günümü bir gün evvel kutlayan Şair Nurettin Göztepe’ye,Fetav’da, Kültür merkezinde çiçeklerle karşılayanlara, Atatürk Rozeti ve Atatürk takvimi ile uğurlayan Lions Kulübü yöneticilerine teşekkürler.

“Dünyanın anlamını kavramadan dünyada yaşamak, büyük bir kütüphanede kitaplara dokunmadan gezmeye benzer.” Manly P. Hall
Toplum yaşamında farklı alanlarda yaşanmakta olan; gerek ezberler, gerekse yalan yanlış öneriler, nevi şahsına münhasır gurumsu şahsiyetler, sürekli hayatınıza kendince sirayet etmek istemekte olan güruhun baskısı, “böyle değildik, biz nasıl böyle olduk” komedisi gibi birçok başlıkta yazılabilecek bir denemedir paylaşacaklarım…
En güzel amiyane tabirle geyiklerinden biridir: “Nerede o eski bayramlar” “Sımsıcak sevgi dolu, saf bayramlar vardı.” Bayram ziyaretleri, şeker, harçlık ağlaşmaları, tezgâhta tüm duygu satışı bu tip küf ve naftalin kokulu serzenişlerde mevcuttur. Yitirilmişlik, boynu büküklük, anı pazarlaması, bolca “salya sümük ve ah ah vah vah…” Sonra da karşı çıkana şıpırdayan bir gözyaşı eşliğinde kalpsizlik, duygusuzluk suçlaması ile inleme sürer gider.
“Biz şöyleyiz, biz böyleyiz. Çok sıcakkanlıyızdır, yardım severizdir, ahlak, örf desen yeme de yanında yat. Biz uçarız, biz kaçarız, örflerimiz şöyledir, ahlakımız böyledir. Acayip çalışkanız, sinekten yağ çıkarırız, küçük dağları biz yaratırız, aslanız, kaplanız…” halüsinasyonları ve kendi kendini galeyana getirme çabaları hep kendini küçük düşürerek yıkım ile biter. Bu mantıksız balon her olayda derhal söner gider ve ağlanacak halimize hep güleriz arsızca. “Biz nasıl böyle değiştik” “Biz böyle değildik.” “Ay çok şaşırdım, biz hiç böyle değildik… Nasıl oldu” botokslu şaşkın bakışları ve aptala yatmaları da genel bir kalıptır. Bu şahsiyetlere “Günaydın. Rüyadan uyandın sonunda. Hayırlara vesile olsun” deyip akıllarını başlarına alıp objektif değerlendirmeler yapmaları salık verilir. “Sel yağmacılığı nasıl yapılır bizde, örfümüzde yok” tipi atılan palavraları, kendi kendimize yaptığımız gereksiz propagandayı, abartılı öğünmeyi ve hamaseti bir yana bırakarak durum tespiti yapılmalıdır. Halk goygoycuları kitleyi şişirmeye bayılır; “halka, kitleye kızılmaz, ne yaparlarsa ne isterlerse doğrudur, demokrasiyi hazmedin” deyişi halk dalkavuğunun plaka yapıp sırtına astığı mottosudur. Denildiği gibi: “Genç nüfus bir fırsat olarak görülebilinir, ancak eğitilmezse en büyük tehdittir.”
“Hastayım uzak durayım” diyen medeni şahsiyete “Geçecekse grip(hastalık) senden geçsin” diye akıl tutulması yaşayıp hastaya taarruz eden örümcek tutmuş beyinler halen mevcuttur. Kendince sevgi kelebeği rolünü oynar. Öpüp, tokalaşıp dibinize yanaşan ve yarım saat sonra “çok ağar hastayım” diyen kötü insan oğlu ise ayrı bir konudur.
Sürekli inleme metodunu hayata geçiren insan oğlu da çokçadır. Sürekli giderlerinden konuşur, yetmeyen parasından sızlanır. Alt mesaj ise “bana bulaşma, benden bir şey isteme benim kendime faydam yok”tur. İnim inim inleme, sızlaşma sistemini izleyenler her daim ağlaktır. Bu şekilde gelebilecek talepleri uzak tutmak ister. Burada irdelenen gerçekten zor koşullarda bunalanlar değil, inildemeyi bir taktik olarak kullananlardır.
Bir bAşık Olmaya konu, doğum sürecinde “kamu malı” görüp sirayet edilen potansiyel anneye yönelik iki uç tip yaklaşım vardır. Her önüne gelen, aklı kendine yetmezin tavsiye verdiği bu süreçte, bir kısım “koy ver gitsin amma abartıyorsun”cu bir yaklaşımla sırnaşır. “Görmemiş ne olacak her şeyi abartıyor, biz zamanımızda evde doğurur kalkıp maratona katılırdık, doğururken tarlada çapa yapardık, komandoyduk, zıplardık, hoplardık, şuyduk, buyduk” saçmalaması bir uçta, çağdaş anneliği “tımarhane tipi annelik” sanan, aşırı detaylarla boğulan, kafayı yediğine, içtiğine delicesine takması gerektiğini söyleyip hamilelik keyfini hem kendine hem de çevresine bir eziyete çeviren akıllara ziyan sinir hastaları ise öteki uçta bulunur. “Oğlumm benim…” diye naralar atarak koşturan süper akıllı anne modelini, burada “Kızımm benim” diye ortalıkta çılgınca dolaşırken görebilirsiniz. Yaşamın her alanında olduğu gibi “denge” burada da en önemli kavramdır.
Yemek zevklerini konuşurken bir yemeği sevmediğini söyleyene, bol ajitasyonlu eski “önüne ne atarsan yiyeceksin” mantığı ile taarruz hastaları vardır. Ayrıca yemek artmayacak diye gözü seğirenler ortaya konanı misafirlere bölüştürmek için delicesine bir çabaya girerler. Yemek keyfini rezil edecek bir bAşık Olmaya hata ise ağır ağır sohbetle yenmesi gereken akşam yemeğini biran önce bitirip, bir de aman kirliler sofrada kalmasın diye rahat kaçırıp tabak toplayıcılığına hemen başlayanlar, sofranın keyfini kaçırıp erken yiyip kalkılmasına sebep olmaktadırlar.
“İnternet’i sansürleyelim, kötüye kullanılabilinir, yasaklamalıyız, kullanmayalım.” şeklinde çığırından çıkmış şahsiyetler halen mevcuttur. “Aile yapımıza uygun olmayan diziler var saldırıp sansürleyelim, yasaklayalım asalım keselim…” söylemi ile söz konusu diziler, o muhteşem ahlakımızı bozar diye “şifreleyelim” diyen aklıevveller de çıkmıştır. Bir sorun varsa onu çözmek yerine bu yapının amentüsü “Yasaklayalım” dır. Tanol Türkoğlu şöyle diyor: “İnternet bilginin zaferidir.” Durmaksızın bahane üreten fosiller burada da: “İnternet balaka çöplüğü, doğru yanlış birçok şey var kayboluyor insan, güvenilmez.” söylemine başlar. Aynen televizyonda olduğu gibi tüm teknolojik cihazlar ya da hayatımıza giren icatlar kararında ve doğru kullanılırsa kuşkusuz faydalıdır. Uçuk örneklerle karalama; zamanı ıskalayan, bulunduğu noktaya kazık çakıp gelişmelere ayak uyduramayanların binbir bahanesinden biridir. Gelişmelere ayak sürüyen, burun kıvıran dinozorlar, değişime kendi mantıklarınca savaş açarlar. Asosyalleşmeden girer, insanlıktan çıkmaya kalkarlar ancak gelişim ve değişim onları ayaklarının altında paspas ederek ilerler. Onların karın ağrıları ve sinek vızıltıları gök kubbe altında hoş bir seda olarak kalır.
“Torun sevgisi ayrı; oğluma/kızıma şiddet, torunuma ise sevgi baloncukları” mottosu olanlar geneldir. Onlar için evvelemirde yeni küçük oyuncakları gelir. Çocuğunu sevmez, her şeyi ıskalar, evlatlarına sevgisinden koklatmaz. Torun ise “evlattan daha önemli” diye, evlatlarında yaptığı rezillikleri torunla telafi etmeye çalışır. Çevreye de: “Vallahi torun ayrı, kendi çocuklarımı böyle sevmedim.” diyerek kendini yerin en dip bölgesinde konuşlandırır. Hiç utanmadan bu ahmakça söylemi kendi çocukları yanında söyleme ceberutluğunu da gösterir. “Torun sevelim” ezberi ile bahsettiğimiz densizlik elbette farklıdır.
“Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır” denir. Konfüçyüs ise: “Balaka sahibi olmadan fikir sahibi olmak tehlikelidir.” der. Psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in “Journal of Personality and Social Psychology”’nin 1999 Aralık sayısında yayınlanan teorileri özetle şöyledir:“Niteliksiz insan oğlu ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler. Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir. Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler. Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle arttırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.” Prof. Dr. Recep Doksat ise şöyle demiştir: “Cehaletle cesaret arasında tek bir harf farkı vardır, dikkat etmek lâzım.”
“Ya biz onunla ortaokulda aynı sınıftaydık” veya “Çocukluğumuz birlikte geçmişti” tipi yaklaşımlarla 20 senedir görmediği eski bir arkadaşını görüp biraz sohbet edince, değişim ve gelişimde bir farklılık olduğunu hisseden ego delisi hemen saldırıya geçecektir. Lise yıllarında yaşanan en uygunsuz hatıra bulunup çıkarılmaya çabalanır ve elde avuçta ne varsa atımlık tüm barutlar kullanılır. Bu acınası münasebetsizleri kendi âlemlerinde bırakmakta fayda vardır.
Bir bAşık Olmaya konu ise kaybetmeyi hazmetmektir. Kaybetmeyi hazmedebilmek çok önemlidir. Yarışma, spor saygıyı gerektirir. Vakur ve onurla da kaybedebilirsin veya birçok mazeret üretip, çirkefleşerek de bitirebilirsin. İlişkilerde de en önemlisi bitirirken de iyi ve kaliteli bir sonlandırıştır. “Çıktığım kapıyı çarpmam” diyor Bekir Coşkun. En önemlisi medeni şekilde saygı ile ayrılmak.
Kızını bir hizmetçi mantığı ile yetiştirerek kendi gerilip işleri ona yaptırmak, bir kuşak sonrasına çektirme, burnundan getirme modeli annemsiler ilginç birer vakadır. Kendisi misafir ağırlarken bir zahmet koltuğa yaydığı koca mabadını yerinden kaldırmaz. Ayrıca oğlunu evlendirince krize giren garip anne tipi de bir bAşık Olmaya vakadır. Elektra sendromu yaşayanlar, oğlu kendi tanrıçasını bulmak için evden ayrılınca, ortalıkta gereksiz ağlama şovları yapabilmektedirler. Mümkün olsa, ona bir bayanı layık görmeyip, yapışıp hem kendinin hem de çocuğunun hayatını söndüreceklerdir. Bu modellerin taarruzları evlenince de genellikle bitmemektedir. BAşık Olmaya bir konu ise aklıevvel tipte aile büyüğünün şu düşüncesidir: “Şu aileyi tanıyoruz kendi menfaatimiz için çocuğumuzu onların evlatları ile evlendirelim.”
Yerin dibindeki seviyede olan şahsiyetlerin en rezil, akıl tutulması sorusu şudur: “Sen, anneni mi yoksa babanı mı daha çok seviyorsun evladım”(Lanet bir sırıtma ve şaka ile nifak sokma amaçlı hinlik eşliğinde) “Şu özelliğini benden almış” taarruzu da ayrı bir konudur. “Kime benziyor” diye çocuğa sirayet sürer gider. En güzeli kendi gibi olan çocuktur, anne ve babanın kafasına dank etmesi gereken kime daha çok benzediği, hangi huyu kimden aldığı değil, evlatlarının farkında, farklı, birey olabilmiş, gerçek insan olmasıdır. kendisinden bir parçayı seri üretimlerinin yeni modelinde görme ihtiyacını bırakıp, onu hür ve “şunun gibi bunun gibi” kalıplarından sıyrılmış “kendi gibi” biri olmasına özendirmelidirler.
Gösteriş hastalığı gelişmemiş toplumların en büyük rahatsızlığıdır. Doğum için seçilen hastane ile bile hava atmaya kalkmak söz konusu olabilir. Daha pahalı düğün, doğum, sünnet vs… görgüsüzler için önemlidir. “Hayatımda bir kere, içimize sinsin…” saçmalaması sürer gider. Bu kalıbı ağzından püskürte püskürte kullanmaya da bayılırlar. Kendine değil, çevreyedir her şey. Her süreç abartılı yaşanır sebebi böyle yaşanması gerekliymiş gibi görmüştür. Alır ve kopyalar, zira aklı raftadır, kullanma ihtiyacı duymaz. Düğündeki lüzumsuz şatafat ile şanını yürütmek, balayı diye gidilen yeri diline pelesenk edip ona buna yetiştirmek onun için her şeydir. Ketumiyet, zaten bu cinsine yandığımın cinslerinin sahip olduğu bir erdem değildir. Her şey her zaman herkese yetiştirilir, filtre yoktur. Dertleşme bahanesi ile dert daha da büyütülür ve bu ilkel davranıştan büyük haz alınır. Kendine yaşamaz, yarışır ve göstermek ister. Yurtdışı seyahati, araba, ev hep rekabet içerisindedir. Zevki yoktur, kopyalar. Görür ve ister; görür ve yapar; aynen İngiliz atasözünde olduğu gibi (maymun görür, maymun yapar). Her şey abartılır ve abartılı yaşanır. Fatih Altaylı’nın dediği gibi “Görgüsüzlük kroluktan bin beterdir.”
Cem Yılmaz’ın şovunda dediği gibi: “Hani biz marjinaldik, şu adamların gündüz programlarında aileleri ile ilgili anlattıklarına bakın bir de…” Gerçekten de yazılmayacak kadar acayiplikler her gün her yerde. Toplumun hal-i pür melali korkunç bir halde. Trafikte kavga eden iki otomobil sahibini “Vur vur” diye seyredenlerin, altın portakalın simgesi olan Venüs heykeline müstehcen diye saldıranların, bir yaya geçsin diye yavaşladığınız veya durduğunuzda ters ters bakarak geçen öteki arabaların, kaldırımda yürümeyi bilmeyen beş kişinin yan yana yürüyüp karşıdan gelenlere çekilmemesi, yolda kalan metrobüsün yolcularca itildiği, “dur” uyarısına uymayınca anlının çatından vurulan gençlerin olduğu, dayağın, işkencenin her alanda rastlandığı bir iklim. Arkadaki arabayı batıran cam yıkama fıskiyesini ayarlamaktan acizler, bir insana en büyük hakaret olan “bu” şeklinde hitap edenler, zili çalıp kaçan küçük kız çocuğu bıçaklayıp boğazını kesip öldürenler, “Biz hümanistiz”, değer satışı ile gündüz gözü cadde ortasında bıçaklanıp öldürülmeler ve“Burada herkesi öldürüyorlar, Alman olduğu için değil. Normal yani.” söylevi ile “Burası istiklal caddesi olur” rezil kanıksaması.
Şöyle bir ruh hali düşünün: Çatı katı yanan ve tepinerek ağlamakta olan bir hanıma iki komşusu geliyor, “bak bizim evimiz de yanıyor” diyor. Bir anda rahatlayan hanım “öylemi” diye gülümsüyor ve mutlu bir ifade ile ağlamayı kesiyor. Çok çeşit yemek görünce “benim iştahım kaçar” diyebiliyor kompleksli tipler. Bir güneydoğu ilinde çocukların top kavgasından birbirine giren iki aile ve sonuç: 3 ölü 25 yaralı. Bir yakınının satın aldığı arabayı görüp“hayırlı olsun” diyemediği gibi, onun cebinden çalınıp alınmış gibi derin derin yutkunup, “ben ev aldım almasam ben de alırdım” diyen insanımsılar da çıkabiliyor. Vurdumduymazlık da en iyi park eden araçlara yardıma gelenlerde görülür: “Gel… gel… gel… çat!… hop… dur” vurunca “dur” demek bu zeka fışkıran beyinlerin ortak özelliğidir. “Kendi vatanında kendini yabancı hissetmek entelektüel için ahlaki bir sorumluluktur.” der Theodor Wiesengrund Adorno.
Elinde mendil zırlamak için televizyon karşısına geçip bekleyen ajitasyon alıcıları mı dersiniz; “Mesleğimize hakaret etti, bizi hakir gördü.” diye her fırsatta ortaya çıkanlar mı; “Brunch da neymiş, vatan hainleri, Türk kahvaltısı, köy kahvaltısı yiyin. Kültür bitti, gitti. Hamburger, pizza yeme, zehirleniyorsunuz gizli küresel güçlerce… vs” gibi garip tavırlar mı; televizyon kanallarını parselleyen aptallaştırıcı yüzlerce dizi ve başkalarının hayatlarını merakla bir sonraki haftayı bekleyerek, utanmadan sohbetlerine konu eden insancıklar mı dersiniz.
Sabah, daha gün ağarmadan sarımsaklı acılı çorba içip, kebap yiyerek kahvaltı yapıp işe gitme güzel insanlığı; “Cumaya gitti geleceğim” reklâmlı ibadeti; “Anlımıza ne yazıldı ise o” Bakırköy akıl hastanesi mantığı hala yaşamakta; “Sigara içerim, ne olacak Cenab-ı hak ne yazdı ise o.” dünyanın en ahmak söylemi de hala yaygındır. Denildiği gibi: “Yaptıklarımız dışında bir kader yoktur.” Allah’ın verdiği aklı sıfır kilometre bırakanların en büyük kaçışı işine gelen her şeyi bir yüksek iradeye bırakıp nefsine hâkim olamamaktır. Aynı nato kafa nato mermer yapı nefsine hâkim olacağı, kendini terbiye edeceği ramazan ayında oburluktan kilo alır. “Aklını işletmeyenlerin üzerine Allah pislik yağdırır.” deniyor Kuran’da(Yunus, 100). Aydınlanma felsefesinin öncüsü Kant ise “Aklınızı kullanma cesaretini gösterin. Aklını kullanmayan, insan olamaz; başkalarının parçası olur.” der. “Kuran’a giden akla gider.” der Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk.
Kıtıpiyos(değersiz) bir logar kapağı olmadığı için bir çocuğun öldüğü, lağımın denize aktığı, doğanın vahşice derdest edildiği, kuka koyarak yolları/sokakları parselleyen hayâsız işgüzarlığı; 50.000- TL’ye üç aylığına sahilde sineklikli çadır (padişah tahtı gibi kurulmak gerekmekte) kiralayan görgünün yanından geçmemiş zihniyetler; sanki bir yarışma açılmış gibi evlenecek çifte “damat adayı, gelin adayı” şeklinde hitap etme edepsizliği; protesto edenin anında kelepçelendiği, karikatürün dahi yapılamadığı, parkta elele oturan çifte polis dayağı ve yine parkta alkol alanlara saldırmanın bundan sonra kanıksandığı zorla özgürleştirme hareketi yaşadıklarımız.
Halkoyu, referandum sevdası ile akşama ne pişireceğini halka sorar olmak ve arkasındaki zihniyet sonucu: “Demokrasi deyince uzaklaş, neyin peşinde” şeklinde düşünülmekte artık. Mahir Kaynak: “Birisi demokrasiyi savunurken ben şuna bakarım: Bir problemi çözmek için mi yoksa yeni bir problem yaratmak için mi istiyor.” diyor. “Ezberleri bozacağım geliyorum!” diyen merakla bekleniyor, “Bu sefer ne yumurtlayacak” diye.
Bugün anlaşılmak isteniyorsa elbette düne ve öncesine bakmak gereklidir. Problemi ortaya çıkaran koşullar nedir, bunlar da araştırılmalıdır. Ancak deli gömlekli ezber söylemi olan: “Onlar deme, ayrıştırma, dışlama, günde beş vakit “demokrasi” diye bağır aksi takdirde faşist olursun işaret parmakları ile herkes seni gösterir” veya “Yargılama, o deme, şu deme, bu deme, git gör. Gördün mü yetmez, ön yargılısın bak. Eleştirme, söylenme oturduğun yerden.” kan şekeri ile ilgili problem yaşayan bu abartılı şahsiyetleri bir yana koyarak; tez, anti tez ve sentez ile diyalektik bir bakış açısıyla her konu irdelenebilinir.
Bilindiği gibi iyimserliğin en çok olduğu yer akıl hastaneleridir. Tüm dünyada geleceğe yönelik en iyimser beklenti bizde çıkmakta ve yine bilindiği gibi en kötü ekonomik verilerde maalesef aynı topraklardadır. Bekir Coşkun bir yazısında şunu bir toplumsal delirme işareti saymaktadır. “Hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.” diyor Krishnamurti.
Nasıl bir yorum ya da eleştiri yapılırsa yapılsın, olay ne kadar vahim olursa olsun, “Ama iyi şeyler de oluyor” korosu her daim pusuda beklemektedir. “Ekonomik koşullar, biz böyle değildik. O katili bu noktaya getiren sebeplere bakalım. Sonuç önemli değil. Değerler yitirildi, sakın o katile de kızma, yargılama, ayrıştırma, nefret-öfke söylemin olmasın, ay çok ayrılıkçı ayrıştırıcı, birleştir bakiyim ayrıştırma, seni seni vs…” densiz ağlaşmaları aynı kafada devam eder. Örneğin gelişime ayak direyen ağa, bey tipi feodal yapıyı evirir çevirir biraz sosyoloji sosu kor, biraz tarih, ekonomik alt yapı baharatı ile satmaya kalkışır. “Sosyal yapı, tarım toplumu önemli, nüfus o yüzden. Yarısı ölüyor. Bir bak sorunun temeline bin yıl öncesine.” şeklinde haklılık payı geçmişte olan ancak günümüze uyum sağlayamamış onca karın ağrısı sebebi sıralayıp, hiçbir çözüm önermezler.
“Sokakta birine sorsan “cumhurbaşkanlığına hazır mısın?” diye. Beni niye daha önce cumhurbaşkanı yapmadınız diye kızar.” diyor Selahattin Duman. “Ne iş olsa yaparım ağabey” klişesinin gerçek anlamı “hiçbir işten anlamam ağabey”dir. Denildiği gibi: “Akıllı insan her şeyin farkına varır, akılsız insan her konuda fikrini söyler.”
Kendine yeten insan oğlu yaygara yapmaz, alaka odağı olmak beklentisi ile her olayı kullanarak boynunu büküp alaka delisine dönmek için kendini küçültmez. “Çocuğum hasta, öksürüyor” diye yaygara yapıp, duygusal istismar tavan yapmış halde alaka bekleyenler, bir yakının ya da kendinin en küçük rahatsızlığını megafonla ona buna duyurmaya kalkan rahatsız insancıklar çokçadır.
Bir eş olduğunu unutan anne ya da babanın, çocuğa gözleri seğirerek odaklanıp delirmesi muhtemeldir. Hamilelik sırasında veya sonrasında farklı rollerini dengelenemeyenlerin sonu hüsran olmaktadır. Hem çocuk hem aile çoğunlukla problemli olmaktadır. Çocuğunu bir oyuncak ya da hayvan yavrusu zannetme hastalığı, adam yerine koymayıp çeşitli zırvalıklarla gelişiminde onaramayacağı yaraları açma ebeveynlerin yanlışlıklarındandır. Hamilelik sürecinde prim yapan anne ve baba adayı bir anda pamuklara sarılıp sarmalanır. Anlamsızca ve delicesine alaka gösterilmeye başlanır. Hatta salya-sümük her vesilede ağlanır. İlgi açı, karakteri oturmamış bir anne ya da baba adayı da hayli fazlacadır. Onlara göre bu tip her durumun keyfine bakılır ve kullanılır. Her konuda “bu böyle olmalıdır” dogmatik hastaları burada da mevcuttur. (Allah insanı bu tip ezber yaşam biçimlerinden ve onların kör takipçilerinden korusun.) Akordu iyi olmayan ailelerde hamile bayan süreci ele geçen bir fırsat görüp, dokuz ayı eşinin burnundan fitil fitil getirir. Ahmak baba adayı da daha önce eşini yerle yeksan görürken birden ulvi bir melek haline gelir ve dokuz aylığına hanımın paspası olmayı kabul eder. Sonra, süreç bitince rövanşı fazlası ile alınır.
Didikleme en rahatsız edici şeydir. Eşler veya farklı aile bireyleri birbirlerine direk söylemekten biraz çekindikleri konuları sürekli didik didik yiyerek aktarırlar. Söyleyemediklerini rüyaları kullanarak muhatabını didikleme taktiği de ayrı bir enstrümandır. Anlatılmak istenen anlaşılmadı ise didiklemenin dozu giderek artacaktır. Kişinin içini şişirip ifrit eden bu deli baskı en sonunda bir noktada patlak verecektir.
Sevginin saygıyı da içerdiğini idrak edememişlerden eşinin sözünü kesip, onun yerine konuşunlar, ses yükseltip insanların içinde küçük düşürenler, yolun ortasında bağıra bağıra kavga edenler mi dersiniz; kocasını kendi istediği şekilde giydirmeye kalkma hastalığı mı; eşlerin karşılıklı bir fikir çatışması sonrası mide bulandırıcı, tiksinç bir surat ifadesini takınıp çocuk gibi küsmeye kalkması mı.
Başkasının kişi için kullanabileceği kelimeleri yüzsüzlükle kendi kuranlar bundan sonra çokçadır: “Benim kalbim büyüktür, dürüstümdür, art niyet aramam, akıllıyımdır, zekiyimdir, çok güzelim veya yakışıklıyım” Kendine güven ayrı, şunu hissettirmek ayrıdır, ancak ardamarı çatlatıp şunu megafonla önüne gelene duyuru etmek ayrıdır.
Aileye ve yakın çevreye kendini kabul ettirme ve ispatlama çabası insanı içten kemiren bir yarıştır. Bir çeşitli saygı göremeyenin ömür boyu debelenmesi sürer gider. Evlatlarını daha küçükken saymamış, onları birey olarak görmemiş kitleye değer verip yaşça büyüyünce sadece onlar için çabalamanın anlamı yoktur. Ailede olumlu olmayan etkilerin özellikle bilincine varıp, onların bireyin hayatını yönlendirmesine izin vermemek gereklidir. Proaktif olmak burada da önemlidir. Etkiye tepki değil, kişinin kendi hür yolu ve seçimi önemlidir. İnadına yaşamak yorucu ve üzücüdür.
İyice yaygınlaşan halk arası amiyane tabirle geyikleri ise şöyledir: klasik “Hastane yemeği yapıyım o zaman size” söylemi (Vıcık vıcık olmayan, yağı az, tuzu az olan normal sağlıklı yemeğe dengesiz beyinlerin yaklaşımı bu şekildedir. İlkel mantık güzel olsun yemek deyince içine ne buluyorsa fazlaca katar. Etsiz yemek de zaten olamaz. (Et tabiî ki kırmızı ettir, “beyaz et adamı bozar”) Bir kalıp yağ, tuzluğun yarısı kadar tuz, kaşık kaşık salça sonucu oluşan şap gibi bataklıktan ne çıkacak diye bakılan kırmızı renkli yoğun sıvıda yüzen kolesterol zengini bulamaç, işte zengin yemeğidir).
“O, çok hassas, o naif, o ağlak, o kırılgandır.”(altyazı: sinir hastasıdır); “Kızımıza/oğlumuza iyi bak, iki elim yakanda, gözüm üzerinde haa” embesil söylemi; önüne gelene “Ama sen topluma mal olmuş birisin…” zırvalaması; “Oğlan doğuran öğünsün” demişler diye gerilen oğlan annesi; “Et tırnaktan ayrılır mı” budala akrabacı mantığı(bu kör ve sağır mantığa göre kan bağı her şey demektir, atılan kazık, her çeşitli hile hurda, haysiyetsizlik, “Barışın, barışın bak et tırnaktan ayrılmaz” diyen yılışık kitlece sineye çekilir); kişiyi en çok bileyen söz: “Başına gelince görürsün, başına gelmeden büyük konuşma.” saçmalama denemesi; askerlik görevini yapmakta olan bir genci bekleyen ailesine söylenen: “Ooo geçer, geçer bitmiş zaten. Abartma oh rahatmışsın da.”hayâsızlığı; “Öp bakiyim elimi” diye çocuğun ya da gencin ağzına elini çarptırma ahmaklığı; eve girer girmez “Merhaba, camlarda kirliymiş, bu ne toz masada” densizliği; her beyan sonrası yanan şiş ve kebabı kurtarmak için söylenen:“Bu amacını aşan bir ifade olmuş”; “Demek ki isteyince oluyormuş.” geyiği sadece bazı örneklerdir.
“Osmanlı da Osmanlı” söylemleri iyice abartıldığı ve Osmanlı hayranlığının bazılarınca zıvanadan çıktığı bir dönem yaşanmakta. Nerede ise “kurtuluş savaşı boşuna yapıldı” denilecek münasebetsizce. Oruç tutan biri bikiniyle denize girerse orucu bozulurmuş fetvaları (Adaba aykırı diyor erbap ). Allah yerine hüküm vermeye kalkan namus, ahlak pazarlamacılarının türeme hızının arttığı, “Ar, namus kalmadı. Ah ah…” söylemi sahibi ahlakçıların tavan yaptığı bir dönem. Bu yapı şöyle der: “Teslim ol, düşünme; ben senin yerine hallederim gerekirse, sen biat et gerisi kolay, yorma kendini, ben yerine karar veririm, sen zahmet etme. Sen hürmet et kendi dışındaki iradeye, bizden de Bilmukabele”. Bu yapı zihinlere itina ile nakşedilir.(işlenir) Bir şairin dediğini çok az değiştirerek şöyle denebilir: “öyle gereksiz insan oğlu tanıdım ki, zaten yoktular”.
olumlu olmayan bir yorumda bulununca hemen: “Sen önce kendinle barışıp, kendini sevmelisin, kendini sevmiyorsun o yüzden…” şeklinde söylenenin içeriğinin haklılığını görüp şunu defedebilmek için direk ilkokul çocuğu kafa yapısı ile karşıya “sen de” şeklinde saldıranlar çokçadır. Elbette kimse sütten çıkmış ak kaşık değildir ancak bu tip “ama sen de”ci güçsüz yaklaşım sığ kimselerin en basit eleştiriye karşı, savunmayı saldırı ile yapma taktiğinden ileri gelir.
İlle de otomobil ile bırakma hastalığı, sıkça görülen bir rahatsızlıktır. Taksiye bindirmeyip her yere ben şoförlük yaparım mantığını anlamak mümkün değildir. Annesinin karnından otomobil ile çıktığı için en yakın mesafeye bile otomobil ile gitme görgüsüzlüğü; “alınca durmadan kullanmak zorundasın, yoksa otomobil alma” bir tahtası eksik söylemi sahipleri de mevcuttur.
Mahalle kavramının zorlandığı yapılarda, kişiden mahalle esnafından sanki iki katına kazıklanmak zorundaymış gibi bir beklenti mevcuttur. Alışveriş beklentisi karşılanmazsa esnaf tarafından küskün ve somurtuk bir bakışla karşılanma yaşanabilmektedir. Mormonlar gibi sözde dayanışma ve paylaşma mantığı ile her yere yüz kişi ruhunu evde bırakıp boş kalabalık şeklinde yapış yapış gitmenin de anlamı yoktur. Bir konuyu anlatırken konuyu “her şey gaz ve toz bulutundan başladı” diye bir yılda sakız gibi çeke çeke anlatmanın da manası yoktur. Ne tür müzik çalarsa çalsın ellerin çırpılması da çok ilginç bir harekettir. Yenilen her şeyi sadece ekmekten oluşan bir bohça içerisine tıkıştırarak yemek de nahoş bir alışkanlıktır. Saygı da el pençe divan, boynu büküklük değil, medeni bir kibarlıktır.
Birinin kişiye gereksinim duymasından zevk alan kayıp ruhlar; görülmek için dolaşan görgüsüzler; eş veya arkadaş seçiminde sadece “Yes men” tipi onaylayıcı arayanlar; dünyadan bihaber boş insancıklar; turşu suratlı dünyaları ben yarattım havasında nazlı pozlu şahsiyetler; aşırı disiplin veya aşırı rahat ailelerden topluma sirayet eden problemli çocuklar, tüm olumsuzluklar bizi bize yansıtır. “Kötü bir şey gördüm” diyenin önce “aynaya bakmış olmayayım” diye kendine sorması gerekir. “İyilik harekete geçmedi mi kötülük kazanır” denir. Mücadele etmek için de kötü görülmeli, tanınmalıdır. Görmezden gelmek, yok saymak, salt sevgi, iyilik nutukları atmak yeterli değildir. İnsan insanın aynasıdır.
Arayış hiç bitmez, her daim sürer. Düşünen insan çevresini, dünyayı takip eder, sorular sorar. İyinin de kötünün de birin zıt kutupları olduğunu bilir. “Kulağının üzerine yat. Duymazdan gel.” şeklinde yaklaşımlara kapılmaz. “Düşünen insan ya da malı kıymetli olan bağırmaz” denir, o fikrini, yolunu paylaşır. İnsanlıktaki olumlu olmayan değişimi izlerken bir an kehribar içinde sıkışmış bir böcek gibi çaresiz hissetse bile kontrolünü asla kaybetmeyip, umudunu yitirmez. O her kederin er ya da geç kurtuluşla sona ereceğini idrak etmiştir.
Yolcu, yolunda karşılaştığı kimselere önyargısız bakabilir, sirke çıkana sirke, bal çıkana bal muamelesi gösterecektir. Bir kişi hakkındaki izlenimler önemlidir ancak eyleme dönüşmüş deneyim çok daha önemlidir. Altın kural: “kendin için istemediğini başkası için de isteme.”dir. Kendi ile barışık, insan gibi insan anlamaya çalışır. Niyet okumaz ve evrensel sevgi ile yola çıkar.
“Kusursuz insan olur mu, ideale kim ulaşmış, hiç uğraşma, olsa ne olur, bırakın bu işleri, vur patlasın çal oynasın, derin konulara ne gerek var, rahat olun, koyu verin gitsin”cinin sohbeti biraz futbol soslu, sığ siyasetli, bolca boş sözlü, küfrün bini bir para, cıvık kahkahalarla süslü, laubali bir anlamsızlık yığıntısıdır. (Bol küfürlü konuşmak ve küfre gülmek sığlığın önemli belirtilerindendir.) Öğrenmek, ilerlemek, değişmek, gelişmek ona alerji yapmaktadır. Sanat, bilim, kitap fazla haz etmediği konulardır. Ama her konuya cıvıkça atılmaktan da geri durmaz. Sanat, bilim, okumak normalde birer ağrıkesici iken bu şahsiyetler için başlı başına birer baş ağrısıdır.
Bir otomobil reklâmında söylendiği gibi: “Ruh zamanın ötesindedir. Tüm evreni bir anda kat edebilir ya da tüm evreni bir ana dönüştürebilir.” Yolda olan gerçek insan düşünce tarzını hiçbir bağımlık ile sınırlamaz. Özgürce, hürce ilerler. “Şu nasıl düşünür, örf/adet/ahlakçı yapı ne der, şunu kırmayayım diye şunu yazmayayım, evrene negatif enerji gidecek aman otosansür yapmalıyım, vs…” tarzı kendi hür düşünce sistemini gereksiz dizginlemelerle vakit kaybetmez. “Öteki, beriki, çevre ne der, peki ya gelenekler, örfler, şunlar bunlar” tarzı söylemlere popüler bir söylemle şöyle cevap verilebilinir: “Bana bunlarla gelmeyin.” Özgürlüğün bittiği yerde yalanların başladığını çok iyi bilir. Yaratıcı insan olmak önemlidir. Zafer için fedakârlık gerekmektedir. Bu dünyada çalışıp hizmeti olan zaten ölmeyecektir.
Bir düşünür için en kötü şeylerden biri düşünceyi kâğıda geçiremeden, unutmasıdır. Kendini bildiğinden beri her yerde küçük notlar tutan, tüm ömrü televizyondan, gazetelerden, kitaplardan ya da kişisel sohbetlerden not tutmakla geçmekte olanlardan biri olan yazar da aynı dertten muzdariptir. Ciddiyetin, sabrın, düşünmenin pek makbul görülmediği bir zamanda; okumak yerine bakmak, emek harcayıp derin analizler yapmak yerine kısa, çapsız sloganların rağbet gördüğü bir dönem yaşanmakta. “İlimden nasibi olmayanların kalbi mühürlüdür.” denir. Akıllar özgür olmayınca, beyinler düşünmeyince, taassup konuşur. Taassup mütalaa etmez, “bu budur” ile keser atar. Bu mayhoş at gözlüklü yaklaşım da akılcı değil, nakilcidir. Aynı şekilde, onu şunu dinden çıkarıp, putperest duyuru edip, “Şunu yaparsan dinden çıkarsın, şöyle davranırsan cehennemde ızgara olursun”cu merhametsiz yaklaşımın bu söylemlerindeki esbabı mucibe de kendilerini birey ile Tanrı arasına yerleştirme yetkinliğinde hissetmeleridir.
Bilimin yol göstericiliği, naklin değil aklın önderliği ve hep danışacağımız sezgi gücümüz ve vicdanımız ile yürüyeceğimiz kişiye özgü tam deminde yollarda, aradaki sarmaşıkları temizleyerek özün arayışı, perdeleri kaldırarak hakikat yolculuğu her daim sürer. Gerçek aydınlanmaya giden asil yolda anlayan, farkında olan, değişen ve iç yolculuğu sonucu kendini tanıyan birey, kendi kendini zaman içerisinde inşa eder. “Bir şeyin kabuğu kalınsa içi boş demektir, içi doluysa kabuğu incedir” denir. Ders almasını bilen yolcular için serüvenlerinde yaşadıkları sıkıntı ve acılar kişiyi olgunlaştıracaktır. Yolcunun yolu sadece kendini kurtarmanın değil, elele vermenin yoludur. Bir derdi olan anlatır, paylaşır. Sevgi ve balaka tam ortasında durduğu iki kavramdır. Dünyanın bizim onu düşlediğimiz gibi olduğunu, onun bir ayna olduğunu bilir. Yolcu, bilinçli her bireyin kendi hür yolculuğunda topyekûn aydınlanmaya, zincirin bir halkası gibi farklı bir katkı sunacağını çok iyi bilir. Herkesin birer ayna olduğu farkındalığına ulaşmıştır. Mikrodan makroya açılan bir dengeler manzumesi olan insanın önemini anlar, üzerine düşen görevi üstlenir, hayatına sahip çıkar ve yaşar. Dışarıda kendi yarattığı dünyayı bulur. Değişimin kendisinden başlayacağını bilerek değişir ki, dünya değişebilsin.
“Bütün dallar raks ediyorsa da hepsi farklı sebepten kımıldar…” Mevlana
Berk Yüksel














