Arama Yapın

Eğitim

Hangisi daha önemli, organik tarım mı, konvansiyonel tarım mı?


Bence ikilemlerin dışında bir cevap verilebilir.


?


İkisi de denebilir.


İkisi de mi?


Evet.


Tarım ve gıda sistemlerinin sürdürülebilirliği konusundaki çıkmazlarımızı yansıtması değil mi aslında bu ikilem?


şöyle ki daha da açarsak konuyu; geleneksel (organik) tarım mı, konvansiyonel tarım mı sorusuyla yaklaşmak da bizi bir çıkmaza sokmuyor mu? Çıkmazı bırakın resmen kamplaşma olmuş vaziyette desek daha doğru olacak galiba.


— Galibasını sil istersen.

Bilimsel sorgulayıcılık ki deneye dayanır malumunuz, yerini geleneksel olan her şeyi küçümseyen kaba modernizm ile sürekli, çatışan çağa uygun sanayi toplumunun ve bilimsel araştırmanın tüm başarılarını yadsıyan tepkici gelenekçiliğin aldığını ve bu çatışmanın bir sonuca varmadığını görmek!

Ötesi toplumun paranoya haline getirdiği “kitlesel şüphecilik” ve toplumsal öncelikleri göz ardı eden neo-liberal zihniyet ha babam körüklüyor bu çatışmayı.


Fırsatçıları ve dolandırıcıları hesaba katmamazlık etmeyelim abi.


Bir sebze ya da meyvenin organik yahut konvansiyonel olduğunun ancak tarlada ya da laboratuarlarda belirlenebildiği, organik ürün fiyatlarının da konvansiyonel ürünlerin oldukça üstünde seyrettiği bir ortamda hesabımız şaşar onları hesaba katmazsak abi.

Ve de tağabey ki kar devreye girince; tüketicinin korunması da üreticinin insafına kalıyor.


***

Bilimsel araştırmalara baktığımızda açıkçası konvansiyonel tarımdan azrail’imiz mi acaba diye kendimizi geri çekiyoruz ister istemez.


Alın size araştırmalardan örnek…


‘’ Mısır üretiminde yaygın olarak kullanılan “Atrazine” erkek kurbağalarda yüzde 75 oranında kısırlığa neden olurken yüzde 10’unu da dişileştiriyormuş..


İdrarda görülen pestisit (organofosfat) konsantrasyonları ile dikkat eksikliği ve hiperaktif bozukluk (ADHD) arasında ilişkiyi gözler önüne seriyormuş. ADHD de otizm, asberger konvansiyonel tarımın getirisi şüphesi ağırlık kazansa da …’’


***


Peki, organik tarım?


Organik gıda pazarından nasiplenme savaşı olabildiğince hızlı devam ediyor.. Dünya organik gıda bir hızla büyümüş ve sektörde bundan sonra küresel devler sahnede anlayacağınız.


—Her zamanki gibi mi?


- Aynen.

Tarlasında ürettiği organik sebzeyi mahalle pazarında satan küçük üreticiler?


Dünya piyasalarında silinip gidiyorlar, ülkemizde ise?


?


Belli pazarlar kurulsa da daha büyük bir pazar bu köy pazarlarını yutar gibi geliyor bana önlem alınmazsa.


***


İngiliz botanikçi ki kendisi organik tarımın babası olarak tanınır;Sir Albert Howard (1873-1947) İngiliz Sömürge yönetiminin görevlisi olarak Hindistan’a çağa uygun batı tarım tekniklerini öğretmek için gönderildiğinde, Hintlilerin kendi iklim ve toprak koşullarında en doğru seçimleri yaptıklarının farkına varıp, Hintlilere İngiliz tarımının yararlarını anlatmaktan vazgeçerek, İngiliz çiftçilere geleneksel tarım tekniklerinin yararlarını öğretmeye başlamış.
“The Dr. Oz Show” programıyla tanınan Mehmet Öz organik ürünler konusunda kesin tavır alan uzmanlar arasında imiş. Dr. Öz elma, armut, şeftali, erik, üzüm, patates, havuç biber gibi ince kabuklu sebze ve meyvelerde, marul, ıspanak gibi yeşilliklerde, et ve süt ürünlerinde organik mahsullerin tercihini tavsiye ediyormuş.

Avrupa Komisyonu Altıncı Çerçeve Programı tarafından desteklenen Avrupa organik tarımında ve düşük girdili tedarik zincirlerinde kalite, güvenlik ve maliyetler konusundaki beş yıllık bir çalışma (QLIF) organik ürünlerin vitamin mineral ve öteki besleyici faktörler yönünden konvansiyonel tarım ürünlerine karşı daha üstün olduğu iddia ediliyormuş. Organik ürünlerde ağır metaller, mikotoksinler, gliko-alkoloidler ve pestisit artıkları gibi tercih edilmeyen faktörlere de daha az oranda rastlanıyormuş.


***


—şöyle ki yine ikilemde kaldı vatandaş öyle mi?


— Aynen abi.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Selamlar,  

Tahmin edeceğiniz üzere, bu bloğumda sizlere, azmedip, sonunda aldığım pilates eğitmenlik sertifikasının haberini vermek istiyorum. 

Ben bundan sonra uzman bir pilates eğitmeniyim… 

Yaklaşık bir yıldır bu konu üzerinde çalışmalar ve araştırmalar yaptım şöyle ki pilates konusu üzerinde… Önce spor olarak başladım, sonra ruhumda ve vücudumda bıraktığı etkileri görünce, uzmanlaşıp, herkese öğretmeyi amaç edindim ve şu an itibariyle; sertifikalı, uzman bir eğitmenim. 

Katıldığım sertifika programının, inanılmaz etkileri oldu üzerimde. Herşeyden önce, diyaframımı nasıl kullanıp, ses tonumu nasıl ayarlayacağımı öğrendim. 

Bugüne kadar, ne konuşurken, ne yürürken, ne spor yaparken ne de durup dururken, doğru soluk almadığımı öğrendim. 

Doğru soluk almanın, aslında çok kolay olduğunu ama bir o kadar da çok faydalı olduğunu öğrendim. 

Doğru nefesin; ruhumdaki, şöyle ki iç dünyamdaki olumlu etkilerini bir kenara bıraktım, cildimde, saçlarımda, gözlerimde olan etkisini bizzat gördüm. 

Şimdi amacım; doğru soluk almayı herkese öğretmek… 

Bu bloğumdan sonraki bloglarımı, tamamen pilates ile ilgili olarak yazmak istiyorum. 

Ulaşabildiğim kadar büyük bir kitleye ulaşıp, sanal da olsa, pilatesin yapılışını, milliyet blog aracılığıyla öğretmek istiyorum. 

bundan sonra bu konuda yazı yazmamam için hiçbir sebep yok sebebi ben bundan sonra sertifikalı, uzman bir eğitmen oldum… 

Bu sözü defalarca tekrarlıyorum sebebi çok istediğim bir hayalimdi ve gerçekleşti. 

Pilates yaparken çektiğim kendi fotoğraflarımı ve videolarımı da bu platformda sizlerle paylaşacağım nasipse… 

Adım adım tüm çabalarımı ve mutluluğumu sizlerle paylaşmak, bana ayrıca büyük bir haz verdi. 

Bundan sonraki bloglarımda; pilates yazılarımla, pilatesin nasıl yapılacağını anlatan resimlerimle ve videolarımla sizlerle birlikte olmak dileğiyle… 

Sporu, hayatınızın bir parçası haline getirin. 

Sağlıklı ve mutlu günler diliyorum. 

SEVİLAY 

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Evet, bildiğimiz gerçekler ya da bildiğimizi sandığımız hayaller…

Hepsi ufuk çizgisine sürünmüşçesine kovalıyorlar bizi.Kim bilir belkide adımdan dolayı belki de kaderimden dolayı.Ama şunu biliyorum ki hayat bana daha bu yaşta neler öğretti.Koltuğa çıkmaya çalışan bebek gibi düşüyorum ancak kalkacağım bir değnek oluyor her zaman.şimdi bu değnek beni yaşama bağlıyor. Her insanda vardır bu aslında.Kimsi farkında olmaz bu gerçeğe ya da bunun farkında olmak istemez.

Başarıyı başarılı, başarısızlığıda başarısız yapan işte bu değnektir.Bir adımı yazamam bu değneğe,davranırlar benden önce bitişe. Ama yine umutluyum var he zaman bir emekleyenim, oşuyorum toprakta , ayağım bastığım sürece… Kim bakar belki toprak uzatır boyumu, yağmur sularıyla koşar arkamdan bir sel göz yaşı, hayatımı kovalar ömrü billah Aşık Olmaya taşı. Meyvem olur belki ilerde benden yararlı bir çocuk,kapar onu da alır en azından karnı doyar bir umut. Sarılmak isterim o çocuğa ama şimdi oldu boyum uzun,köklerim hareket edemez yere düzün. Ne oldu geçmiş isteğim şimdi kara tozum. Şimdi haykırmak isterim bir dağ kenarında ayağımdan akan suya sesimi, kulak verir şırıl şırıl kulağıma vurur. O da benim gibi kendi isteğiyle duramaz ama en azından benim de onun değneği olduğu rüzgar gibi yaşam değneğim vardır, o da Hayallerim…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Suriye’deyiz.


Aylardan nisan…


Kızlar yüzlerini kapattılar.


Sınıfa girdiler.


Kadın öğretmenler kapandılar.


Derse başladılar.


***


Yerine türbanı koyun.


Türkiye’de öğrenciler türbanlı.


Eğitimciler türbanlı.


Öyle bir şey.


***


Ne mi oldu?


Şam, peçeyi ilköğretim, lise, üniversite ve kamuda yasakladı.


Ama sokakta serbest.


Evde serbest.


1200 peçeli öğretmen bAşık Olmaya köylerle kentlere atandı.


Yetkililer, laik eğitim sistemini korumayı amaçladıklarını söylediler.


Kadınlar bilinçlenecekler.


Peçeden boşanacaklar.


***


Öfkelendi ampulcü vekiller.


Sinirlendi ampulcü bakanlar.


Kızdı Başbakan Kasım.


- Kötü örnek oldunuz bize, dediler.


- Peçeye dönün.


- Fakültelere onunla girilsin.


- Memurlar onunla çalışsın.


- Yoksa ilişkiyi keseriz.


- Mal satmayız.


Şam’a, peçeyi eğitim kurumlarında ve kamuda yasakladığı için su vermeyeceğiz.


http://www.ensonhaber.com/pecenin-islamla-alakasi-yok.html

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Bizim evin hemen yanındaki boş arsaya inşaat başladı. Arsanın yanında eski metruk bir ev var, kimse oturmuyor. İnşaatın sahibi tanıdık, eczacı Faruk. Temel kazısına başladılar, sabah kalktım gürül gürül makina sesleri, kuş cıvıltıları içindeki güzelim Haliç manzaramızın tadını kaçırdılar. Pencereden seslendim: Faruuk! Oğlum bu nası inşaat yahu? Hani bir kurban kesmeden iş mi olur? Faruk efendinin umuru değil: Boşver abla ya, kan görmye dayanamam! Gülüştük, eh sen bilirsin arkadaş. Mahallenin kedilerini bir telaş aldı, düzenleri bozuldu kuzucuklarımın. Benim Topiğim ve arkadaşı SARMAN var, dünya tatlısı gerçek bir sarman. İkisine pencerem hep açıktır, sarmanım gelir topikle ne oyunlar halının üstünde, beraber gezerler dışarda.


İnşaatın üçüncü günü, gece beton makinesi geldi. Haydaa! Gece yarısı beton dökecekler, yahu kediler! dediysem de dinletemedim. Saat 02.00 de bitti beton işi, benim topik korkudan hiç çıkmadı o gece. Sarmanı arıyoruz yok, bi daha sarı kedi var o da yok. Komşum Sabahat teyzeyle bizi bir telaş aldı, çıktık Sarman arıyoruz, yok. İnşaatın oralarda arıyoruz, cılıız bir miyav! sesi, aman Allahım! Pilli lambayı bir tuttum Sarmanım karnına kadar betona batmış, öteki sarı kedi de aynı şekilde.


Teyzeyle beraber betona bata bata girdik çıkardık ikisini de, garip yavrularım korkudan ve şaşkınlıktan gözleri büyümüş. Aldık ikisini de, eve getirdik. Yıkıyoruz ama tüylerine yapışmış, çıkmıyor beton.


Ertesi sabah bu Faruk geldi, bundan sonra allah ne verdiyse saydım sayıştırdım. Adam pişkin, kızma abla ya! diyor. Kardeşim günah bu hayvanlara, bak vebal altındasın. Al şu kedileri, yolla bir veterinere, senin yüzünden bunlar acı çekiyor! dedim. Yok umurunda değil, ee ALLAH seni bildiği gibi yapsın ne diyeyim? Sabahat teyzeyle taksi tuttuk, götürdük veterinere. Beton taş gibi, çıkmıyor. Veteriner de bişey yapamadı, bunları sık sık ıslatın yumuşadıkça makasla kesin dedi.


Sarmanım yavrum yatıyor, usulca ıslatıp makası elime alıyorum delleniyor, canı yanacak sanıyor. Diğerini de Sabahat teyze aldı evine. Saatlerce uğraşıyoruz, çıkmıyor pis beton. Öyle masum bakıyor ki yüzüme, içim yanıyor Sarmana. Topiğim hep başucunda arkadaşının, ayaklarını yalıyor, kendince çıkarmaya uğraşıyor o da betonları.


Kurban olduğum Allah, öyle yüce ki, öyle hesabı denk ki! İki gün sonra, sabaha karşı saat 5 de bir gümbürtü ile fırladık yataklarımızdan. Aman Allahım! zelzele gibi, her yer yıkılıyor adeta. Dışarı çıktık bir baktık, inşaatın yanındaki o metruk ev yerle bir olup inşaatın içine ve yola doğru yıkılmış. Yoldaki beş araç paramparça, yıkılan binanın yanındaki dükkanın yarısı çökmüş. Ortalık savaş alanına dönmüş, tüm mahalle sokaktayız.


Faruk efendi, boşverdiği iki masum kediciğin acılarının bedelini yaklaşık 60.000 lira araçların ve dükkanın hasarlarını karşılayarak ödedi, bu yeter mi bilmiyorum Allah katında ama, ben ona öfkeyle söylediğimde başını yere eğdi: Valla doğru söylüyorsun be hocam! diyebildi.


Şimdi Sarman ve tüm mahalle kedilerinin bayram günleri, sevgili Faruk efendiden hergün beş kilo haşlanmış tavukları, en ünlü markaların kedi mamaları geliyor. Tosun gibi oldu kuzucuklarıım! Sarman’ı çağırıyor yanına sokakta öyle komik ki: – Ulen deyyus gel bakıyım, var mı bi isteğin? Affettin mi beni? Aman gözünü seveyim Sarman affet oğlum! diyor. Sarman canımın içi, yılışık, adamın ayaklarına sürüyor kafasını ona sevgi gösterisi yapıyor. Yan gözle de pencereden baktığımı bilip bana bakıyor.


Aslanım Sarmanım benim! Küçücük varlığıyla kocaman adamlara hayat dersi veriyor ya, Ey güzel Allahım! Sen nelere Kadirsin!..

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Adamın biri, çıkmış bir ağacın üzerine…

Binmiş bir dalına başlamış bindiği o dalı kesmeye…

Tam da o sıra, Hoca Nasrettin oradan geçer, bakar bir adam, bindiği dalı kesmekte…

Hemen seslenir Hoca:

‘Kardeşim, o dal öyle kesilmez, dalla birlikte sen de düşersin aşağıya’!

Adam dinlememiş Hocayı, tabii dalla birlikte inivermiş aşağıya…

Adam bir ara sersemlik yaşamış…

Sonra aklı başına gelmiş, hemen koşmuş Hocaya ‘amca’ demiş:

‘Sen benim düşeceğimi bildin, öleceğim günü de bilirsin ‘!

Hoca ‘la havle’ çekip gitmiş yoluna…”

Şimdi, bizim başbakan da“Kürt açılımına ABD yol haritası” diyen, MHP Başkanına:

ispat edemezsen alçaksın, namussuzsun” demeye getiriyor!

İspat edemeyenler diyor ama lafın kime gittiğini, çocuklar bile anladı yani…

Bu bindiği dalı kesenin, söylenen söze şaşkınca karşılık vermesinden bAşık Olmaya bir şey değildir!

Görünen köy kılavuz istemez”, ister diyenin gözlerinden şüphe etmek lazımdır!

MGK bile üniter yapıya “dikkat!” demiş, demek ki, işin bu yönünden onlar da çekiniyorlar!

O zaman, Tayyip Bey’e de dikkatli olmak düşüyor ve “dikkatli ol” diyenleri de dikkatle dinlemek!

Ve de öyle eleştirenlere, kötü kokular alıyorum diyenlere adeta lafı ağızlarına tıkarcasına;

İspatlayamayan alçaktır, namussuzdur!”da dememeli!

Bu söylem o denli yanlış bir söylem ki bırakın sizi küçülttüğünü, sizinle karşınızdakinin arasını açmasını

Yetişen gençlik üzerinde de derin izler bırakır…

Hem demokrasiden dem vurup, hem böyle seslenmek…

Hayret doğrusu! Benim bu konuda bir saptamam var:

Başbakan bu giriştiği işte samimi ancak bu fikir onun kendi fikri değil.

Danışmanlarının ona telkin ettiği bir fikir bu…

Önce “Kürt açılımı” sonra “demokratik açılım” olan yaklaşım!

şöyle ki bu konuda daha derinlik kazanmamış başbakan!

Onun için eleştirilerden kötü etkileniyor oysa fikir kendine ait olsaydı eğer…

Eleştirilerden olumlu etkilenmenin yollarını arardı.

Böyle muarızlarını alçaklıkla, namussuzlukla suçlamaya çalışarak, susturmayı istemezdi.

Açıkça belli ki dikkatsiz davranılırsa bu sürecin sonu önce “özerkliğe” sonra da bağımsızlığa çıkar!

Biz buna benzer süreçleri yaşadık çünkü “tedbirli olmaya çalışalım” derken bundan yola çıkıyoruz.

Ne demiş Mehmet Arif “Başımıza Gelenler” adlı eserinde:

Batıl hem işe batıldır, müşkül o ki sureti hak şeklinde zuhur ede!”

şimdi Sayın Başbakan, size düşen bu “hak ile batılı ayırmak” yoksa bizlere kızıp köpürmek değil!

Yarın bu ülke sizin hatalı yaklaşımınızdan (Allah korusun),bölünürse…

O zaman sizi arasak da bulamayız aramızda da biz ne yaparız?

Öğrenme bilimi öğrenme basamaklarını:

Bilgi, kavrama, beceri, sezi gücü kazanma ve balaka transferi” şeklinde belirler…

Bugün birçok aydın sezi güçlerini kullanarak “bu iş tehlikeli” diyor…

Siz de şunu bir kere düşünseniz ne olur ki?

Önümüzde referandum var, halk burada başbakana dikkatli ol mesajı çekebilirse, inanın ki çok faydalı olur!

Saygılarımla…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Geçtiğimiz günlerde CNN Türk’te bir programa katılan ÖSYM başkanı Prof. Ünal Yarımağan, yapılan hatanın kendilerine ait olduğunu kabul edip ekranların önüne çıktığı için, öteki eğitimci konuklar tarafından ve program moderatörü tarafından teşekkür edildi.


Ülkemizin geldiği durum gerçekten içler acısı. Birinci olarak dürüstlük örneği gösterip, işi kıvırmadan, yapılanın hata olduğunu söylemek bundan sonra bu ülkede özlenen bir davranış olmalı ki öteki konuklar bu tavrı büyük bir jest olarak algılıyorlar. Dürüstlük her erdemli insanda olması gereken bir davranışken, sanki dürüstlük kolay bir davranış değilmiş sonucu çıkıyor maalesef ülkemizde. Sanırım dünyanın bAşık Olmaya bir yerinde olsa o teşekkürlere şaşırırlardı sanırım. Fakat gene de yapılan davranış bir çok bürokrat ve siyasetçiler tarafından yapılmadığı için herkese örnek olmasını temenni ediyorum


İkinci olarak ise ÖSYM gibi ülkemizde uygulanan sınavların birçoğunu yıllardır yapıp ve değerlendiren bir kurumda nedense her yıl birkaç sınavda ya hatalı sorular meydana geliyor, ya da hesaplamalarda bazı şeyler ‘’unutuluyor’’ ve sıralamalar değişiyor. Şimdi burada önemli olan doğru soruların bu yöneticilere yöneltilmesidir. Bu yıl uygulanan YGS ve LYS sınavların 2009 Haziran ayında açıklanmıştı ve ÖSYM bir yıldır bu iş üzerinde çalıştı. Tek işi sınav yapmak ve değerlendirmek olan bu kurum tüm bilimsel ölçme değerlendirme kriterlerini bildiği halde, neden yapılan işler tekrar bir başkasının kriterlerinden geçirilmeden basına açıklandı. Ölçme ve değerlendirme işlemleri gerçekten uzmanlık gerektiren işlemlerdir ve alanında uzman olmayanlar tarafından yapılması yapılan sınavın güvenirliğini düşürür. Şimdi ben burada bir şey daha sormak istiyorum, alanında uzman kadro bulunduran ÖSYM kendi uzmanlarını göreve alırken bir sınava tağabey tutuyor mu?


Yüz binlerce gencin üniversiteye girebilmek için ter döktükleri ve zamana karşı yarıştıkları bir sınavda, grup başarısının bireyin başarısını etkilediği bir sınav sisteminde yarıştıkları göz ardı edilmemeli, ve acaba öğrenciler aynı hataları yapsalar, sanırım geleceklerinden bir yıl kaybetmiş olacaklar. Örneğin bir öğrenci sınav anında heyecan ve sınav kaygısının etkisiyle kitapçık türünü kodlamayı ‘’unutsa’’ ve o öğrenci de televizyona çıkıp dürüstçe, yaptığı hatayı açıklasa acaba ÖSYM o öğrenci için o yıl ki puanlarda bir düzeltme yapabilir mi? Cevabı tağabey ki hayır. Başta da belirttiğim gibi bireyin sıralaması ya da başarısı grubun başarısından etkileniyor ve bir kişinin böyle bir şey istemesi birçok katsayının değişmesine neden olacak, sonuç olarak ta hem zaman hem de enerji (para) kaybı olacağından, böyle bir şeyin yapılması mümkün olmayacaktır.


Şimdi doğru soruyu soralım o zaman ‘’ÖSYM kendi personeline de sınav yapıyor mu?’’. Çünkü bu kadar hataların olduğu kurumda sanırım, alanlarında kendilerini geliştirmeyen ya da bAşık Olmaya sorunlar olduğunu düşünmeden edemiyorum.


Sınavlarda güvenirliği arttıranlardan birisi de sınav uygulayıcılarının puanladıkları kağıtların bir bAşık Olmaya uzman tarafından puanlanmasıdır ve bu da puanlama güvenirliğini arttırır. Tağabey ki de ÖSYM de puanlamalar bilgisayar sistemi tarafından yapılmakta fakat kriterler uzmanlar tarafından girilmektedir. Eğer siz uygun olmayan bir kriter girerseniz veya kriterlerden birini hesaba katmazsanız hata yaparsınız ve bu da sınavın güvenirliğine eksi olarak geçer. Burada ki hata şudur; yapılan işlemler ÖSYM’ nin kadrosu yeterli olmadığı için mi tekrar kontrol edilmeden kriterler ve datalar girildi ya da kadro sayısında sorun yokta personelin uzmanlıklarında mı bir eksiklik var. şimdi bu soruların önümüzdeki günlerde ÖSYM’ nin açıklayacağını umuyorum.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Kamuoyu SBS konusunda yanıltılıyor. 3 yıl boyunca sınav yapılmasını; Geçtiğimiz günlerde bunun, nihayet, yanlış olduğunun anlaşılmasına rağmen 2010-2011 öğretim yılında 7. sınıflara zulmün devam ettirilmesini; Sırf çocuklarımızı elemek için hazırlanan okuldaki bilgilerle çözülemeyecek “acaip” soruları kastetmiyorum. Maça 88-0 yenik başlandığını da. Onlar apayrı bir yazı konusu. Sınıf puanı hesabında gizli oyunu kastediyorum.

SBS’den en çok 500 alınabilir. Kaç çocuk bütün soruları yapabilir? Gerçekçi olalım. Sadece hem çok akıllı olup, hem çok çalışan, hem de özel yardım alabilen çocuklar bütün soruları çözebilirler. (Bu yıl 1088000 kadar 8. sınıf öğrencisinden neredeyse 80.000′i bütün soruları çözmüş. 80.000 çocuk çok geliyor insana ama, oranı yüzde 7 kadar. O çok özel çocukların yüzdesi o kadar işte.)

Öncelikle, bu “ayrıcalıklı liselere” girmek için 6-7-8. sınıflarda SBS notunun %70′ine okuldaki yılsonu ortalamasının %25′inin eklenerek sınıf puanları hesaplandığını ve sonra bu 3 sınıf puanının belli yüzdelerle toplandığını hatırlatalım. Bu geçmiş yıllarda uygulandı ve daha 2 yıl uygulanacak. SBS kalktı sanmayın, kalkan 6. ve 7. sınıflardaki SBS. Böylece bu yıl 6. sınıfa başlayan, görece şanslı, çocuklarımız için 3 yıllık ortalama hesabı olmayacak ama, okul başarısı hesabı hala geçerli. Bu yazıdan sonra düzeltilmesi için kamuoyu oluşur ve düzeltilir dilerim.

Benim bu yazıda değineceğim kamuoyundan gizlenen gerçek, okul başarısı hesabında yatıyor. Okul başarısının, şöyle ki ağırlıklı sınıf geçme ortalamasının %25′i SBS’den alınacak puana katılarak, sözde çocuğun yıl boyunca çalışmaları da dikkate alınıyor, herşey birbuçuk iki saatlik sınava bırakılmıyor.

Peki biz hangi düzeye “başarılı” diyoruz? Okullarımızda 100 üzerinden 70 alana teşekkür ediyoruz. %70 başarı bütün dünyada da iyi bir başarı olarak kabul edilmektedir.şöyle ki bu çocuklarımız “iyi”. Ama bu “iyi” çocuklar, bu başarı düzeyi ile asla bir Anadolu Lisesine giremeyecekler, bu gerçeği söylemekte olan yok! Neden mi? şimdi hesabı:

%70 başarıya teşekkür ediyorsak, SBS’den 500*70/100=350 almak da teşekkürü hak eden bir başarı olmalı. Ama öyle değil. %70 başarıyla bir öğrenci, sınıf puanına eklenmek üzere SBS’den en çok 257, 895 getirir ki, yetmez, hava alır!

Çünkü bu ayrıcalıklı liselere 400 üstü puanla giriliyor ve daha 142-152 puana ihtiyacı var. Var da öyle bir puan, okul başarısından gelemez. Okul birincileri bile okul başarısından en çok 131, 579 getirebilir. Öğrencimiz, okulda %70 başarılıydı %100 değil. şöyle ki 131, 579 düzeyinde bir puan asla getiremeyeceği en başından belli, getirebileceği, okul birincisinin not ortalamasına göre 90-100 cıvarında. Sonuç: %70 başarılı bir çocuk, en çok 258+100= 358 sınıf puanı alabilir.

%70 başarılı yavrumuza yıllarca çalışkan diye teşekkür ettik ama SBS’de “Yetersizsin!” deyip attık gitti. şimdi halkı yanıltmanın birinci ayağı bu.

Yanıltmanın ikinci ayağı ise okul başarı puanı. Bu ayakta gizlenen iki unsur var. İkisi de hakça değil, insanca değil, bilimsel hiç değil!

Birincisi her öğrencinin okul birincisiyle yarıştırıldığı gerçeği. İkincisi de her öğrencinin, kendisinden zayıf veya iyi olduğuna bakılmaksızın, bütün okul birincilerinin arkasına itildiği gerçeği.

şunu sözde bilen var ama hesabını yapıp, sonuçlarını açıklayan, bu büyük haksızlığı ortaya döken yok! Çocuklarımız bu gerçeği kavrarlarsa vay çalışkanların, okul birincilerinin haline!

Anadolu Liselerine girmede çok önemli bir payı olan yıl sonu okul başarı notunun nasıl hesaplandığının çok kişi farkında değil. Vicdanı olan herkesi isyan ettirecek bir haksızlık asıl burada yatıyor. Örnekle anlatayım:

Bir okulda çocuklardan biri kesinkes okul birincisi olacak. O birinci 100 ortalama ile yılı bitirsin. öteki çocuklar da teşekkürü hak etmiş olsun. şöyle ki okulun genel başarısı 70-84 dağılımında olsun. Şimdi bu çocuklarımızın alabilecekleri okul başarı puanına bakalım.

MEB e-okul sayfalarında ve ilgili mevzuatta belirtildiğine göre (SP tanımındaki ikinci terime okul bitirme başarısı şöyle ki OBP adını ben taktım)

OBP=(YUVARLA(((YBP/EnbYBP)*500);2)*0, 25))/475)*500;3)

Bu hesabı örnekle açıklayayım.

Okul birincisi (=EnbYBP) 100, teşekkürlük örnek öğrencimiz (Ayşe) 70 ortalama ile yılı bitirsin. O acaip “0, 25/475)*500)’lere takmayın, onlar sabit. Ayşe için OBP = (((70/100)*500)* 0, 25) / 475)*500=92, 12 dir.

Oysa Ayşe, o üstün çocuk hariç, başarılı çocuklarımızdan. Ama illa birinciyle yarışmak zorunda. şöyle ki SBS, okul birincilerine üstün bir ayrıcalık tanımaktan da beter edip, öteki çocukları birincinin notuna göre dibe itiyor.

Okul birincisi tam 131, 58 getiriyor SBS’e ek olarak. Aradaki ayırt 33, 46. Ayşe bu farkı kapatmak için SBS’de okul birincisinden daha fazla soru doğru çözmek zorunda. 33, 46′lık farkı kaç soru fazlası kapatır? Okul birincisi olan çalışkan öğrenci de armut toplayacak sanki!

Teşekkürü hak eden %70 başarı ile Ayşe, SBS’den 258 almışsa, zaten 258+92, 12=350, 12 veya 258+108, 36=366, 36 ile Anadolu Lisesine giremeyecek. 2009 yılı kesinleşmiş puanlara bakın inanmıyorsanız.

Ayşe’cik okul birincisinin 100 değil de, 85 ortalama aldığı bir okulda okusaydı 108, 36 okul başarı puanı alacaktı. (ve yine de okul birincisiyle arasında 23, 22 ayırt olacaktı). Ayşe yetersiz olduğu için değil, sadece ve sadece okul birincisinin notundan dolayı yüzlerce çocuğun gerisine itildi.

Bu arada bAşık Olmaya bir okulun birincisi o yılı 50 not ortalaması (YBP) ile bitirsin. Ve öteki çocuklarda 49 ile. 49′luk (44 kalır dikkat!) bu öğrencilerin okul başarı puanları 128, 947 olacak. Ayşe’cik 70 not ortalaması ile kendisinden zayıf, 49′luk bu çocuklardan 20 puandan fazla geriye düştü.

Ben ilköğretimdeki çocuklarımız yerine olsam, anlaşır, yıl boyu notları 50′de tutar, SBS’de kozumu paylaşırdım. Hem de okul sınavlarına çalışacağım diye vakit harcamaz, sıkıntıya gerilime girmez, rahat rahat SBS’e hazırlanırdım. Çünkü SBS’de başarılı olmak için okul eğitimi yetmez, özel teknikler öğrenmek gerek.

SBS’de gizlenen bu gerçek hakkında kamuoyunu bilgilendirmeyi borç bilirim.

SBS konusunda yazmayı sürdüreceğim, sebebi dahası var!

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Bir yazıyı yorumlamak bir iş yapanı eleştirmekte bir maharettir.


Yorum; katkı, öneri veya açılım saglıyorsa eyvallah yok sadece kuru kuruya saldırı veya desteksiz yanlışlama ise bunun hangi kalıba girdiğini ben bilmiyorum…


En iyi eleştiri daha iyisini yapmaktır, daha iyisini yapmadan sadece bir işi eleştirmek; sivrilerek farke edilme veya hayvani kıskanma güdülerine dayandığını düşünüyorum, farklı bir şey ise bilen yazsın öğrenelim.


Katkı, öneri, açılım, daha iyisini becermenin hiçbirini yapmadan saldırmanın insani bir izahi varsa bilen yazssın öğrenelim.


Milliyet Blogun yyaın izni verdiği bir sayfa gerçek veya sanal olabilir. İçerik MB editöryasından geçmişse ilgisini çekenler okuyabilir çekmeyenler okumayabilir. Bir sanal sayfaya yorumu eleştirisi olan o sayfaya gerekmekte olanı yazar ancak bir gerçek şahıstan sanal sayfanın (MB nin sormadığı) hesabını sormakta ayrı bir mantık, böyle bir anlayışı da birileri yorumlarsa onu da öğrenirim.


MBnin profesyonel yönetimi varken birilerinin kendini buranın sahibi veya otoritesi zannetmesi mümkün mü?


Yaşa yaşa gör tamaşanın, realitesiyle muhatap olma sürecindeyim…


ANADOLUDAN SEÇME ÖYKÜLER kitabının organizatörü ben değilim, finansörü ben değilim, aldığım verdiğim bir şey yok, oluşmuna sadece yardım verdim (ismi ve önsözü bana ait olunca), neler oldu, bana yazılan yorumlarda okuyun, siz siz olun sakın bir şeylere yardım vermeyin mazzallah…bir de organize etseydim neler olacak…


Hayırlar olsun…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

ikuynen Taystelu (Sonsuz Mücadele) bu, Helsinki de oynanan bir tiyatro eserinin adı. Oyunun karakterleri, Adem, Havva, Habil, Kabil , eşleri, iblis ve yüzlerce şeytan. Kabil yaratıcı hislere sahip olduğunu hisseder, kendine inanır ve dünyanın, insanlığın geleceği için bütün gücüyle savaşmaya hazırdır. Yakınlarına şöyle der; Yeryüzünün, küçük, zavallı solucanları, siz sadece sürünebilir ve titreyebilirsiniz. Korkunun çocukları olduğumuz için, dini de devamlı korku, titreme, şikayet ve dilenme olarak algılıyorsunuz. Eğer siz ruhen de gerçekten yaratanın çocukları olsaydınız, yere kapanmak yerine yukarılara uzanarak, büyüyerek, kendiniz birer hayat yaratırdınız. Bu oyunun ana fikri, insan hiçbir şey önünde eğilmemeli, sürünmemelidir.


İnsan hayatı, tükenmeyen bir kültür yaratıcılığıdır. Kendisi ve kendisi dışında olan güçlerle sürdürülen bir savaştır. Bu eser Finlandiya’nın ruhunu yansıtmıştır. Aydınlık gelecek için, memleketteki kültür seviyesi için yapılan acımasız, ısrarlı kültür savaşının ruhunu. Memleket yoksundur. Bir şey hariç her şeyden yoksundur. Emeğe karşı olan direnci, enerjisi. Finlandiyalılar asırlık emekleri, azim gerektiren çalışkanlıkları ile ‘ Bize taşlar ve bataklıklar düştü, biz de gocunmadan onları verimli toprak haline getirdik.’ Diye söylediler. Bu ülke de her şey küçüktür. Şehirler, elde edilen gelir fakat her şey derli topludur.


Finlandiya’nın kıt, taşlı ve ender tarlaları, nüfusa geçinebilmesi için yeterli ekmek vermiyordu. Ancak eğitime olağan üstü önem veriliyordu. Okullar sadece dış görüntüleriyle değil, temizlikleri ve hijyenleriyle de dikkat çekiyor. Büyük pencereli ve yüksek tavanlı odalar geniş koridorlar, muhteşem havalandırma, rasyonel ve rahat mobilya yerleşimi, oyunlar için geniş ve temiz bahçeler, bütün imkanları olan spor salonları. Bütün Finlandiya da böyledir. Çocuklar kışın ve yazın boş zamanlarında sporla ilgileniyorlar. Sağlıklı yetişiyorlar. Finlandiyalılar şöyle diyor, okul bizim en önemli varlığımızdır. Bizde ne sizdeki Ural madenlerinden, ne de Sibir altınlarından var. Doğa, nimetlerinden bizi mahrum etmiş, her şeyi kendi gücümüzle yapıyoruz. Vatandaşlarımızdan ellerinden gelen her şeyi kendi gücümüzle yapıyoruz. Bu yüzden fabrikalarda çeliği işler gibi okullarda gençleri işliyoruz. Her şeyi okullarımıza borçluyuz. Okullarımız elimizden alınırsa, bizler mahvoluruz.


Bu arada gazete ve kitap okumayı çok seviyor buranın insanları. Buralarda kimse kış uykusuna yatmıyor. İnsanlar acizliklerine boyun eğmiyorlar. Başkalarına güvenmiyorlar. Ne olacaksa olsun demiyorlar. Ormandaki taze ve canlı otlar gibi üzerlerine çökmüş kuru yaprakları atmak için çaba sarf ediyorlar. Memleket her şeyi ile yaşıyor. Pek çok hanım makale yazıyor. Toplumsal sorunları gündeme taşıyorlar. Siyasette dahi yer alıyorlar. Erkekler kadar kadınlar da toplumsal yaşamın içerisinde. Aile, evlilik, kadın sorunları önemli konular. Kesinlikle kadın ticareti yasak. Yasal bir tek batakhane yok. Alkolle mücadele ediliyor. Kasalar, votka paralarıyla doldurulmuyor. Halkın yaşamı, ekonomik, politik sosyal, entelektüel açıdan muhteşem bir düzene sahip. Halk inanılmayacak derecede dürüst. Halkın bütün işi kültürlerinin yüksek seviyede olmasını sağlamak.


Beyaz Zambaklar Ülkesinde Finlandiya böyle anlatılıyor. Peki biz neden bütün olanaklarımız çok daha iyi olduğu halde başarılı olamıyoruz? Biz okullarımızın ne dışına, ne içine nede içinde verdiğimiz eğitimin kalitesine bakmıyoruz. Tıkış pıkış sınıflar, toz, toprak, yazın sıcaktan, kışın soğuktan durulmaz halde bir ortamda çocuklarımızı eğittiğimizi sanmaktayız. Öğretmenler bile yaptıkları işe inanmıyorlar. Türk eğitim sistemi üniversite sınavında abc şıklarını seçebilme üzerine kurulmuş bir sistemdir. Böyle bir sistemi görüp de değiştirmek için hiçbir şey yapmayanlar, bu sistem üzerine rant çarkını kurmuş olanları tarih ağır bir şekilde yargılayacaktır. Kanımca çok cesur bir neşter atılması gerekiyor eğitim sistemine. Bizimde fabrikalarda çeliği işler gibi okullarda gençliği işlememiz gerekiyor. Bu ülke okulları elinden alındığı için böyle. Köy enstitüleri kapatılmasaydı bu gün çok daha farklı bir ülkede yaşıyor olacaktık. Köyde aylak aylak gezecek, kahvede ömrünü geçiren gizli işsizin bilim üreten bir profoser, dünyaca tanınmış bir yazar, her çeşitli haksızlığa direnen bir hakim, el etek öpmeyen, kimsenin avcuna bakmayan, düşünen, sorgulayan, üreten bireyler olduğunu düşünsenize nasıl bir ülke olurduk? Finlandiyalılar bile gıpta ile bakarlardı ülkemize bu gün bizim onlara baktığımız gibi…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks
Sayfa 1 de 3123»