Arama Yapın

Edebiyat

Bu sorumun 12 Eylül referandumu ile herhangi bir ilgisi yoktur.

O halk oylaması (adına halk oylaması demeye bile dilim varmıyor), bize özgü bir referandumdur.

Aktörleri, halat çekme oyununda olduğu gibi baştan belirlenmiştir. Bir tarafta evetçiler, karşı tarafta hayırcılar vardır.

Doping mubahtır. Bel altı vuruş serbesttir. Tehdit gırladır. Salya sümük seller gibidir. Oyuna, düşünenler alınmaz. Düşünenlerin yeri sadece seyirci tribünüdür.

Aktörler baştan belirlenmiştir. Yeni aktör tavlama çabaları tam gazdır. Aktör olmak istemeyen şimdilik tribüne, oyunun sonunda bertaraf olmaya baştan tutuklu edilmiştir.

Bu halat çekme oyununun, idrar yarışının sonucu; beyinlerde değil, play station’larda belirlenecektir.

Bizde halk oylaması böyle olur.

Benim derdim o değil.

Bir “evet”, bir “hayır” ne anlama gelir; bu beni daha çok ilgilendiriyor.

EVET…

Evet denince, birinci mantığıma gelen “evet efendimcilik”tir.

Evet efendim, sepet efendim.

Evet; düşünme arızalıların sepetindeki birinci el altı sözcüğüdür.

Telaffuzu kolaydır. Şıp diye söyleniverir. Kendisine evet denen, kasım kasım olur.

Kolaycılıktır evet.

Evette sorgulama yoktur.

Ya evet ya da evet vardır.

Nikah masasındaki gibi önceden programlı. Orada evet demezsen, muradına eremezsin; çoluk çocuk, han hamam sahibi olamazsın.

Öz çıkarlar vardır evetin içinde.

Evetseverlik, eyyamcılıktır. Çıkarcılıktır. Şakşakçılıktır. Hayhaycılıktır. Emriniz olurculuktur. Kaz gelecek yerden tavuğu esirgememe yalakalığıdır.

Hep ve ne pahasına olursa olsun evetçilik; insan insana, kadın erkek arasında, hatta uluslar arası ilişkilerde teslimiyetin, ihanetin, satıcılığın simgesidir.

Yapıcı değil, uzun vadede yıkıcıdır.

Evetçilik, ilahi bir komedidir.

Peyton Reed yönetiminde başrolünü Jim Carrey’in oynadığı “Yes Man” (Her şeye evet) adlı, 2008 yapımı filmi izlemiş miydiniz?

Carl Allen’i canlandıran Jim Carrey’in; kıçını yırtarcasına “evet”in gücünü kanıtlamaya çalışırken, sonunda yaşamının hiç beklemediği mecralara kaydığını, evetçilikten bitmez tükenmez fırsatlar, olanaklar beklerken ne gibi kayalara tosladığını da gördünüz mü?..

Evet, refleksiyon tanımaz, bilmez.

Evet kavramının altı boştur.

İngilizcesi “Yes Man”, Almancası “Jabruder” (Evetçi birader), Türkçesi “Evet efendimci”dir.

Evetseverlik, kulluktur.

Köleliktir.

HAYIR, başkadır kavram olarak.

Türkçe Sözlük’te birinci bakışta “evet” belirteci gibi kısacık tanımıyla biraz gariban duruşu vardır.

Ama “evet”e göre daha şanslıdır. Çünkü -sanki kaderin cilvesi- Arapçadan aldığımız sesteş “hayır”dan (iyilik) örneğin “hayırlara vesile olsun” gibi umulmadık bir topçu desteği alır. Hayır işlemek, hayır sahipliği, hayırperverlik, hayırseverlik güzeldir. “Hayra alametler” beklenir, özlenir. Evetdua yoktur, ama hayırdua vardır. Kurbanlık koyun pazarlığının sonunda hayırlaşılır.

Dil oyunlarını bir yana bırakacak olursak:

Hayır; sadece ve illa ve inadına muhalefeti simgeleyen sözcük değildir.

Hayırcılık, hayırlıdır. Önüne konan her yemeği yememektir. Sorgulayıcı olmaktır.

HAYIR’ın kökeninde septisizm (şüphecilik), onun da kökeninde rasyonalizm (akılcılık) yatar.

Hayır, dogmatizmin (bizde bunun adı zaman içinde “beleşçilik”, “nemalanmacılık” oldu) panzehiridir.

“Hayır”, her türlü dünya halinde yanlış girilen güzergahlara konulması gereken birinci trafik levhasıdır.

“Hayır”; araştırmadır, soruşturmadır, sorgulamadır. Eleştirel bakıştır.

“Onu öyle demezler”in, “Yok devenin başı”nın enstrümanıdır.

“Hayır”, tereddüdü olan aklın denge ilacıdır.

“Hayır”, uzun vadede yapıcıdır, kurucudur, geliştiricidir.

EVET olsun, HAYIR olsun…

İkisi de öyle ya da böyle derindir.

İki mühüre, bir pusulaya sığmaz.

EVET kulun, HAYIR bireyin el altı sözcüğüdür.

Kaynak: Esin kaynağım, “hayır” diyenin aklına laf eden Egemen’dir.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Büyük yazar Sabahattin Ali’nin bir hikayesinde geçer.

Yanılmıyorsam bir çingene genç, bir çingene kıza delice aşık olmuştur. Ancak kız tekerli sandalyeye tutuklu bir engellidir. Çocuk kızı çok sever, hayatını birlikte geçirmek ve onunla evlenmek ister. Her gün, her gece kız için yanır tutuşur, kız onun aklından çıkmaz, ama hangi tanıdığa, hangi dosta, hangi aile üyesine, hangi çarşı pazar esnafına açılsa yanıtlar benzerdir:

-O kız engelli, bu iş olmaz.

-Bu işin peşini bırak, mutlu olamazsınız.

-O sandalyeye mahkum, sen sapasağlamsın, bir ömür yapamazsınız!

Çocuk ona da açtığında sevgisini, kendisini çok seven kızdan da benzer bir yanıt alır:

-Ben sakatım, sandalyedeyim, sense sapasağlamsın, olmaz, çok istiyorum ama yapamayız!”

Delirir neredeyse çocuk. Kavuşmalıdır sevdiğine. Çıldırır. Çözüm gelemez aklına.

Çocuk çalıştığı iş yerine gider, bilerek ve isteyerek kolunu makinenin altına sokar. Kanlar fışkırır metale kaptırılmış kolundan, ve çocuk, bilerek, isteyerek ve çok sevinerek kolsuz kalır.

Bir bAşık Olmaya hikaye Roberto Benighi’nin Le Tigre e la neve (Kar ve Kaplan) filminden.

Bir Hindu hikayesi olduğu söyleniyor. Ortadoğu’ya taşınmış. Filmde şöyle bir diyalogla anlatılıyor:

-O çok yaşlı biri, belki de beni unutmuştur. Babam hep onu örnek verirdi bana. Her zaman, asaletini kimsenin aşamayacağını söylerdi.

- Neden, ne yapmış ki?

- O da bir şair. Gençliğinde çok aşık olduğu bir kadınla evlenmiş. Evliliğinin üzerinden bir süre geçmiş, kendisi savaştayken bir mektup almış, karısının çiçek hastalığına yakalandığı ve bir daha düzelmemek üzere şekilsizleştiğini öğrenmiş. Haberi aldığı anda, Al-Djumeili
gözlerinin ağrıdığını söylemiş. Sonra da kör oldum, demiş. Ve 12 yıl sonra, karısı öldüğünde
Al-Djumeili yeniden gözlerini açmış.

İki benzer hikaye… İki benzer duygu.

Dünyanın hikaye edilen herhangi bir yerinde, herhangi bir kültüründe bu hikayeler o duyguyu tanıyanları şaşırtmasa gerek.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

BABA SÖZLER


Kişi vardır odundan sanat eseri yapar
Kişi vardır sanat eserini odun yapar
fetullah inam


Çalışacağın yaşta dinlenirsen
Dinleneceğin yaşta çalIşIrsIn
fetullah inam


Söz vardIr dostluğa kapI aralar,
Söz vardır dostu derinden yaralar
fetullah inam


İstersen cehenneme odun toplarsIn
İstersen cennette gülü koklarsIn
fetullah inam


DavranIşIn gitmez ise ne insanIn,
ne Allah’In hoşuna
FaydasI yok, ne oruç tut. Ne namaz kIl boşuna
fetullah inam




Gözünü hIrs bürümesin,
haram katma ekmeğine aşIna.
Unutma! Bir gün seni de koyacaklar
o musalla taşIna
fetullah inam


mekke’ye gitmek ile olunmaz hacI
hatta ki başIna takmadIkça islami tacI
fetullah inam


BaşIna baktIm dört dörtlük önsöz
sayfayI açtIm ki oynuyor dansöz
fetullah inam


Allah muhtaç etmesin; hiçbir babayI
EvladIn maaşIna
SağlIğInda kIrmIşsan, artIk çok geç,
YanağInI sürerken naaşIna
fetullah inam


Nice yiğitler gördüm, onca düşman baş etmez
Bir kaşIk düşmanına inan ki gücü yetmez
fetullah inam



Bu şehit ne ilktir, ne de son olur
Bu vatan uğruna bu millet feda olur
fetullah inam


Ne kadar yükseğe oturursa otursun,
Alçak yine alçaktIr.
fetullah inam


İhtiyacIn sInIrI vardIr
İhtirasIn sInIrI yoktur
fetullah inam


eldekiyle etmez isen kanaat
ne servet kalIr ne de koca saltanat
fetullah inam


SEN NE ŞAH’SIN NE DE PADİŞAH
SEN GÖREVLİ MEMURSUN, HADDİNİ BİL KÜSTAH
FETULLAH İNAM


riyakar odur ki; fukarayI içeri almaz
zengini görse izzet ikram etmeden salmaz
fetullah inam


bir aileyi kötü evlat
bir yiğidi arsız avrat
bir şoförü aşIrI sürat
bir esnafI asIk sürat
mahveder
ANONİM

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Piyasaya çıkmamış bir romandan alıntı pasajlar aktarmak istiyorum bugün sizlere. Romanı okurken içindeki çeşitli yerlerinden alıntı yaptım. Yazarının bilgisi dahilinde. Romanın adı HATTAT.


***


…Ağaç ustasının ağacı işlemesindeki amaç, ona eziyet etmek isteyişinden değildir. Usta; rendeler, bıçkılar, keserler kütüğü. Bir nesne çıkar ortaya, çıkan nesneyi ipeksi dokunuşlarla cila bezinin pamuksu dokusuyla ovalar. Sanki ondan af dilermişçesine, o dokunuşlarla hayat verecekmiş gibi, ahenkle cilalar. Usta cilaladıkça ve ovdukça parlaklığı artar, nesne güzelleşir. Ustaya göre işlenmiştir kütük. Değerlidir artık; lakin, ağaca sorulduğunda acı çekmiştir, ızdırap duymuştur. Kemiğinden eti ayrılmıştır.


Ağaç sorar:


Ey! İnsan. Bende senin ederini artırmak için seni kessem, yontsam ister misin?…

***


…Şayet yaptığın iş seni nirengi noktandan uzaklaştırıyorsa; ya senin yaptığın işte bir kusur vardır ya da izahatında ve izanında…

***


Yaşamda hiç kimseyi rakip görme. Bu gaflettir. Rakip gördüğün kişiyi alt etmek için bürüneceğin hırs, seni insanlıktan çıkarır. Davranışlarını bulanıklaştırıp siste yürümeni getirir sana. Siste yürüyen insanın uçurumdan düşmesi an meselesidir.

***


İnsan ömrü pamuk ipliklerinden oluşmuştur:


Doğduğunda, parmak kalınlığında saç telleri kadar ince pamuk iplerinin birleşmesiyle hayata bağlıyken, geçen günlerde bu iplere yenileri eklenir.


Normal insan bedeninin gelişimine parelel olarak ipte kalınlaşır. Ancak; gün gelir ipe eklemeler durur. Durağanlığın devamında beslenmesi kesilen ipten kopmalar olur. En son tel kalıncaya kadar devam eder. Son nefeste son tel de kopmuş olur.

***


Hırsızlık yapan kişi kendi maddiyatına bir kazanç sağlamıştır. Elinde tuttuğu ve sattığında karşılığında para kazanacağı bir eşyası olmuştur. Kendi yönünden mutludur.


İnsan kendi hayatının hırsızı olmuşsa; ne elinde bir kazanç vardır ne hayatı kalmıştır. Hem hayatını kaybetmiş hem de hırsız olmuştur.

***


Hat yoldur. Hattat yolcudur.


Yolun nihayeti O’dur.


Başlangıcı sensindir. Başlangıçtan sona doğru eriyip berraklaşarak O’nun rengini aldığında bundan sonra Hattat olmuşsun demektir.


Elif her şeyin başı ve her şeyin sonudur. Elif’i dirhem dirhem bölüp Elif’in noktalarından diğerlerini çizersin. Elif’i anlamalısın. Elif olmalısın. Elif şahadettir. Tekliği simgeler. Sen Elif’i hissettiğinde, onda kaybolduğunda benim sana verecek dersim bitmiş demektir.


***


- Madde nedir?


- Madde: Farağabey hazretlerine göre Allah’a uzaklıkta en uzakta bulunur. Maddeler kendi içinde hareket etmektedir. Görüldüğü gibi durağan olmayıp hareket halindedir. Madde boyutunun sadece algılanması onun var olduğu anlamını taşımaz, aynı zamanda var olmaya da bilir.


- Neden?


- İnsanların akılları sınırlar içerisine hapis edilmiştir. Sınırların bittiği noktada madde yoktur. Maddenin yok olması insanın akıl yanılsamalarının yok olmasını gerektirir.


- Nasıl?


- Madde içinde bir hareketlilik varsa o zaman madde yaşamsaldır. Bir gücü ve kuvveti vardır. Bu kuvvet kendinde var olmayı gerektirir. Kendinde var olanın dönüşümler geçirmesi tabidir. Dönüşümleri esnasında, yeni bir madde, yerine bAşık Olmaya bir madde alır. Burada maddenin yanılsamalardan ibaret olacağı o anda ne görünüyorsa onun olduğu ortaya çıkar. Bir an sonra bAşık Olmaya bir şey olan sadece yanılsamadır.


….


Yazarın notu: Değerli MB yazarları: Okuduğunuz pasajları değerlendirmenizi sizlerden bekliyorum. Öneri ve tenkitlerinizin yazımı (romanımı) geliştirmeme yardımcı olacağına olan inancımla şimdiden yorum yazarak katkı sağlayan tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

ZAMANA SEVDALI BİR ŞAİR

Ahmet Hamdi Tanpınar

Fuat OVAT

Kırılmış dal uçlarından mehtabı bir masal meyvesi gibi paylaşmak. İlle de, Bursa’da Zaman: Su sesi ve kanat şakırtısından billur bir avize…
“Ne içindeyim zamanın,/ Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre geniş bir ânın/ Parçalanmaz akışında.”
Ahmet Hamdi Tanpınar adını duyunca mantığıma birinci bu dizeler gelir hep, Bursa’da Zaman şiiriyle birlikte. “Az ozan onun kadar şiire saygılı kalmış, şiire onun kadar cömertçe, karşılıksız canını, zamanını ve bütün titizliğini komuştur. (…) Onun için şiir bir şeye ulaşmanın aracı değil, ulaşılacak şeyin tâ kendisiydi.” (2)
İstanbul’da doğan Tanpınar değişik illerdeki ilk, orta, lise öğreniminden sonra Edebiyat Fakültesini bitirir.
1923–1932 yılları arasında, Erzurum, Konya, Ankara liselerinde, Gazi Eğitim Enstitüsünde edebiyat öğretmeliği yapar. 1939’da İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olur. 1942’de Maraş’tan milletvekili seçilir.
“Kişi, doğa ve evren üçgeni içinde, kendine özgü sözcük ve kavramların aracılığıyla, çoğun şaşkınlık, korku, kaçış temalarına eğilim duyan” (3) Tanpınar’ın şiirleri Dergâh, Milli Mecmua, Hayat, Görüş, Varlık, Ağaç, Oluş, Ülkü, İstanbul dergilerinde yayınlanır. Ahmet Kutsi Tecer’e 1937’de yazdığı mektupta, “Gelecek seneye bir şiir kitabı neşrine niyet ettim” (4) der. Ama bu niyet gerçekleşmez.
ŞİİR YAHYA KEMAL’LE BİTMİYOR
Tanpınar ve arkadaşlarına Yahya Kemal’in bir tavsiyesi olur: “Şiirden vazgeçin. Onu yapmayın, o benimle bitti. Müsaadenizle bendeniz o işi yaptım. bundan sonra yapamazsınız”.(5) Bu baba nasihatine kızar ama şiiri bırakmaz Tanpınar. Titizliğinden dolayı bir şiirinin bitmesi uzayınca, şiirin güç şey olduğunu söyleyen şair, “Şiir Yahya Kemalle bitmiyor, burası muhakkak, ama ben bu işi pek beceremiyorum” (6) der.
Şiirleri kitaplaştırma konusu, ilkinden yirmi dört yıl sonra, 1961’de Cevat Dursunoğlu’na yazılan mektupta da gündeme gelir: “Şiirlerimi kitap halinde basıyorum. (…) Kırk senenin kirinden ve pasından kurtulmak güç. Ne ise bir hale yola soktum.” (7) Temmuz 1961’de, Hasan Âli Yücel’e yazılan mektup Tanpınar’ın şiir seçme işini tamamladığını haber verir: “Ben bugün Şiirler’i matbaaya verdim; rahatladım”. (8)
OTUZ YEDİ ŞİİR
Altmış dolayında şiirinden ancak otuz yedisini 1961’de Şiirler adıyla yayınlar. (9) Bu kitabıyla Yeditepe Şiir Armağanını kazanır. Ölümünden sonra tüm şiirleri bir kitapta toplanır. Bu kitabın peş peşe yeni baskıları yapılır. Hemen bütün antolojilerde Tanpınar’ın şiirlerini görürüz.
100 Aşk Şiiri (10) adlı kitapta Tanpınar’ın, “Ne güzel geçti bütün yaz,/ Geceler küçük bahçede…/ Sen zambaklar kadar beyaz/ Ve ürkek bir düşüncede…” dizeleriyle başlayan Bütün Yaz adlı şiirine yer verilmiş.
Varlık Şiirleri Antolojisinde (11) Ne İçindeyim Zamanın, Bir Gül Bu Karanlıklarda, Bahar adlı şiirlerini görüyoruz.
Aşk Elçisinde (12), “Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak,/ Rüyalarım kadar sade güzeldin./ Baş başa uzandık günlerce ıslak/ Çimenlerine yaz bahçelerinin.” dizeleriyle başlayan Hatırlama’nın yanı sıra, Mavi Maviydi Gökyüzü, Yağmur, Ayna, Bütün Yaz adlı şiirler var.
Cumhuriyet Döneminde Türk Şiirinde (13), az önce andığımız Hatırlama, Mavi Maviydi Gökyüzü, Bir Gül Bu Karanlıklarda adlı şiirlerin yanında Bursa’da Zaman, Selam Olsun adlı şiirlere de yer verilmiş.
Çağdaş Türk Edebiyatında Unutulmayan Şiirlere (14) Her Şey Yerli Yerinde, Hatırlama, Bursa’da Zaman, Bütün Yaz, Ayna adlı şiirler seçilmiş.
Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisinde (15) ise, Ne İçindeyim Zamanın, Bir Gül Bu Karanlıklarda, Her Şey Yerli Yerinde, Hatırlama, Bütün Yaz, Mavi Maviydi Gökyüzü’nün yanında Sabaha Karşı, Bir Heykel İçin adlı şiirler de var.
ZAMAN VE TANPINAR’IN ŞİİRİ
“… titiz bir ustaydı Tanpınar. İşini seven, işini iyi bilen bir usta.” (16) Ne içindedir zamanın ne de dışında ama sımsıkı sarılmıştır zamana. Şiir adlarının bile çoğunda zamanla ilgili sözcükler daha birinci bakışta göz kırpar okura. şimdi onun ölmeden önce yayınlanan kitabına aldığı şiirlerden adı, birinci dizesi zamanı çağrıştıranlar.
Ne içindeyim zamanın,
Uyanma/Bu akşam, bu tenha saati ömrün,
Deniz ufkunda (batan güneş),
Yollar çok erken (akşamda silindi),
Siyah atlar/ Saçında gecenin soğuk rüzgârı,
Bir gül tazeliği (içinde her an),
Sesin (yıldızlı gecemdir),
Bursa’da zaman,
Hatırlama/ Sen akşamlar kadar büyülü sıcak,
Ayna/ Derin sularında bu ayna her an,
Bütün yaz/ Ne güzel geçti bütün yaz,
Karışan saatler içinde,
Bir gün İcadiye’de,
Ey kartal bakışlı (avcısı fecrin),
Dönüş/ Birden bire sanki çıplak,
Deniz/
Sayıkladığım deniz gurbet gecelerinde,
Sabah,
Sabaha karşı,
Akşam.
Sabah, akşam, gün, gece, batan güneş, fecir, erken, saat, ömür, taze, yaz, an, birden bire, zaman… Hep zaman. Zamana tutkundur adeta. Geçmiş zamanı, bugünü, gelecek zamanı, yarını, hepsini, bir pınardan kana kana su içer gibi yaşamak ister. Bir insan olarak ölümü kabullenememek, ölümsüzlüğü istemek mi bu peki? Tanpınar’ınki bundan öte bir şey: Andan, içinde bulunulan zamandan geçmişe ve geleceğe uzanmak, zamanı kaynaştırmak, ‘yekpâre geniş bir an’ yaratmak, bilinen, sıradanlaşan akışı değiştirmek, sonsuzluğu kucaklamak…
SÖZÜN VE İNSANIN ÖZÜ: ŞİİR
“Tanpınar’da şiir bir çeşit tapınmadır: Ama Tanrıya, dünya ötesine değil, insanın tâ kendisi olan Zaman’a, yaşanan gerçeğe yönelmiş bir tapınma.” (17) Sözün ve insanın özüdür şiir ona göre. Tanpınar varlığı zamanla bir düşünür. Ona göre, zamanın her kırıntısı bir insanda ışıl ışıl görünür. Zaman, büyülü, yekpare geniş bir ayna gibidir. şimdi bu aynanın hem içinde hem de dışında olan Tanpınar, insanları, yolları, şehirleri, bahçeleri, denizaltı âlemini, rıhtımda uyuyan gemiyi hep bu aynada görür. O abasız postsuz bir derviştir, masmavi bir ışık ortasında yüzer durur.
“İçim muradına ermiş/ Abasız, postsuz bir derviş;/ Kökü bende bir sarmaşık/ Olmuş dünya sezmekteyim,/ Mavi, masmavi bir ışık/ Ortasında yüzmekteyim.”
Onun şiirinde, ürkek bulanıklığında zamanı bölen şekiller bir yıldız uzaklığında birer birer uyanır. Billûr avizeyi, sükût (susma, sessizlik) bir nefeste yakar, gizemli bir müselles (üçgen) oluşur: avize, gökler, biz. Gökler bize yakınlaşır. Dinlerseniz, arıların, böceklerin sesini duyarsınız. Bahçe alışılan bahçelerden farklıdır: Aydınlığın hendesesi (geometrisi) sonu olmayan gelecek zaman bahçesidir. Boş geceden altın tas uzatılır, sükûtun bahçesi tılsım ve pınardır, dalda bülbülün yanık türküsü gülün ateş çemberi üstündedir.
KİTAPLAR SEVGİLİ
Yalnız yaşayan, hiç evlenmeyen Tanpınar’ın aylığının yarısı kitaplara gider. Kitaplar da onun için sevgili gibidir. “… kitap paketine sevgi ile sımsıkı sarılır, sahifelerini, (…) gözleri parlayarak (…) açardı. Güzele alabildiğine açık ruhunun kadınlara ilgisiz kalmayacağı muhakkaktı. Ne var ki bu aşkların çoğu platonik kalırdı. (…) bu platonik aşklarını somutlaştırmaya kalksa idi, bu Tanpınar olur mu idi?” (18)
“Bir kadın başı duvarda/ Uzanmış gülüyor bana,
Gülüyor ta uzaklardan/ Sabahın boş aynasına.”
Sabahın boş aynasına uzaklardan gülen kadını görür şairimiz. Çılgın öpüşler, mercan kadehleri gizli gülüşler, mahmur, uğultulu yaz sabahları, hiç akmayan bir zaman nehrinin suları, dolaştırır bizi gizemli dünyalarda Tanpınar…
“Bir gül bu karanlıklarda/ Sükûta kendini mercan/ Bir kadeh gibi sunmada/ Zamanın aralığından.”
YILDIZLAR, BÜYÜLÜ GÜLLER
Bir geziye çıkılır. Bahar günü, puslu aydınlıkta ikiz hayaletler gibi yürünür. Gece büyük yıldızların, yıldız takımlarının suya döküldüğü görülür. Gök bir bahçedir, yıldızlarsa onun büyülü gülleri.
Aydınlık, alabildiğine geniş bir coğrafya, olağanüstü güzellikler, mutluluk, gülümseme, güneş, yıldızlar, rıhtım, gemi, yağmur, musiki, ille de zaman; sabah, akşam, gece, fecir, erken, an, birden bire, bütün bunlar ustanın yapı taşları. Tanpınar, yıldızları, güneşi, bütün bir şehri, zengin tarihî dokuyu, tüm yer yüzünü, sevgiliyi özellikle de zamanla haşır neşir olmayı, bunlarla şiir söylemeyi seviyor. “Dinlendiren bir şiir. Duru, mavi-beyaz, edilgin, Divan şiirini, Yahya Kemal’i, Mallarme’yi yaşar. Bir yerde daha yeni şairlerde yaşamak ister. (…) Kaç kişi var onun gibi tutkuyla, vazgeçişle, aşkla sanata sarılan?” (19)
“Selâm olsun bizden güzel dünyaya/ Bahçelerde hâlâ güller açar mı/ Selâm olsun sonsuz güneşe, aya/ Işıklar, gölgeler suda oynar mı.”
Bu dünyadan ayrıldıktan sonra bahçelerde güller açar mı, ışıklar gölgeler suda oynar mı diye düşünen, bunları merak eden şairimiz, günlerin ardı ardına geçişini, kar, tipi, fırtınayı, hepsini güzel bulur. Bir kanat şakırtısına özlem olduğunu söyler, mavi gökte kuşlar uçar mı diye sorar. Işıktan, çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan çok uzakta olan şairimiz bir de unutulup unutulmadığını merak eder.
“Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan/ Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan/ Dönmeyen gemiler olduk açıktan/ Adımızı soran arayan var mı”.
SANKİ BİR HATIRA SERİNLİĞİNDEN
Unutulmadı usta. Unutulmayacak da. Bursa’da Zaman gibi bir anıt şiir yazan şair hiç unutulur mu?… Kuyumcu titizliğinden de öte bir titizlik onunki. Bu ona özgü bir zor beğeni, iyiyi hep daha iyiyi arama çabası…
“Bursa’da bir eski cami avlusu/ Mermer şadırvanda şakırdayan su” diye başladı Bursa’da Hülya Saatleri şiirine. İçine sinmedi, değiştirdi: “Bursa’da bir eski cami avlusu,/ Küçük şadırvanda şakırdayan su”.
“Senden böyle uzak kalmanın hüznü” yerine “Bir rüyadan arta kalmanın hüznü” dedi. “Sanki bir hatıra serinliğinden” dizesinin yerine “Yüzlerce çeşmenin serinliğinden” dizesini yarattı. Şiirin adını da Bursa’da Zaman olarak değiştirdi…
Hep daha iyiyi aradı. Bir sözcüğü aldı, imbikten geçirdi, damıttı, bundan sonra şiirini yazdı. Yetinmedi, şiirini de aşkla, sevgiyle damıttı. Böyle olunca, zaman, rüya, hayal, ritim, müzik, gül, ayna, yıldız gibi pek çok sözcük onun şiir dünyasında yeni anlamlar kazandı, zenginleşti.
“Bir zafer müjdesi burda her isim/ Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim/ Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın/ Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.”
ŞİİR, SUSMA İŞİ
Ustaya göre, Bursa’da zaman, su sesi ve kanat şakırtısından billûr bir âvizedir.
Antalyalı Genç Kıza Mektup’ta da belirttiği gibi, Tanpınar, şiiri “söylemekten ziyade susma işi” olarak görür. (20) Sustuğu şeyleri hikâye ve romanlarında anlatır. Bu yüzden şiir dili, romanda, öyküde, denemede olduğundan daha yoğun, gizemli, büyülüdür adeta. O şiirin içinde mi, dışında mı, kestirmek çok güç. Onun şiiri bazen çok bilinmeyenli denklem gibidir. İlk okuyuşta ele vermez kendini, bir daha bir daha okumak gerekir. Tanpınar’ın yazdığı bir şiiri, bir dizeyi her okuyuşunuzda yeni açılımların ayrımına varırsınız, öylesine yoğun, zengindir onun şiir dili. Usta bu yoğunluk ve zenginliklerle haşır neşirdir, iç içe, kucak kucağa. Tanpınar, şiir ve zaman; sonsuz bir helezon: sarıp sarmalayan, sıcak, gizemli, büyülü.
“O, Cumhuriyet devrinin en derin şâirlerinden birisi olduğu gibi, aynı zamanda da dili en ustaca kullanan bir sanatkârdır.” (21) Genellikle monoton bir şekilde kullanılan hece şiirine kendine özgü bir hareket, bir akış getirmiştir. Şiirlerinde bugün ve yarının yanı sıra geçmişten de söz eder. Ancak, onun “aradığı şey eski günler, yitirilmiş cennetler değil, bugün yaşadığı anın zaman yüklü olmasıdır. (22)
AŞK GİBİ, SEVDA GİBİ SÖZLER
Eski kelimeleri sık kullanır usta. Bu onun eskiye, eski düzene, eski dünyaya bağlılığından, değişmeye karşı olduğundan değildir. Aşk gibi, sevda gibi, sözcüklerin de zamanla haşır neşir olması, yarından önce dünle tanışmış olması gerekir ustaya göre. Bir yaz günü yakamozlar oluşur hani, alır gün ışığını bir ayna gibi bize yansıtır deniz. Tanpınar’a göre sözcükler de zaman yüklü olmalı, geçmiş zaman parçalarını, yaşanmışlıkları, bekleyişleri, hatıraları, sükûtu, şarkıları, rüyaları, hayalleri, sevgiliyi, mevsimleri, yıldızları, hayatı, zamanla, insanla ilgili her şeyi böyle yansıtmalıdır… Onun gözünde eski kelimeler birer zaman imidir; eski bir kelime, geçmiş zamandan bir ses, bir görüntü, zengin çağrışımları olan bir imgedir.
“Yeni kelimeler onun gözünde zaman dışı, (…) şiir dışı gerçekler, yontulmamış taşlar, büyüsüz gereçlerdi.” (23)
Eşik, Zaman Kırıntıları, İnsanlar Arasında, Eski Şiirler, Yayınlanmamış Şiirler. Hepsi de ilgiyi hak ediyor. Akşam vakti karşı sırtın üzerinde siyah dağınık bir bulutun yakut bir kuşa dönüşümünü izlemek, göğsünde kanayan bir zaman gülünü tanımak, güvercin topuklu sükûtu yaşamak, mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularında dolaşmak, tek bir filizden çoğalan dünyaya dokunmak, şiir kişimizin içinde dışında sessiz çalışan zamanı görmek; düşsel ve gizemli bir yolculuk. Dil bir avucumuzda, diğerinde sonsuz bir ‘rüya’… “Ona göre şiir dil vasıtasıyla bir nevi rüya hali yaratmaktı.” (24)
“Ben zamanı gördüm,/ Devrilmiş sütunları arasından/ Çok eski bir sarayın/ Alnında mor salkımlar vardı/ Ve ilâhlar kadar güzeldi…”
1) Melih Cevdet Anday, Cumhuriyet, 27 Ocak 1962, Günün Konuları, Ahmet Hamdi Tanpınar.
2) Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler ve Eleştiriler, s.287, Cem Yayınevi, 1981, İstanbul.
3) Şükran Kurdakul, Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, s.579, İnkılâp, 1989, İstanbul.
4) Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mektupları, s. 28, Yayına Hazırlayan: Zeynep Kerman, Kültür Bakanlığı, 1974.
5) Mektuplar, s. 36.
6) Mektuplar, s. 36.
7) Mektuplar, s. 62.
8) Mektuplar, s. 327.
9) Ahmet Hamdi Tanpınar, Şiirler, Yeditepe Yayını, 1961, İstanbul.
10) 100 Aşk Şiiri, Hazırlayan: Cemal Süreya, Yön Yayıncılık, 1991, İstanbul.
11) Varlık Şiirleri Antolojisi, Hazırlayan: Ülkü Tamer, Varlık Yayını, 1983, İstanbul.
12) Aşk Elçisi, Hazırlayan: İlhan Berk, güvenilir arkadaş Yayınları, 1965.
13) Cumhuriyet Döneminde Türk Şiiri, Hazırlayan: İlhan Geçer, Kültür Bakanlığı, 1987, Ankara.
14) Çağdaş Türk Edebiyatında Unutulmayan Şiirler, Hazırlayan: Cansever Eyüboğlu, Akdeniz Kitabevi, 1997.
15) Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi, Hazırlayan: Ataol Behramoğlu, Sosyal Yayınlar, 1987, İstanbul.
16) Cemal Süreyya, Günübirlik, s.223, Adam Yayınları, 1982
17) S. Eyüboğlu, a.g.e., s.284.
18) Haldun Taner, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, s.30, Cem Yayınevi, 1983, İstanbul.
19) Süreya, a.g.e., s. 223
20) Mehmed Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, s. 178, İst. Ün. Ed. Fak., 1963.
21) Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri, s.92, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1984.
22) S. Eyüboğlu, a.g.e., 284.
23) Eyüboğlu, a.g.e., 284-285.
24) Mehmet Kaplan, Sunuş Yazısı, ‘Ahmet Hamdi Tanpınar-Bütün Şiirleri’, Dergâh Yayınları, 1981, İstanbul.

Tanpınar’ın şiiri, (…) taşıdığı çeşitli nesneleri ivecenlikle kapmış götüren bir suyun hızından ayrı düşerek, nasılsa bir çalılığa, bir taşa takılıp kalmış, oracıkta tek başına direnen pırıl pırıl ama gözlerden uzak bir çiçeğe benzerdi.
Melih Cevdet Anday (1)

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks


Nazar boncuklu şal boynunda
Uçtu rüzgarla İstanbul’a
Ağzında yaprakları dökülen gül
Eteklerinde zil,
Endülüs’lü çingeneydi kadın…

En değerli tablosuna sahipti müzayedenin
Ölüyordu Cleopatra…
Varlığına, aşkına bedeldi topladığı mutluluklar
Bir kapıda masallar bir kapıda gerçekler
Mülteci gençliğinde bıçak yarası hayaller
Med-cezir oynuyordu hayatla…

Gel diyordu sonu ölüm olsa da gel
Kendini kıskanmalısın gördüğün düşlerde
Doludizgin koşuyordu Cleopatra,
Nefret edercesine dizginlerden…
Savuruyordu şalını göğsünden
Ve haykırıyordu göklere;
‘Vurabilirsiniz oklarınızla seven yüreğimi,
Cehennemse cezası, ne kaldı ki yanacak?
Sevgiden yaratan Râb,
Aşkın hesabını mı soracak? ‘

missra

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

EDEBİYAT ve YAŞAM
Yaşam birçoğumuz için bir kabulleniştir. Yaşadığımız yüzyılın, yaşadığımız toplumun, ailenin bize sunduğu ne varsa sorgusuz- sualsiz bir kabullenişle yaşamlarımız sürer. Ancak yaşamı sorularla ve bunlara aradığı yanıtlarla geçen insan oğlu da vardır. Yaşamda sorularına yanıt arayanlar için yaşam bir kabul ediş olmaktan çıkar ve bir reddetmeye dönüşebilir. Kimilerinde daha keskin bir şekilde kimilerin de ise hüzünlü bir şekilde yaşamla ve kendimizle ilgili arayışlar devam eder. Böyle insan oğlu için yaşamın dayatmalarından kurtuluş yollarından biri yazmak ve anlatmaktır.
İnsanı ve yaşamı bütünüyle konu alan edebiyat da insanın bu yanını ortaya koyar. Yaşamını, yaşadığı toplumu, insanları, duygularını tanımlamaya çalışma çabası ile bir karşı duruş da belirir. Bazı edebiyatçılarda edebiyat bu karşı koyuşun en iyi anlatım şekli haline gelir.
Edebiyatın yeni oluşum dönemlerinde insan birinci olarak doğa olaylarına tepki göstermeye başlamıştır. Başına felaketler getiren doğa, güvenilir arkadaş iken bir düşmana dönüşüverir. Sevdiklerini hiç zamansız bu yüzden kaybetmeye başlayan insan için eleştirel bakış açısı belki o dönemlerde başlamıştır. Zaman zaman öfkeye dönüşen bu duygular dizelerde yol bulmaya ve durulmaya bırakılır. Irmakların sel olduğu anlarda çaresiz kalan insanın duyguları sel olur dizelerde.
I II III
Bahar gelir kudurursun Gelin yedin kızlar yedin Gençler yersin koca yersin
Kızılırmak seni seni Nice ela gözler yedin Gündüz yersin gece yersin
Ne uyursun ne durursun Seksen doksan yüzler yedin Hakim benden sormaz dersin
Kızılırmak seni seni Kızılırmak seni seni Kızılırmak seni seni

Özellikle halk edebiyatında yukarıdaki şiire benzer şiir örnekleri ağıt olur ezgilerle. İnsanın başkaldırdığı, çaresiz kaldığı ölüm bazen Tanrıya bir sitem olur şiirlerde. Yaşadıkları bir kaderdir ve bu kader Tanrının kalemiyle yazılmıştır. Edebiyat sözcüklerin süzgeçten geçirildiği en güzel alandır. İçimizde bazen vahşi atlar gibi baş kaldıran duygular söze dökülmeye başladığı andan itibaren ince bir dokunuş başlar. Yaşadığımız birçok şeye öfke duyabiliriz. Öfke ise sanata girerse yine sivri ucunu gösterir ama asla insana zarar vermez. Yaşadığımız her halin, insani ve duygusal yönlerini görmeye başlarız. Kaygusuz Abdal şu dizelerde Tanrıya kafa tutar gibi görünse de insan olmanın en çaresiz hallerini, zorluğunu, bize başkaları tarafından yüklenenen kuralları, içinden çıkamadığımız bir yığın soruların bunaltısını dile getiriyor.
…..
Kıldan köprü yaratmışsın Garip kulun yaratmışsın Kaygusuz Abdal yaradan
Gelsin kulum geçsin deyü Derde mihnete katmışsın Gel içegör şu curadan
Hele biz böyle duralım Onu aleme atmışsın Kaldır perdeyi aradan
Yiğit isen geç a Tanrı Sen çıkmışsın uca Tanrı Gezelim bilece Tanrı

Edebiyat işte bu yönüyle yaşama, toplumun dayatmalarına bir karşı duruş haline gelir ki yazılanlar bunun en güzel ifadesi olabilir. Halk edebiyatının özünde de bu başkaldırı hep vardır. Doğaya, kadere, Tanrıya, kendimize, topluma, yöneticilere yönelik isyanın en güzel ifadesidir. Hatta tamamiyle yaşamdan kopuk, soyut bir debiyat diye nitelendirilen divan şiirinde de aynı şeyleri görürüz. Divan şiirinde de ‘hiciv’ ustaları vardır ki divan şiirinin o klasik konularından koparak direk yaşama dokunurlar. Bunlar arasında Bağdatlı Ruhi’nin terkib-i bendi oldukça ünlüdür. Bu eserde zamanın insanlarını, bunların ahlak ve karekterlerini eleştirir. ‘Gökkubbe altında değişen yeni bir şey yoktur’ sözü terkib-i bent de eleştirilenlerin bugün de yaşandığını gösteriyor. Her dönemde edebiyatın bu konuda kesinkes söyleyecek sözü olmuştur. Divan şiirinde bu konuda yazılan beyitlerden birkaç örnek verecek olursak:

Yuf harına dehrin gül ü gülzarına hem yuf
Ağyarına yuf yar-ı cefakarına hem yuf
( Bağdatlı ruhi-terkib i bent )

Dünya talebiyle kimisi halkın emekte
Kimi oturup zevk ile dünyayı yemekte
(Bağdatlı ruhi)
Bir devlet için çerhe temannadan usandık
Bir vasl için ağyara müdaradan usandık
(Nağabey )
Yukarıdaki beyitler belki birinci akla gelenler, daha ayrıntılı inceleme yapılırsa daha bir çok beyit de bulmak mümkün. Başkaldırı deyince sadece siyasi ve toplumsal bir hareket gibi algılanabilir ki daha fazla özgürleşme çabasıdır aslında. Bir de insanın kendisi olma , kendini bulma konusunda da çabaları bir başkaldırıdır. Kendi dışımızda gelişen bizi kendimiz olmaktan uzaklaştıran bir çok etkene tepki göstermektir. Edebiyat bu tepkinin ortaya konduğu en güzel sahadır. Gerek şiirlerde gerek ise öteki türlerde yaşamdan, kendisinden esinlenen şair ve yazarlar sürekli sorgular. Sorgulayan insan ise yeni açılamlar yakalayan insandır. Verilenlerle yetinmez kendi çıkışını bulmaya çalışır.
İnsan niye yazar? Çünkü insana içinde bulunduğu dünya asla yetmez. BAşık Olmaya dünyalar yaratma isteği ile yeniden kurgular yaşamdaki birçok şeyi. Yaşama ve yaşamda bizi etkileyen ne varsa bir bağırma isteğidir yazmak. Yazarken bizi huzursuz eden ne varsa ortaya koyarız .
Bazıları içinde yazmak gerçeğe düşle karşı durmaktır. O düşlerde yeni dünyalar yaratırız durmadan.
Kimi zamanda bir aynadır yüzümüze tutulan. Bütün çirkinliklerimizi olduğu kimi yansıtır bize. Bütün kusurlar ortaya dökülür, insan olmanın en çıplak halini yaşarız yazılanlarla birlikte.
Edebiyatçı hangi çağda yaşarsa yaşasın kayıtsız kalamadığı için kalemine sarılmıştır. Başta kendisine karşı kayıtsız değildir. İçinde yaşadığı topluma, çağa karşı da kayıtsız değildir ve tek çare sözcüklere sarılmaktır.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Bugün 24 Kasım Öğretmen Günü. Söke’nin dışındayım. Daha doğrusu Bodrum’dayım.Ama öğrencilerimi, öğretmen arkadaşlarımı bir bir anımsadım.(shatırladım).Bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti…Yıl,1965′lerde Kırşehir İli, Çiçekdağı İlçesi’nin DEMİRLİ Köyü’ndeki öğrencilermi , Demirli’de bulunan can yoldaşım köylülerimi bir bir hatırladım.. Aradan kaç yıl geçti onları asla unutmadım.

Anadolu’yu karış karış gezdim, bu meseliğimden hiç usanmadım,yorulmadım, yılmadım ve de hep sevgiyle,onurla,aşkla çalıştım. Koca 32 yıl nasıl geldi,geçti. O günlerimi arıyorum. Keşke bir kez daha dünyaya gelseydim. Yine Anadolu’mun kuş uçmaz, kenvan geçmez köylerinin birinde öğretmen olmay isterdim. şimdi o günlerin özlemiyle öğretmen arkadaşlarılma ve öğrencilerime birşiiryazdım. Ancak beni yektiştiren baszıöğretmenlerilminadını buradacahnmakistiyordum. Sizlerdenizinalarak yazıyorum: A.Rahim AKPOLAT, Aziz ARIÇ,Hatip DİCLE, Hıdır ORAN, Osman ÖZCAN, Erdoğan TÖKER, Mehmet TEMİZ, Şevki ÖCAL, Nezihe ÖCAL,Hayati HAMZAOĞLU, Melahat YILDIRIM, Halis BİÇER, Ülkü, AYDIN,Cengiz AYDIN, İsmail MERCAN, Erdoğan AYKAL, Leman Güllü AYKAL, Sıtkı SAĞLAM, Şükrü ORHAN bu adını saydıklarımın bir kısmı ilkokul, bir kısmı Diyarbakır Erkek İlköğretmen Okulu ve bir kısmı da Diyarbakır Eğitilm Enstitüsü’nde iken benim hatırladıklarım öğretmenlerimdi. İçlerinde vefat edenler varsa rahmetle yad ediyorum… Yaşayanlara sağlıklı günler diliyorum, Hepsinin ellerinden öpüyorum. Selam ve saygılar sunuyorum.

Şimdi o günlerin anısına yazdığım bir şiirimi sizlere burada paylaşmak istiyorum:

BEN

BAYIRDAMKI KÖYÜ

ÖĞRETMENİ

-I-

Ben bayırdamı köyü öğretmeni

Sabri veya Hüseyin

Aydınlık ünlenir dudaklarımda

Bir yalnızlık tenhalarda ağlatır beni

şimdi perişan saçlarıyla Zeynep

Yalın, çıplak ayaklarıyla Hatice

Bunlar geleceye açılan çiçekler

Yedisinden ondördüne dek

– II -

Bayırdamı’nda, Güzelktepe’ de, söğütözü’ nde

Bakarım dağlardan tan saatlerinde

Okula gelen öğrencilerimle körebe oynarım

Kalbleriyle, kafalarıyla uğraş veririm

Okulun aydınlık derhanelerinde sevinçle

Koşar giderlendrr, apaydınlık yarınlara

– III -

Ben bir müzdarip öğretmenim ama

Gül ekerim, gül biçerim, kızar,gülerim

Kısa bir yol bilirim güneşe, aya

Bu Bayırdamı, bu Güzeltepe, şu Karakaya

Çavdar, Kisir, Pamukçular ve Akçakaya

– IV-

Ben bu köyün öğrekeniyim artık

Anadolu’nun bir uçra köşesinde

Kuş uçmaz,kervan geçmez, en izb eyerinde

Kentlerin can sıkıcı,boğucu havasından uzak

Alabildiğine özgür,sımsıcak

Yüreğim Atatürk Sevgisiyle dopdolu

Bayrak gibi, toprak gibi

Ak mı ak..?

- V-

Ben öğretmenim

Kozasını örerim sevencenliğin

Sevginin, barışın, kardeşliğin

İnsanlığa anlam vermenin en güzel yolu

En aydınlık ve en uygar yolu

Açın

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

"İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok. Her şey onun sayesinde, onunla güzel." *

Sait Faik öykülerinde "Bir insanı sevmekle başlar her şey." İnsana olan sevgisinden yola çıkarak yaşama, doğaya, hayvanlara duyduğu derin bağlılığa ulaşırız. Bu tutkusu yaşamı boyunca süren yalnızlığının dışa vurumu olarak da görülebilir. O, yüreğindeki bu sevgiyle insanları gözlemlemiş,kendisinden hiçbir şey katmadan, yorumlamadan, oldukları gibi öykülerine almıştır.

Montaigne insanın tüm hallerini denemelerinde anlatırken, Sait Faik bu halleri öyküleştirmiştir. İnsanların mutluluklarını, bunalımlarını, yalnızlıklarını, öfkelerini, umutlarını olduğu kadar; ahlak düşkünlüklerini, türlü serseriliklerini de okuruz öykülerinde. Ve okurken de çoğu kez kahramanlarıyla özdeşleşen, onların dramlarında kendini anlatan Sait Faik’e bir kez daha hayran oluruz.

Sait Faik bazen tatlı bir serseri, bazen bilge bir güvenilir arkadaş olarak çıkar karşımıza. Dünyaya metelik vermeyen bir hafif meşrep, bazen dünyayı kurtarmaya hazır bir kahraman. Kısaca onun öyküleri hayatı, hayatı öyküleridir diyebiliriz. Öyle ki, Sarnıç’da kendini anlatır gibidir: "Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Her umumi, herkese açık yol, aşçı dükkanı, bahçe, kır benim oldu. Köylülerle beraber demir parmaklıklara asılıp içkili belediye bahçesinin içinden saz dinledim. Açık yerlerde oynanan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik. Mahalle kahvesinde yirmi lira maaşlı posta müvezzileri, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun kahvecilerle altı kol iskambil oynadım. Dünya benimdi!"

Sait Faik, baharı bir çingene kızın göğsünde görüp onu yirmi beş kuruş vererek öptüğünde ne kadar mutluysa; elindeki kağıdı uzatıp ne yazdığını soran adama gerçeği söyleyemeyecek kadar üzgündür de: " Bir daha, bir daha baktım. Yüreğime bir şey oturdu… Yazın susamışken birdenbire bir soğuk su içtin mi bir ağırlık, bir sancı oturuverir, öyle bir şey oturdu can evime, adamın yüzüne bakakaldım…" **

O’nun insanları bildiğimiz, tanıdığımız ,alelade insanlardır. Onlar yaşamın yükünü, sıkıntısını sırtlarında değil, yüreklerinde taşırlar. Bu yüzden Film Hayri, genelevde çalışan kapatması Ayşe’nin çok namuslu bir kadın olduğuna inandığı gibi, etrafındakileri de inandırmaya çalışır. Kör Mustafa’nın azmi, Balıkçı Varbet’in gizli duygusallığı, Çöpçü Mehmet’in yürekliliği de hep bu yüzdendir.

Sait Faik için her konu, her an öyküleşebilir, yeter ki içinde insan olsun. İnsan demek, öykü demektir ona göre. Ve O, insanları ikiye ayırır: Öyküsü olanlar ve olmayanlar! Öyküsü olanlar içlerinde taşırlar bunu. Bulup ortaya çıkarmak öykücünün işidir. Sait Faik bu işi inanılmaz güzellikte yaptığının farkında değildir o yıllar.

Yaşamının son yıllarına doğru yalnızlığı hiç olmadığı kadar ağır gelmeye başladığında, insanın yalnızlığını anlatır: "İçim kalabalık çekiyor. Çocuklar istiyorum haşarı, sarışın, esmer, edepsiz…"

Alemdağ’da Var Bir Yılan’ da " Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek," diyerek insanın yalnızlığını bu kadar anlam yükleyerek anlatırken, satır aralarına da iç çekişlerini serpiştirir. Aynı dönemde, yalnızlığının yanı sıra önüne geçilmez bir kırgınlık da hissederiz öykülerinde insana karşı. " Aşklar yasaktır. Gün olur sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır. Canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk! Canım çekiyor diye giremem sana deniz, göğsüm zayıftır: hekim yasağı. Canım çekiyor diye içemem kör kütük oluncaya kadar,aklı boğuncaya kadar: karaciğer yasağı." ***

Ruh hali ne olursa olsun içindeki yaşama sevincini asla kaybetmez Sait Faik: "Halbuki ben yaşamayı severim, delicesine" derken, gerçekten de delicesine sevmiştir yaşamı ve insanları. " Baktım durdum insanların yüzüne. Hani hikaye yazmak, onlara dair düşünmek için sanma! Sevmek için." Ama yüreği hep boş kalmıştır. Onca sevgisine rağmen karşılık bulamamış, o çok sevdiği insan oğlu onu hep yalnız bırakmıştır.

Sevgili Sait Faik, sen gittikten sonra da insan oğlu hiç değişmedi.

Yine,"Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı." ****

Kısaca, her şey bıraktığın gibi…

* Kendikendime, ** Dört Zait , ***Çarşıya İnemem, **** Son Kuşlar

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Kırşehir ili Kaman ilçesine bağlı Ömerhacılı kasabası; Kasabanın güneyinde yer alan 1710 m. yükseklikteki Baran dağının eteklerinde kurulmuş tipik bir Anadolu kasabasıdır. Fiziki olarak plato görünümündedir. Ömerhacılı’nın tarihini incelediğimizde; Milattan 2000 yıl kadar önce Asurlular, Hititler, Urartular ve Frig’lerin bu topraklar üzerinde hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır. Bütün Anadolu gibi Ömerhacılı da çeşitli medeniyetlere beşiklik etmiş bir yöremizdir. 1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslara karşı yaptığı Malazgirt savaşından sonra 1077 yıllarında kurulan Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katılmıştır.


1528 yılında Kırşehir ve çevresinde Kalender adında bir tarikatçının başlattığı isyanlardan sonra, yöre halkının birbirlerine yardım olmak ve birbirlerini kollamak ve korumak amacıyla birleşerek köy yerleşim birimine geçtiği sanılmaktadır. 1954 yılında belediyelik olan kasaba halkının çoğunun Ankara’da olmak üzere öteki vilayetlere yerleştiği görülmektedir.


Yemen, Rus Savaşlarına ve Birinci Dünya Savaşına asker gönderen Ömerhacılı, Kurtuluş Savaşı cephelerine de savaşmak üzere asker göndermiştir.


23 Ağustos1921′ de başlayan ve 12 Eylül 1921′ de sona eren ve 22 gün 22 gece sürerek dünya meydan savaşları içerisinde en uzun süreli olan Sakarya Meydan Savaşı esnasında; amacı Ankara’ ya girerek Milli Mücadelenin merkezini dağıtmak olan Yunan saldırısına karşı, Haymana’nın Kaltaklı mıntıkasını korumak üzere 24.Tümen ve 47. Alaydan gruplar oluşturulmuştur.


24 Ağustos’ ta muharebe 90 Km.’ lik bir cephede hakiki şiddetine ulaştığında, o zamanlar top seslerinin Ömerhacılı kasabasının eteğine yaslandığı Baran dağı yamaçlarından duyulduğu söylenir.


Efsaneye göre; Erini Kurtuluş Savaşına gönderen bir bayan, o günlerde kucağında çocuğu ile birlikte koyunlarını Baran dağı yamacında otlatmakta iken, Türk birlikleri ile Yunan birlikleri arasındaki şiddetli çarpışmalar esnasında, Haymana yakınlarında atılan top seslerini duymakla birlikte düşmanın çok yakınlara kadar geldiğini zannederek, Mevlasına: “Allahım beni düşman eline koyma, ya beni taş ya da kuş et” diye dua ettiği, Cenab-ı Allah’ın da kadının duasındaki birinci seçeneğini kabul ederek onu kucağında çocuğu ve etrafındaki koyunları ile birlikte taş ettiği söylenir.


Çok uzaktan bakıldığında gerçekten kucağında bebeği ve etrafında koyunları olan bir kadını andıran kayaya yöre halkı “Eli bebekli” adını vermiştir.


Recep Altun Kaman-Kırşehir

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks
Sayfa 1 de 212»