Arama Yapın

Arkeoloji

Tanrının Ruhu Benim Üzerimdedir iyi haberi yoksullara iletmek için beni SEÇTİ tutsaklara özgür olduklarını körlere yeniden göreceklerini bildirmeye ezilenlere kurtuluşa erdirmeye ve tanrı halkını kurtaracagı zamanı geldigini müjdelemeye beni yolladı…

KUTSAL KİTABIN BU SÖZLERİ BUGÜN GERÇEKLEŞTİ

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Söz kesmenin ardından “Mendil Alma”, “Ağız Tadı” gibi isimler taşıyan karşılıklı ev ziyaretleri ve hediyeleşmeler olur. Bu sırada yemekler yenir, çaylar ve kahveler içilir.[1] Sözden altı ay veya bir yıl sonra da nişan yapılır.

Nişan ile kız ve oğlanın evlilik kararı çevreye duyurulur. Nişan kız evinde yapılır. Nişan töreni sırasında karşılıklı hediyeleşmeler olur. Ayrıca oğlan evi tatlı getirir. Nişan, kışın evde, yazın ise genellikle bahçede yapılır. Davetlilerin de katıldığı törende yüzükler takılır, yemekler yenir ve çeşitli eğlenceler yapılır. Eğlence akşama kadar devam eder. Daha sonra düğün günü kararlaştırılır.[2]

Evlenmenin üçüncü aşaması düğündür. Düğünler genellikle perşembe başlar, pazar günü sona erer. Ancak aynı günlerde bir bAşık Olmaya düğün varsa, diğeri pazar başlar çarşamba günü sona erer. Düğün tarihi gelmeden önce yakın akraba ve komşulara, bir nevi düğün davetiyesi olan “okuntu” gönderilir. Bazı bölgelerde buna “yol” denilir.[3] Bu hediyeler, bir ya da iki metrelik basma veya kadife olabileceği gibi bir havlu da olabilmektedir.

Düğün kendi içinde çeyiz gösterme, gelin hamamı, kına gecesi, gelin alayı, gelin indirme ve gerdek bölümlerinden oluşur. Düğün öncesi, düğünün sevk ve idaresini yürütmek ve aynı zamanda gelin ve güveye rehberlik yapacak birer sağdıç/yenge de belirlenir.[4]

Kız evinin, düğün tarihinden önce çeyiz adı verilen bir takım eşyaları hazırlama işlemine “çeyiz düzme” denir. Çeyizde, cumartesi sabahı kız evinin bahçesinde hem kız hem de oğlan evinin aldığı eşyalar topluca sergilenir. Bazı yörelerde çeyiz, aynı gün davul ve zurna eşliğinde oğlan evine taşınırken,[5] bazı yörelerde gelin alayı ile birlikte götürülür.

Kına gecesinden önce düğüne davetli kadınlar, hamama çağrılır. Buna “gelin hamamı” denir. Hamam parasını oğlan evi karşılar. Hamamda türkü ve maniler söylenir, tef eşliğinde oynanır. Gelin arkadaşlarıyla oynarken başına hamam tası konur. Bunun içine para atılır, toplanan para tellahlara bahşiş olarak verilir.[6]

Bazı yörelerde kısmen farklı uygulamalar söz konusudur. Sözgelimi Afyon-Sandıklı’da, gelin, arkadaşları ve köyün orta yaşlı gelinleri atlı arabalarla Sandıklı’daki kadınlar hamamına; damat, arkadaşları, seğmenler ve köy yiğitleri de erkekler hamamına giderler. Ayrıca gidiş ve dönüşlerinde çalğılar eşliğinde eğlenirler. Öğleyin hamamdan dönünce topluca yemek yenir ve çalgılar eşliğinde eğlenilir. Öğleden sonra davetli gençler arasında karakucak güreşleri yapılır. Bu sırada davullar, zurnalar eşliğinde zeybekler oynanır. Güreşlerin sonunda ödüller verilir. Akşam erkekler “Maşıla” (meşale) yakarak meydanda davul ve zurna eşliğinde eğlenirken, genç kızlar kız evinde “Kına Gecesi”nde bir araya gelirler.[7]

(Devam edecek)

Rıza Üsküdar

8 Temmuz 2010/Eskişehir


[1] Baraz, N., a.g.e., s. 125.

[2] Artun, E., a.g.e., s. 257.

[3] Baraz, N., a.g.e., s. 155.

[4] Korkmaz, K. M., “Sağdıçlık ve Yengelik Geleneği”, Halk Kültüründe Değişim dünya devletleri arasında Sempozyum Bildirileri, İstanbul, 2005, s. 359-369.

[5] Artun, E., a.g.e., s. 258.

[6] Artun, E., a.g.e., s. 258-259.

[7] Yılmaz, N., Afyonkarahisar Sandıklı’da Kültür ve Sanat, Ankara, 2001, s. 359-360.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Mevlana’nın yaşadığı 13. yüzyılda Anadolu insanını derinden etkileyen ve kendisini derviş olarak tanımlayan Yunus Emre, Tapduk Emre’nin fırlattığı asayı Sangarios nehrinde (Sakarya) bulmuş ve uzun soluklu nefesleri ve ilahileriyle Mevlana gibi evrensel bir dil oluşturmuştur.

“Ben gelmedim davi için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim.”[1]

Yunus, gönüller yapmanın önemini vurgularken aynı zamanda gönül yıkmanın da büyük bir hata olduğunu söyler:

“Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil,

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”[2]

Yunus ve Mevlana, tıpkı Orta Anadolu’da savaşçı özelliğiyle değil, doğaya uyumuyla dikkat çeken Phryg toplumu gibi Moğol işgali altında ezilen Anadolu insanına sevgi ve hoşgörünün en büyük erdem olduğunu anlatmışlar ve bu yaklaşımlarıyla da evrensel olanı yakalamışlardır.

Osmanlı Devleti, kuruluş felsefesi itibariyle dini anlayışlara karşı tarafsız olma yaklaşımını benimsemişti. Ancak başlangıçta Sünni görüşe mensup olan Safevi tarikatı, Şah İsmail’in büyük dedesi zamanında Şii bir anlayışa yönelir. Şeyh Cüneyt ve Şeyh Haydar zamanında büyük bir güç elde ederler. Sünni bir Türk-İslam devleti olan Akkoyunlular içerisinde oldukça etkin hale gelirler. Daha sonra Akkoyunlular devletinin yıkılmasını fırsat bilen Şah İsmail, 1501 yılında Safevi Devleti’ni kurmuş ve Osmanlılara karşı siyaseten Şiiliği kullanarak ciddi bir rakip haline gelmiştir.[3]

Şah İsmail, Anadolu’daki göçebe Türkmen nüfusunu etkileyerek Osmanlı Devleti’ne karşı Şahkulu ve benzeri isyanların çıkmasına yol açtı. II. Bayezid, bu isyanlar karşısında çaresiz kaldı. Trabzon’da valilik yapan oğlu Yavuz Sultan Selim, birkaç kez babasını uyarmasına rağmen, II. Bayezid gereken önlemleri alamaz. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim, babasını tahtan indirir ve kısa bir süre sonra da Şah İsmail’e karşı Çaldıran Seferine çıkar.

Osmanlılar 1514 yılında yapılan Çaldıran Savaşı’nı kazanır, ama dinin siyasallaştırılması Osmanlıların başlangıçtaki din politikasının değişmesine yol açar. Bu, Anadolu’da bugün de varlığını sürdüren “Alevilik”[4] gibi farklı bir dini algının oluşmasına zemin hazırlar.

Şah İsmail, Anadolu Türkmenlerinin Şamanist dönemden beri bildikleri bir kalıp olan ve saz eşliğinde söylenen nefes’lerinde, Türkmenlere Oniki İmam Şiiliği’nin temel inançlarını anlattı. Böylece Türkmenlerin Kabilevi heterodoks İslam’ı, Şii motifler olan Hz. Ali, Oniki İmam kültleri, Kerbelâ matemi ve Hacı Bektaş-ı Veli öğretisi çerçevesinde benimsenen inançlarla Alevilik haline geldi.[5]

Alevi geleneğinde, tıpkı tasavvuf hareketi içinde olduğu gibi kadın dervişlerin varlığı görülmektedir. Kadın dervişlerin erkek dervişler gibi keramet sahibi hatta bazen onlardan daha üstün olduklarına dair örnekler anlatılmaktadır.[6] Aleviliğin temel ibadet biçimi cem törenleridir. Kadın-erkek ortaklaşa yapılan cem töreni, farklı tür ve biçimleriyle bugün de varlığını sürdürmektedir.

(Devam edecek)

Rıza Üsküdar

7 Temmuz 2010/Eskişehir


[1] Sergen, S., “Sevi Kaynağı Yunus Emre”, V. dünya devletleri arasında Türk Halk Edebiyatı Seminerleri, Eskişehir, 1991, s. 202.

[2] Sergen, S., a.g.b., s. 203.

[3] İhsanoğlu, E., a.g.e., s. 141.

[4] Alevilik için bkz. Erseven, İ. C., Alevilerde Semah, İstanbul, 1996; Okan, M., Anadolu’da Alevilik, Ankara, 2004;

[5] İhsanoğlu, E., a.g.e., s. 142-143.

[6] Bahadır, İ., “Alevi-Bektaşi İnanç Merkezlerindeki Kadın Dervişler”, dünya devletleri arasında Türk Dünyası İnanç Merkezleri Kongresi Bildirileri, Ankara, 2004, s. 227-260.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

1.3.2. Hıristiyan İnancının Genel Esasları

Hıristiyanlığın inanç sistemi üzerinde uzun yıllar tartışmaların olduğu görülmektedir. Çünkü Hıristiyanlığın temel kaynağı olan Yeni Ahit’te (İncil) inanç sistemine ilişkin net bilgiler söz konusu değildir. Hıristiyanlığın bugün bilinen inanç esasları, daha çok Hz. İsa’dan sonraki süreçte gerçekleştirilmiş konsillerde belirlenmiştir.[1] Ancak konsillerde alınan kararlarda, özellikle MS. 4. yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu’nun da etkili olduğu görülmektedir.

İlk Havariler Konsili başta olmak üzere, MS. 4. ve 5. yüzyıllarda yapılan konsillerde belirlenen esaslar, genel anlamda Hıristiyanlığın inanç sistemini oluşturmuştur. Daha sonraki dönemlerde yapılan konsillerde ise, inanç sisteminin yanında, inançla ilişkili daha bAşık Olmaya konularda da esaslar belirleme yoluna gidilmiştir.[2] Bununla birlikte kiliseler arasında, inanç esaslarına ilişkin benzerliklerin yanında farklılıklar da söz konusudur. Ancak MS. 4. yüzyılda benimsenen Havariler İnanç Sistemi, hemen hemen bütün Hıristiyanlarca genel kabul görmüştür. Söz konusu inanç sistemi, üç bölüm ve on iki maddeden oluşmuştur:

1. Ben, Tanrı’ya kudretli Baba’ya;

2. O’nun biricik oğlu Rap İsa’ya,

3. Bakire Meryem’den ve Kutsal Ruh’tan doğmuş olduğuna,

4. Pilatus[3] zamanında çarmığa gerildiğine, öldüğüne ve gömüldüğüne,

5. Üçüncü gün ölüler arasından dirildiğine,

6. Göklere yükseldiğine,

7. Baba’nın sağında oturduğuna,

8. Oradan ölüleri ve dirileri yargılamak üzere ineceğine,

9. Kutsal Ruh’a

10. Kutsal Kilise’ye,

11. Günahların bağışlanacağına,

12. Ölülerin dirileceğine ve sonsuz hayata,

İnanıyorum.[4]

Yukarıda yer alan on iki maddeden birinci madde, birinci bölümü oluştururken, ikinci maddeden sekizinci maddeye kadar olan kısmı ikinci bölümü, dokuzuncu maddeden itibaren öteki maddeler de üçüncü bölümü oluşturmaktadır. Bu inanç sistemi temelde “Teslis/Üçleme” üzerinde şekillendirilmiştir.[5] Buna kısaca, “Baba (Tanrı), Oğul (Mesih/İsa), Kutsal Ruh” denilmektedir. Genel olarak baktığımızda birinci bölüm, Baba (Tanrı), ikinci bölüm Oğul (Mesih/İsa) ve üçüncü bölüm de Kutsal Ruh, Kutsal Kilise, Günahların Bağışlanması ve Ahret Gününe imanı içermektedir.

Burada iki önemli konu dikkat çekmektedir. Birincisi, Teslis’in (Üçleme) Hz. İsa’nın getirdiği ilahi mesajdan çok, Roma’nın o dönemde benimsemiş olduğu pagan dinler üzerinden şekillenmiş olmasıdır. Bu konuda temel belirleyicinin de Kybele-Attis kültü olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuya daha sonra değineceğiz. İkincisi ise, üçüncü bölümde yer alan Kutsal Ruh’u, Kutsal Kilise’nin temsil edeceğini gösteren yaklaşımdır. Bu yaklaşım, onuncu maddede kiliseye kutsiyet atfedilmesi ve imanı esaslardan biri sayılmasından kaynaklanmıştır. Bu yaklaşım, Papalığın kurulmasına zemin hazırlamış ve ona dini hayatı da aşacak büyük güç kazandırmıştır.

Hıristiyanlıkta Teslis (Üçleme) dışında, meleklere ve ahret gününe iman da söz konusudur. Ayrıca Yahudilikte yer alan mesih inancı da Hıristiyanlar açısından büyük önem taşımaktadır.[6] Hıristiyanlar, beklenen mesihin Hz. İsa olduğuna inanırlar. Bu yüzden Hz. İsa’nın öldükten üç gün sonra dirilerek göğe yükseldiğine, kıyamet kopmadan önce dünyaya gelerek “Mesih Devleti’ni” kuracağına inanmaktadırlar.

(Devam edecek)

Rıza Üsküdar

5 Temmuz 2010/Eskişehir


[1] Küçük, A., a.g.e., s. 364.

[2] Söz konusu konsillere ilişkin bkz. Aydın, M., a.g.e., 12-25.

[3] Pilatus, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği sırada Filistin’de görev yapan Roma valisidir. Bkz. Çoban, B. Z., Geçmişten Günümüze Papalık, İstanbul, 2009, s. 28.

[4] Küçük, A., a.g.e., s. 364; Yılmaz, A. A., a.g.e., s. 197.

[5] Armstrong, K., Tanrı’nın Tarihi, Ankara, 1998, s. 151-180

[6] Küçük, A., a.g.e., s. 371-373.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

1.3.3. Ana Tanrıça’dan Hz. Meryem’e

Ana tanrıça kültünün, Batı’da ulaştığı son nokta Roma İmparatorluğu olmuştur. MÖ. 3. yüzyılda Roma, Ana tanrıça kültünü kabul ederken, aynı zamanda Attis kültünü de benimsemiştir.

Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı MS. 1. yüzyıldan itibaren her ne kadar Hıristiyanlığa karşı çok ciddi bir tepki göstermişse de, zamanla bu dini benimsemek zorunda kalmıştır. Roma, bu süreçte gerçekleştirilen konsillerde Hıristiyanlığın inanç sistemini şekillendirirken, Ana tanrıça ve Attis kültlerinden yararlanma yoluna gitmiştir. Özellikle Teslis (Üçleme) inancının belirlenmesinde, söz konusu kültlerin etkili olduğu görülmektedir.

Bunda, Hz. Meryem’in, Hz. İsa’yı bakire olarak dünyaya getirmesi önemli bir etki yapmış olmalıdır. Nitekim MS. 431 yılında yapılan Efes Konsili’nde; Hz. Meryem, Tanrı Anası, Hz. İsa da gerçek bir Tanrı, ilahi-beşeri iki tabiata sahip bir insan ve Baba ile aynı cevherden kabul edilmiştir.[1]

Daha önce ele aldığımız Kybele-Attis mitosunun Arnobius anlatımında, Magna Mater Phrygia’daki Agdos Dağı’nda yatmış uyurken Zeus (Jüpiter) onun ırzına geçmeye kalkar. Zeus amacına ulaşamaz ve menisini dağa akıtır. Gebe kalan dağ, Agdistis adında hem dişi hem de erkeklik organına sahip olan vahşi ve azgın bir yaratık doğurur. Tanrılar bu durumdan rahatsız olurlar ve onun erkeklik organını keserler. Organın düştüğü yerde badem ağacı büyür. Bu sırada Sangarios’un kızı, ağaçtan badem toplar ve hemen hamile kalır. Sonra çok güzel bir çocuk olan Attis’i doğurur.[2]

Bu mitosta yer alan ve çift cinsiyetli olduğu belirtilen Agdistis, Ana tanrıçanın bir öteki versiyonudur ve bir bakıma bakire olduğu halde Hz. İsa’yı doğuran Hz. Meryem’i çağrıştırmaktadır. Mitosta anlatıldığı üzere tanrıların ondan rahtsız olmaları, Hıristiyanlığın yayılma sürecinde karşılaştığı direnci ve Roma’nın bu süreçte izlediği politik tavrı ortaya koymaktadır.

Attis’in bazı mitoslarda Ana tanrıçanın çocuğu, bazı mitoslarda da sevgilisi olarak gösterilmesi, Hıristiyanlıktaki Teslis (Üçleme) inancının şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Nitekim Kutsal Ruh’un yerine Hz. Meryem’i koymak suretiyle Teslis’in “Baba, Anne, Oğul” biçiminde oluşturulması ve Kuran’ın Hz. Meryem’in Tanrı edinilmesine yönelik atıfta bulması, söz konusu Teslis’in oluşumu ile ilgili olmalıdır.[3] Bütün bunlar, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı benimsemek zorunda kaldığı süreçte, Ana tanrıçanın Hz. Meryem’e dönüştürüldüğünü göstermektedir.

(Devam edecek)

Rıza Üsküdar

5 Temmuz 2010/Eskişehir


[1] Küçük, A., a.g.e., s. 367.

[2] Roller, L.E., a.g.e., s. 233.

[3] Küçük, A., a.g.e., s. 368.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Phryg dilinin, Hint-Avrupa dil ailesine mensup olduğu kabul edilmektedir. Phrygler’in kullandığı alfabe, Fenike alfabesinden geliştirilmiştir. Ancak bu alfabeyi, Yunanistan etkisi ile mi kabul ettikleri ya da Yunanlılardan önce de bu alfabeyi kullandıkları, bugün tam anlamıyla aydınlatılmış değildir.[1]

Phrygler, bu alfabeyi MÖ. 8. yüzsenenin ikinci yarısından itibaren kullanmaya başlamışlardır. Bu, kaya anıtları üzerine ustaca kazınmış yazıtlardan anlaşılmaktadır. Ancak henüz Phryg dili ve yazısı tam olarak çözülememiştir.

Phrygler heykel, seramik, maden ve fildişi sanatlarında oldukça ilerlemişlerdir. Çorum-Boğazköy’de bulunmuş elleriyle göğsünü tutan Ana tanrıça heykeli, en güzel heykel örneklerinden biridir. Ana tanrıçanın iki yanında çifte flüt ve kithara çalan iki erkek vardır.[2] Bunun dışında, kaya anıtları üzerine işlenmiş çok sayıda Ana tanrıça betimleri yer almaktadır.[3]

Phrygler’in yayılım alanında, iki tür seramik üretimi söz konusudur. Kızılırmak nehrinin batısında üretilen Phryg seramiği, koyu gri, siyah, astarlı, parlak perdahlı ve tek renklidir. Kızılırmak nehrinin doğusunda ise, özellikle geyik ve tek merkezli daire gibi desenlerle süslü ve çok renkli seramikler üretilmiştir. Bu farklılık sebebiyle, batıdaki tek renkli seramiğin Phryg, doğudaki çok renkli seramiğin ise, Tabal ve Müşkilere ait olduğu söylenmektedir.[4]

Phrygler, seramiğin yanı sıra maden sanatında da oldukça gelişmiş eserler üretmişlerdir. Tunçtan kazanlar, fibulalar (çengelli iğne), hamamtası görünümlü göbekli taslar, kepçe ve kemerler yapmışlardır.[5] Ayrıca kendilerine özgü fildişinden yapılan el sanatı ürünlerini, Antik dünyanın dört bir yanına ihraç etmişlerdir.

Phrygler, aynı zamanda pek çok müzik aletinin bulucusu olarak da tanınırlar. Antik Yunan yazarlarına göre simbal, flüt, üçgen ve bir çeşit basit flüt olan syrinks birinci kez Phrygler tarafından geliştirilen müzik aletleri olmuştur.[6]

(Devam edecek)

Rıza Üsküdar

29 Haziran 2010/Eskişehir


[1] Sevin, V., a.g.e., s. 258; Mallory, J. P., Hint-Avrupalıların İzinde, Ankara, 2002, s. 38-41.

[2] Sevin, V., Anadolu Arkeolojisi, İstanbul, 2003, s. 259.

[3] Bkz. Sivas, T., Eskişehir-Afyonkarahisar-Kütahya İl Sınırları İçindeki Phryg Kaya Anıtları, Eskişehir, 1999.

[4] Sevin, V., “Frigler”, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, C. 2, s. 242.

[5] Akurgal, E., Anadolu Kültür Tarihi, Ankara, 2005, s. 269; Sevin, V., a.g.e., s. 259-262.

[6] Sevin, V., a.g.m., s. 243.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks
Sayfa 1 de 11