Arama Yapın

Anılar


Eskişehir’in ülkemiz ve hatta ve dünyaca başarısı ile tanınmış bir Büyükşehir Belediye Başkanı var. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen. 3 dönemdir aynı göreve seçiliyor. Eskişehir’i büyükçe bir Anadolu kasabası görüntüsünden çağa uygun bir Avrupa kenti görüntüsüne yükseltti. Başkan Hoca’mız aynı zamana sosyal bir insandir. Şehirlinin tüm dini resmi bayramlarını ve “Babalar Günü” ve “Sevgililer Günü” gibi özel günlerini de şehir içindeki büyük panolarda kutlamayı ihmal etmez. Buraya kadar herşey çok güzel.


Birkaç gündür de şehirdeki panolarda örneğini verdiğim yazılar var. Dikkatli okuyun! Hocamız görünür de Büyükşehir Aşevine yardım talep ediyor. Masumane değil mi? Ama Hayırsever birleşik kelimesini parçalamış ve ne yapmış? HAYIR SEVER yapmış.

Nasıl yapmış?


HAYIR sözcüğünü afişlerdeki öteki kelimelerden üç dört kat büyük puntolarla ve farklı renkte yazmış.

Ne zaman?


Anayasa referandumuna yani, EVET – HAYIR savaşına 15 – 20 gün kala.


Sevimli ve sevgili Hoca’mız çok sosyal ya!


Evet – Hayır çekişmesine katılmasa olmaz.


Bir taşla iki kuş vuracak.


Hem hayırlı bir işe lider olacak. Belediye Aşevine şehirliden yardım talep edecek.


Hem de siyasete bulaşacak, şehirlinin aklına referandumda HAYIR demesi için taraf olduğunu belirleyecek ve fit sokacak !


İlahi Hocam !…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Ülkemizde yaşanan sıkıntılar; sorun olarak adlandırılan ve politkacılarımızın üstesinden gelmeye çalıştığı, gazetecilerimizin hergün köşelerinde tartıştığı oluşumlar Türkiye’ye has değildir. Geri kalmış ülkelerin (geri kalmışlığı çöplerin nasıl toplandığı ile ölçebilirsiniz) tamamında görürsünüz.


Geri kalmış ülke demek, sorunlara doğru yaklaşılamayan ülke demektir. Sorunlara doğru yaklaşamazsını onu yönetemezsiniz.


Doğru yaklaşım önce doğru tespitlerle başlar. Eğer sorunları doğru tesbit edememişseniz, doğru adlandıramamışsanız doğru bir yaklaşım sergileyemezsiniz. Olayı entegrasyon olarak adlandırırsanız çok farklı, asimilasyon olarak adlandırırsanız çok farklı yerlere gidersiniz.


Sanırım ülkemde yıllarca yapıla gelen bu hatalı yaklaşımlar bundan sonra sürdürülemez, yönetilemez bir hal almış durumda. Bir deliği tıkamaya çalışıyorsunuz elli yerden yeni delik açılıyor. Alt yapıları oluşturmadan inşasına çalışan tüm reklamvari yüksek yapılar çöküyor, sembolik kalıyor veya sürdürülemez bir yapıya dönüşüyor.

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks


Bir kez daha “dil ağrıyan dişe değdi” ve onca demokrasi ve özgürlük vurgusuna karşın halk oylaması propagandasının kilitlendiği nokta Kürt sorunu oldu. Çatışmaların ve ölümlerin arttığı bir ortamda PKK’nın 13 Ağustos-20 Eylül arası için almış olduğu ateşkes kararı, referandumun gündemini de belirledi. Şimdi, dikkatler, PKK ile ne konuşulduğuna ve ateşkes kararının alınması için ne vaat edildiğine yöneltilmiş durumda. Öte yandan, CHP, yıllardır terk ettiği Kürt illerinin her birini yeniden keşfediyor; keşfettikçe kralın çıplak olduğu gerçeğiyle karşılaşıyor. Bu karşılaşmanın Hükümet’i rahatsız ettiğiyse açıkça görülüyor.


Kürt sorununda kitleleri ikna eden taraflardan birini AKP, diğerini de yasal zeminde BDP ile ifadesini bulan çevreler oluşturduğu biliniyor. İçinden geldiği İslamcı damar üzerinden Kürt kitlelerle iletişim kurabilme başarısını gösteren AKP’nin rakipsizliğiyle “kurşun adres sormaz” yöntemi üzerinden sürecin aktörü haline dönüşe PKK’nın durduğu noktanın ürettiği çözümün ne olduğu görülüyor. Sol adına rol verilen CHP, söz konusu iki akıma “havale edilmiş” sorunlar karşısında kimi zaman adım atar gibi yapıp, çoğunlukla sessizliğe bürünmekle kalmayıp, yıllardır kafasını kuma gömerek, sorunun özünü görmezden gelmeyi tercih etmiş bulunuyor.


Kürt sorunu için kalıcı ve adil bir çözüm programı uygulanmadığı sürece devam edeceği her halinden belli olan şiddetin geçici olarak durdurulması, Hükümetin halk oylaması sürecindeki elini sağlamlaştırabilir ama halk oylaması sonrasında sorunun süreceği de şimdiden görülüyor. Başörtüsüyle bilinçli olarak sınırlandırılan inanç özgürlüğünün Alevileri kapsar bir hale gelmesi bilinmez bir geleceğe ertelenmiş bulunuyor. Hal böyle olunca halk oylaması vesilesiyle bir kez daha gündeme gelen Kürt sorunu ve inanç özgürlüğü sorunsalları, PKK ve başörtüsü üzerinden yürütülüyor.


Türkiye’nin bütün kritik süreçlerine müdahil olan Öcalan’ın, son ateşkes kararında takındığı tutum dikkate alınırsa, kendisinin önemli bir aktör olduğu gerçeğini kabullenmek gerekiyor. Çeyrek asrı aşan bir süredir söylenen “üç beş çapulcu” sözünün bugünkü PKK gerçeğini görmezden geldiği gibi pratik hayatta da bir karşılığı bulunmuyor. Öcalan’ı Öcalan haline dönüştüren resmi sığ politikaların bir an önce gözden geçirilmesi gerektiğini herkesten çok Kılıçdaroğlu’nun gördüğü anlaşılıyor. Kürtlerle yüzleşmek için şehir şehir dolaşması da şunu gösteriyor. Üstüne üstlük ‘89’ Raporu’nun güncelleştirilmesi çalışmalarını başlatması da AKP’nin kızgınlığını körüklüyor.


AKP’nin Kılıçdaroğlu’na öfkelendiğini gösteren önemli kanıtlardan birini Van, Bingöl gibi yerlerdeki karşı protesto örgütlenmeleri oluştururken; ötekiyse giderek belirgin bir hal alan Hükümet yanlısı medya kuruluşlarının izledikleri haber politikaları ve yazarların kullandığı dilde dışa vuruyor. “Biz Türkiye’nin her yerinde varız” diyen Başbakan’ın karşısına “biz de var olacağız” diye çıkan Kılıçdaroğlu’nun harekete geçmesine öfkelenen yerel güçlerin tepkisindeki tuhaflık bir yana, oturduğu köşeden yazı yazanların kullandıkları dil, Başbakan’ın Kılıçdaroğlu’ndan rahatsızlığını gösteriyor.


Gerçekte, eğer Kılıçdaroğlu’nun, Kürt sorunu ve inanç özgürlüğü gibi temel sorunlara ilişkin demokratik ve adil bir çözüm üretememesi halinde halktan yardım alamayacağı açıkça görülüyor. O zaman geriye açıklanması gereken iki önemli nokta kalıyor. Bunlardan biri, Kılıçdaroğlu’nun bildik CHP politikalarının dışına çıktığı ve diğeri de temel argümanları pratikte sorgulayarak, ilgili ilgisiz herkesin dikkatini çektiği gerçeği oluşturuyor. Hal böyleyse AKP’nin ve dolayısıyla Başbakanın işinin zor olduğu görülüyor. 2002’den bu yana geçirilen dört seçime bakıldığında, Başbakanın birinci kez bu kadar gergin olması da, Kılıçdaroğlu’nun şahsındaki bu değişim potansiyelinden kaynaklanıyor.


Kuma gömülen kafalar” çıktıkça, “kumdan kaleler”in yıkılması da kolaylaşıyor!

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Sandıkta hile yapılabilir, lütfen derhal harekete geçin.


Yüksek seçim kurulunun açıklamalarına göre referandumda 49 milyon 426 bin seçmen oy kullanacak. Akla bir sandık hilesi mi yapıldı soruları getirecek rakamlarla karşılaşmamız hiçte şaşırtıcı olmayacaktır. Neden mi bu şüphe?


2007 den 2008 e hiçbir doğal felaketin olmamasına rağmen nüfusumuz üç milyon azalmıştı. Üstelik seçmen sayımız da altı milyon artmıştı. Yetkililer bir şeyler deseler de şaibe ortadadır. Büyük ihtimalle 2007 seçimlerine bir şeyler olmuş gibi görünmektedir. Tabii ki AKP kazandığı için hiçbir iddianın üzerine ciddi biçimde gidildiğine inanmıyoruz.


Bu konunun uzmanları diyor ki:


“*Türkiye’de seçim sandığının güvenliğinden söz edemeyiz.


*Çünkü seçimlerin yapılış, işleyiş ve teknolojisi, birden çok güvensiz alan içermektedir.


*Sistem hile yapmaya açıktır.


*Türkiye siyasetine bilgisayar ağı üzerinden şekil verilebilir


*Seçmen kayıtları Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ne göre yapılmaktadır.


*Halen adres verilerinin azımsanmayacak bir bölümü doğru değildir.


İŞTE ASIL BOMBA


*Seçmen kütükleri, seçmenlerin adres ve nüfus verilerinin kontrolü, bir yasa ile İç İşleri Bakanlığına şöyle ki iktidara verildi.


*Bu seçmen kayıtlarının en riskli alanını oluşturuyor.


*Teknik olarak istenildiği kadar vatandaşlık numarası üretilebilir, üretilen numara kadar hayali seçmen kaydedilebilir.”


Uzmanların bu görüşleri doğrultusunda yapılacak en akıllı iş parmak boyasından vazgeçilmemelidir.


Muhalefet partilerine çok iş düşmektedir. Ne yapıp edip parmak boyası uygulamasının kalkmasını engellemelidirler. Yoksa şaşılacak sonuçları geçmişte olduğu gibi görmemiz olanak dışı olmayacaktır.


Etkimiz olabileceğini düşündüğümüz parti yetkililerini uyaralım.


23/8/2010

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Aydın’da Bir ŞeyHler oluyor -2-

Ülkemizde Valilerin tartışılırlığı, Aydın ilimizdeki tartışmalarla bir kez daha iyice belirgin hale geldi…

Devletin valisi olmak ya da hükümetin valisi olmak…

Bir kavram, anlam, yetki tartışması var gibi ortada…

Valileri, hükümetler atıyor…

Hükümetlerin atadığı valiler de hükümetlerinin emrinde çalışıyorlar…

Hükümetin adının da AKP Hükümeti olduğuna göre…

Vali de AKP’nin valisi oluyor…

Aydın Valisinin şimdiye kadar yaptığı uygulamalardan da bu anlam çıkartılıyor…

Zaten, Aydın valisi de ben hükümetin valisiyim diyor… Bunun öteki bir anlamı AKP’nin valisiyim oluyor…

Durum böyle olunca, valiler devleti temsil eder anlayışı geçerliliğini yitiriyor…

Vali, bulunduğu ildeki vatandaşlara, siyasi partilere eşit uzaklıkta olmak zorundadır ilkesi de Aydın örneğinde olduğu gibi çöpe atılmış oluyor…

Valinin Bir siyasi partinin temsilcisi gibi görev yapması ildeki dengeleri ve barışı da bozuyor…

Valiler, kendilerini iktidar patisinin bir elemanı gibi görüp öteki partilere savaş açar duruma gelebiliyor…

Hükümetler, atadığı valilerden kendi partileri doğrultusunda çalışmasını istiyor veya öyle olmasını valiye hissettiriyorlar…

Başbakan’ın dediği gibi, bitaraf olan bertaraf oluyorsa, valiler de, tarafsız değil, taraflı olmak zorunda kalıyor…

Bu tarafta kendisini atayan hükümetin partisinin tarafıdır, bu partinin adı da AKP’dir…

Valilerin yönettiği ilde partilere eşit uzaklıkta olması gerekiyor diyoruz ama bu nasıl olacak…

Kendisini atayan iktidar partisine yaranmak için, muhalefete ait belediye başkanlarına baskılar yapılması nerdeyse doğal hale geliyor…

Ortada çok büyük bir kargaşa var…

*Valilerin atama ve atama şekilleri…

* Devletin valisi, hükümetin valisi kavramları çelişkileri işlevsizliği…

* Valilerin, kendisini atayan hükümetin partisinden yana tavır almasını taraf olmasını önleyecek bir düzenleme yok… Eğer tarafsız davranırlarsa valilik yapamayacakları, görev verilmeyeceği gerçeğini valiler de çok iyi biliyorlar…

Belki de bunun çözümü, valilerin de seçimle iş başına getirilmesi gerekliliğidir… Ülkemizin şartları, yapısı bu duruma uyacak mıdır? İl genelinde en yüksek oyu alan partinin adayı o ilin valisi olabilir… Dengeler nasıl olur, nasıl oluşur şunu kestirebilmek oldukça zor…Eyalet sistemi olmadan şunu yapabilmenin yolu var mıdır…Tüm bunların sorgulanması gereklidir diye düşünüyorum…

Aydın Valisini AKP’nin valisi olmakla suçluyoruz ama valiyi atayan AKP’ye bağlı hükümet, bunun böyle olmasını istiyor… Valiler bir ölçüde hükümetin emir kulu durumundadırlar… Valinin de buna uymaktan bAşık Olmaya çaresi kalmıyor…

Sıkıntının kökü sistemden kaynaklanıyor… Devletin valisi kavramı içi boş bir kavramdır, çünkü valileri siyasi iktidarlar atıyor. Valiler de kendisini atayan iktidarın kulu kölesi oluyorlar…Aydın örneğinde olduğu gibi şunu daha belirgin şekilde yapıyorlar…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Ya şu açıklamayı yapmasam patlıyacağım. Gazetelere bakıyorum yahu bunlar insanlarla oyun mu oynuyorlar? Neymiş türbanı çözecekmiş. Sen değil miydin anayasaya giden. Bir de insan oğlu buna düryüksek adam diyorlar. Bırakın bu saçmalıkları. Oyların çoğunluğunu almak için bir sürü yalan. Ben kulanacağım oyuda yakacağım bunlar yüzünden, sebebi hakketmiyorlar…

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Bir ampulcü profesör iftara katıldı.


Sözü Mehmet Akif’e getirdi.


- İstiklâl Marşı’nın birinci sözcüğü, ‘korkma’ peygambere aittir, dedi.


Ebubekir’e söylenmiş.


Beyimiz 70 yaşında aktarıyor bunu.


Şimdiye dek neredeydi?


Aklına yeni mi geldi?


Savı inandırıcı değil.


Yorum zorlama.


İlber Ortaylı: Doğrudur.


M. Nuri Yılmaz: Ben bir bağlantı kuramadım.


Murat Bardakçı: Duymadım, okumadım.


Öyle bir şey olsaydı şair sağlığında açıklardı.


Korkunun tarihi eskidir.


Onun olduğu yerde onunla savaş vardır.


Kelime peygamberden önce de, sonra da kullanıldı.


Ampulcü, Mehmet Akif’e yakınmış gibi duruyor.


Değil.


Çok uzak.


Ulusal marşımıza da uzak.


Bastığımız yerleri toprak diye geçiyoruz.


Tanımıyoruz.


Atamazı incitiyoruz.


Bu cennet vatanı veriyoruz.


Yurdumuza alçakları uğratıyoruz.


Gövdemizi siper etmiyoruz.


Vatanseverleri içeri atıyoruz.


Bu şafaklarda yüzen al sancak söndü.


Söndürüldü.


İndirildi.


Toplatıldı.


Asanlar uyarıldı.


- Yabancılar incinir, dediler.


***


İktidar korkunun üzerine gitmiyor.


Kendi vatandaşını korkutuyor.


İstiklâl Marşı’ndaki buyrukları yerine getirmiyor.


http://www.ensonhaber.com/istiklal-marsindaki-korkmanin-anlami.html

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Babası gibi merkez sağdaydı.


Öyle göründü.


Parti kurdu.


Dikiş tutturamadı.


Yerini unuttu.


Erbakan’ın yanına gitti.


- Pazara kadar değil, mezara kadar Refahlıyım, dedi.


Mezara girmeden RP’den ayrıldı.


Güven sarstı.


***


Yıllar sonra yeniden ortaya çıktı.


DP’yi vurmak için ortaya çıkarıldı.


Öbür Süleyman’la ve Tansu Hanım’la birlikte AKP değirmenine su taşıdı.


Duayı ve babasını siyasete alet etti.


- Her evet oyu babamın ruhuna Fatiha’dır, dedi.


İlgisi yok.


Sökmez.


Etkili olmaz.


Yoksa 2010 Anayasası 61 Anayasasına mı karşı?


Hem MHP’den oy çal, hem DP’den…


Erkin işi kolay değil.


Can sıkıyorlar.


***


Beyimiz şöyle diyebilir:


- Her evet Türkeş’in ruhuna Fatiha’dır.


- Her evet Ecevit’in ruhuna Fatiha’dır.


- Her evet Feyzioğlu’nun ruhuna Fatiha’dır.


- Her evet Erdal İnönü’nün ruhuna Fatiha’dır.


***


Evet oyu fazla çıkarsa, çıkması için emek harcayanlar halkın bedduasını alacaklar.


http://www.ensonhaber.com/her-evet-oyu-babamin-ruhuna-fatihadir.html

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks

Akp hükümeti nedense 12 eylül darbesine düşmanlığını sergilerken hep ve yalnızca orduyu öne sürüyor ve 12 eylül 2010 anayasa ulus oylamasında evet denilmesi için 12 eylül 1980 darbesini ve orduyu yan yana getiriyor yalnızca ve hep yalnızca orduyu suçluyor, polisi hiç suçlamıyor nedense. Akp dışındaki darbe karşıtları da bu yanlışı yapıyor.

Oysa;

12 eylül darbesini ve darbecilerini destekleyen polisi, özel sektörü, Abd’yi ve Nato’yu göz önüne almıyor, koymuyor.

12 eylül 1980 darbesinde, öncesinde, sırasında ve sonrasında polis emniyet müdürlüklerinde, polis karakollarında yapılan işkenceleri, polislerin yaptıkları yargısız infazları nedense görmezden geliyor. Akp hükümeti ve 12 eylül darbesine karşı evet oyu kullanacaklar, neden evet oyu kullanmak istiyor? İşkencelerden ve idamlardan, yargısız infazlardan dolayı değil mi? Peki o zaman polise karşı neden değiller? 12 eylül 1980 öncesi, sırası ve sonrası bunları yapan polisler olmadı mı? Polis örgütü hükümete bağlı değil mi? Ordu, devletin ordusu; polis, hükümetin örgütü diye mi? Polis içinde, Akp yanlısı, güçlü bir F türü örgütlenmeye sahip olunduğu için mi? Ordu içinde böyle bir örgütlenme sağlanamadığı için mi? şimdi tüm bunlar düşünülmesi gereken sorulardır. Orduya; 12 eylül darbesi yaptı diye karşıysan gerçekten, o zaman polise de karşı olmalısın sebebi orduyu, yaptıklarını öne sürdüğün şeyleri polis de yaptı.

Araştırın bakalım; 12 eylül 1980 darbesi öncesi ve sonrası karakollarda, emniyet binalarında kaç kişi işkence gördü, öldü; polisle çatışmalarında kaç kişi yargısız infaz edildi. Bir araştırın bakalım o zamanlar ki, eski gazeteleri.

Ordu sana karşı diye orduya düşman olacaksın, orduyu düşman göstereceksin; polis senden yana diye polisi melek göstereceksin; olmaz öyle şey. Bu, adalet, demokrasi değil ancak devleti ele geçirme olarak yorumlanabilir. şöyle ki 12 eylül 2010 anaysa ulusal oylamasında evet demek, genelde F türünün, özelde Akp’nin, devleti ele geçirmesine evet demektir. Gerçekte bunun demokrasiyle, darbe karşıtlığı ile ilgisi yoktur.

Orduyu yaptığı darbeyle suçluyorsan, polisi de ona sahip olan hükümeti de o darbeye ortak olmakla suçlamak zorundasın. şöyle ki bu iş, Akp hükümetini aşar sebebi Akp hükümetinin, polis örgütüyle de ona sahip olan kendisiyle de yüzleşmesi gerekir. Ordu suçlu da melek gördüğün polis sütten çıkmış ak kaşık mı, düşün, araştır bakalım?

1970-2010 arası emniyetlerde göz altına alınmış, sorgulanmış kişilere sorun bakalım, kaçı işkenceden geçmiş, kaçı geçmemiş?

Hem darbeye ve işkenceye karşı olduğunu söyleyeceksin hem de seçimle iş başına gelen Şili, Allende hükümetini bile kanlı bir darbeyle devirten, dünyanın her yerinde darbeler ve işkenceler yaptırtan Abd’yle güvenilir arkadaş olacaksın. Bu oylamaya evet denilmesinin altında ne darbe karşıtlığı ne işkence ne de hukuk dışılık karşıtlığı var. F türü Abd’ci örgütlenmenin, devleti ele geçirmesi ereği var yalnızca.

Başbakanın güneş gözlüklerine bakar mısınız? Öyle ne zaman güneş gözlüğü görsem, filimlerdeki Cia ajanları usuma geliyor. Bir Müslüman’a, bir Türk’e yakışır mı öyle gözlükler?

Bunların çocukları nerede okuyor; hükümette önemli görevler alanlar hangi ülkelerde okumuş?

Darbelere karşı olmak için önce Abd’ye, Ab’ye, kapitalizme şöyle ki özel sektöre karşı olmak gerekir. Bu hükümet ve darbe karşıtları bunlara karşı mı, şunu incelemek gerekir.

Gerçekte anayasa oylamasında evet demek; F türü örgütün, devleti, ülkeyi ele geçirmesine evet demektir.

İyi düşün.

Öfkeyle kalkıp zararla oturma.

Pire için ev yakma.

Yeni bir anayasa hazırlamak, polise laf söylemeyenlerin hakkı, yeteneği ve özelliği değildir. Eğer polise de söz söylemiyorlarsa, yan tutuyorlar, gerçekçi, içten, doğrucu değiller demektir. Gizli erekli( amaçlı) siyaset yapıyorlar demektir.

Düşün bakalım; 12 eylül 1980 darbesinin işkenceci polisleri yok muydu? Ordu kıyasıya eleştirilirken neden acaba polis örgütüne söz söylenmiyor hiç? Akp hükümetinin yanında yer aldığı için olmasın sakın? Polisi eleştirmek, Akp hükümetini eleştirmek olduğu için olmasın sakın?


12 eylül 1980 darbesine karşı olmak, polise de, onu suçlamayan Akp’ye ve polis örgütünün bağlı olduğu Akp hükümetine de karşı olmayı gerektirir, bilimsel, mantıksal olarak.

Necdet Gürçiftçi


Bir Türk bilgesi


2010-Ağustos.


(blogcu.com’da ‘ bir Türk bilgesi’ adımla yayınlandı.)

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks


Hanefi Avcı’yı tanıyorsunuz. Eskişehir Emniyet Müdürü.


Bu müdür’ün Cuma günü bir kitabı yayınlandı. “Haliçte Yaşayan Simonlar, Dün Devlet, bu gün Cemaat.”

Anında İçişleri Bakanlığı’ndan soruşturma başlatıldığı haberi geldi.

Yanlış anlamayın. Bu soruşturma kitaptaki vahim iddialarla ilgili değil. Soruşturma Hanefi Avcı hakkında.


Doğrusunu söylemek gerekirse, bu soruşturma kararından sonra kitap toplatılır endişesi ile bir an önce almak için cumartesi sabahtan Karanfil’deki güvenilir arkadaş kitap evine koştum ve bu kitabı aldım. Bu yazıyı yazmaya başlayıncaya kadar da yüz elli sayfasını okudum.


Avcı kitabında, meslek hayatına başlamasından bu güne kadar olan gelişmeleri değerlendiriyor. O zamanki Polis teşkilatının yetersizliklerini, polislerin birer devlet adamı gibi nasıl cansiperane çalıştıklarını ve PKK ile mücadelede asıl önemli olanın özgürlüklere sınır koymamak olduğunu Almanya’dan örnek vererek gözler önüne seriyor. Yine Emniyetin o zamanki sıkıyönetim komutanları ile nasıl koordineli çalıştıklarını ve günümüzdeki bazı polis şeflerinin de (Emin Aslan mesela) o zamanki durumları hakkında balaka veriyor. Özellikle 1970’li yıllarda güneydoğudaki görev yıllarını anlatıyor ve PKK’nın sinsi sinsi gelişmesini gözler önüne seriyor. İtirafçılık müessesesinin nasıl yeşerdiğini örneklendiriyor. Bırakın alelade bir polis memurunu, polis şeflerinin bile o zamanki illegal sağ ve sol örgütler hakkında hiç bir bilgilerinin olmadığından ve teknolojik yardım kıtlığından yakınıyor. “Gençlik Parkında ki garsonlar bile ideolojik konularda benden ileriydi” diyerek sızlanıyor.

Daha o kadarını okumadım ama içindekiler bölümüne göz attığımda Avcı’nın kitabın ikinci bölümünde yazmasındaki asıl amacı açıkça ortaya koyduğu belli.


Bu bölümde Cemaatin kurumları nasıl ele geçirdiğini, yargı, ordu ve polise nasıl sızdığını özellikle polis teşkilatında Cemaatçi bir kadronun en profesyonel işleri bile becerebilmek için yetiştirildiklerini anlatıyor. Bu profesyonelce becerdikleri işler öyle sanıldığı gibi, can ve mal güvenliğinin sağlanması ya da iç ve dış tehditlerin tespiti gibi polisin asıl görevi olması gereken konular değil.


Avcı’nın anlattığı, bu cemaatçi grubun her çeşitli şantaj kaseti, dinleme olayı, yandaş basına balaka sızdırma, iftira atma ve Cemaat’in ülkenin öteki kurumlarını nasıl ele geçireceği ile ilgili “profesyonel” konular. Kısaca Cemaatin Türkiye örgütlenmesini cesaretle gün ışığına çıkarıyor.

Hanefi Avcı


“Canım bana ne” diyebilir ve biraz AKP’ye biraz da Cemaate çark ederek hayatının bundan sonrasını “mutlu, huzurlu, lüks limuzin korumalı ve zengin bir şekilde” sürdürebilirdi. Aynen Büyükanıt gibi. Hatta RTE ile sırdaş ta olabilirdi.

Bu yola tenezzül etmemiştir Avcı.


Zor, meşakkatli, savaşım gerektiren, ve hayatını zindana çevirebilecek bir yola girmiştir.


Kitabı cemaat muridi, AKP yardakçısı ve Soros çocukları ile dönme ve liboşların büyük bir kinle okuyacaklarını (okuyabilirlerse),


Ülkesini sevenlerin, devrimcilerin, bağımsızlığı savunanların, cumhuriyetçilerin ise büyük bir öfke ve hırs, vatan elden gidiyor kaygısı ile okuyacaklarını söylemem gerekiyor.


Kitabı okudukça cemaatin bulaşmadığı, tüm polislerin devletin polisi olduklarının bilincinde olduğu bir Polis Teşkilatının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyor insan.

Burada bir parantez açayım. Geçtiğimiz günlerde otuz beş tane CIA ajanının Türkiye’ye girdiği ve Başbakanlığa çok yakın bir yerde büro kurarak çeşitli gizli çalışmalar yaptıkları ve hiçbir kayıtta da bunların Türkiye’den çıktıklarının görünmediği basına yansımıştı. Hatta CHP bir soru önergesi ile bu durumu TBMM’ye de yansıtmıştı. Bu kaset ve dinleme olaylarının çok profesyonelce gerçekleştirildiğini ve bu işlerin emniyet içindeki cemaatçi bir kadro tarafından yapıldığını savunan Avcı, bu cemaatçi polislere bu işleri bu CIA ajanlarının öğrettiğinden bahsetmemiş. (Herhalde konumu gereği.)

Yine de Hanefi Avcı’yı bu cesaretinden dolayı kutluyorum. Ülkenin böyle cesur ve gözünü budaktan sakınmayan yurtsever polislere çok ihtiyacı var.

Şimdi bu kadar yazdıktan sonra şu “demokrasi havarisi, 12 Eylülcüler le hesaplaşacak!!!” “demokrat” dostlarımıza birkaç laf etmeden bitirmeyelim.


12Eylül’ün en kudretli komutanları kimlerdi?. Kenan Evren ve Nurettin Ersin değil mi?.


Peki bu Kenan Evren’i kimler köşkte ağırlayıp onore etti?. Kim onunla ortak nikah şahitliği yaptı?. Abdullah Gül..


Bu Nurettin Ersin’in cenazesine kimler katılıp en ön safta yer tuttu?. Abdullah Gül, RTE, Ali Babacan ve öteki AKP’li bakanlar..


Bu Nurettin Ersin’in oğlunun ABD’de çok ballı iş bulmasına kim yardımcı oldu?. RTE..


O kadar uzağa gitmeye gerek yok. Daha dün 28 Şubatta “Demokrasiye balans ayarı yaptık” diyen Çevik Bir Paşa hangi bakanın danışmanı idi?. Dışişleri bakanı Abdullah Gül’ün.


ABD’de bulunan ve kısa adı JISCA olan bir Yahudi derneği Türkiye’den hangi iki ünlüye ödül vermiştir?. Çevik Bir ve RTE..


28 Şubat’ta Sincan’da tankların yürüme emrini veren komutanı son YAŞ kararlarında kim terfi ettirmiştir?. RTE..


Daha yakına gelelim. 27 Nisan E muhtırasını “ben yazdım” diyen Büyükanıt’ı kim zırhlı limuzin ile ödüllendirmiş ve bir de “Üstün Hizmet Madalyası” vermiştir?. RTE..


“27 Nisan E Muhtırası yüzünden 2007’deki seçimlerde % 15 daha fazla oy aldık diyen kimdir?. Bülent Arınç..

27 Nisan E muhtırası kimleri sırdaş yapmıştır?.. RTE ve Yaşar Büyükanıt’ı.


27 Nisan E muhtırasında ve 28 şubat’ta kimler “mağdur” olmuştur?. RTE ve AKP..


O zaman 28 Şubat ve 27 Nisan E muhtırası kimlerin işine yaramıştır?.. Buna da bu satılmış takımı cevap verir herhalde.

Şimdi bunlar mı bu ortakları ile şöyle ki “12 Eylülcülerle” hesaplaşacak. Bakın Sadullah Ergin bile diyor “12 Eylülcülerden hesap sorulamaz, zaman aşımına uğradı bu dava” diye. Sadullah Ergin diyor da eksik diyor. O cümlesinin sonuna “Bu yalanları benim külahıma anlatın” cümlesini de eklemeliydi. Zararı yok benim külahıma da anlatabilirsiniz.

Bu günlük bu kadar yeter. Hazırlanan taslağın öteki aldatmacaları ve bu taslağın kimlerin işine yaradığı ise bir dahaki yazıya..

Saygılar..


22.08.2010

Share and Enjoy:
  • Print this article!
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • E-mail this story to a friend!
  • FriendFeed
  • LinkArena
  • Live
  • MSN Reporter
  • Ping.fm
  • RSS
  • Socialogs
  • Twitter
  • Twitthis
  • Yahoo! Bookmarks
Sayfa 1 de 111234567891011»